10 Şubat 2010 Çarşamba

ZencefilliKekAdam


Gülümseyerek uyanmak çok, çok güzel ve biraz çocukça bir şey. Bu sabah başıma gelmiş olabilir. Bugün sıcak tesadüflerle perçinlenip beklentilerin üzerine çıkmış değildi, aksine planlarımda beklenmedik değişiklikler oldu - ve tasarladığı çizelgenin dışına birazcık bile çıkılsa afallayıp somurtan ben, oh yeni şekillendirmeler yaptım!

Babam sabah İstanbul'a gitti, akşam uçağıyla dönmek üzere. Tonton'un gezdirilmesi gerekiyor spordan önce, ancak tam da benim kardiyo zamanımla çakışıyor. Kahvaltımı yaptım, biraz oturdum ve işte o boşluk hissi, ne yapsam ne yapsam... Bir karınca olsaydım evin içinde gezinmek daha zevkli olabilirdi. Bütün günümü alırdı. Tontişi kaçta gezdirsem? Şu kadar sürse sonra onu eve bıraksam kaçta çıksam? İkiler, üçler, beşler kafamda. Ardından düşüncelerin yarışması sendromu; geçmiş, gelecek hepsi birbirine karman çorman. Dehşet hızlı çağrışımlar, aklıma düşen her kelime yeni bir şey anımsatıyor, ve o yeniler başkalarını, yumak gittikçe büyüyor. Dur, düşünme diyorum, hayır uğraşacak başka bir şey yok, yarış gittikçe ivmeleniyor. İçimde ölmez bir enerji, ama eylemsizlikten gözlerim kapanıyor, enerji ters tepiyor. Silkelen, silkelen... demekle olmuyor? Sonra bir baktım, birkaç nefes, aynanın karşısında şöyle bir poz. Giyinmiş, aşağı inmişim bile! İçimdeki son eylemsiz Pınar kırıntısı koşmamı engellemeye çalışıyor, kovuyorum onu. Önceden hareketliliğimi bozacak diye endişelendiğim soluksuzluk da, karanlık düşünceler de uğramıyor o andan sonra!


Tonton'la gezmek çok zamandır yapmadığım bir şeydi. Keşke boş bir bahar günü olsaydı, o zaman parka gidip koşturabilirdik. Bugün hava eskisine göre bahar gibiydi gerçi, yine de yetmiyor bana. Kuru dalları istemiyorum. Tonton ne kadar çok kokluyor öyle. Bankalardan birinin önündeki küçük ağaççığın çevresinde sekiz tur attı, çalıları didik didik etti burnuyla. Aynı ağacın önünden tekrar geçtiğimizde yine tutamadı kendini, birkaç kez daha döndü. Ailece yürürken en güzeli oluyor; annem babam ve ben onun arkasından yürüyoruz diye arada bir kafasını çevirip bize bakıyor, üçümüz gülüşüyoruz. Bizi görüp içini rahatlatınca neşeli neşeli zıpzıp sekmelerine kaldığı yerden devam ediyor.


Hâlâ vaktim var, evde yeni boşluklara düşmek istemiyorum. Hülya'cığımıza yürürken anneme eşlik edeyim diyorum, yerimde duramıyorum yani.

Yolda bıcır bıcır bir şeyler konuşuyoruz.


Parlıyordu bugün Hülya, yeniden. Sanki bir süredir biraz farklı, eskisinden daha cansız gibiydi, tabi Hülya bizim için ne kadar cansız olabilirse o kadar; çünkü o "o insanlar"dan, hani çevresine içtenlik saçan, öylece dursa bile mutluluk veren, hele bakışlarıyla ya da gülümsemesiyle karşılaşırsan hayatın güzelliğini üst bedeninde hissetmeni sağlayan insanlar. Hülya'yı öyle bir seviyoruz ki, yanında oflaya puflaya geçirdiğimiz bir saatin her dakikasında onca zorlanmaya rağmen sürekli gülüyoruz. "Kibar kibar" yapıyoruz sporumuzu, "bööyle kurbağa gibi" hareketler yapmıyoruz. İyiiice uzuyoruz, yukarı, yukarı, bütün kaslarımızı hissediyoruz. Bir on daha yapabiliyor muyuz, "hadi kızlaar", aa yapıyoruz bir on daha. Deriin bir nefes alıyoruz, ve bitiriyoruz. Geride bugün Yann Tiersen çaldı son nefeslerimize yakın.


Bu fotoğraf çekilirken makinelerle çok içli dışlı olmayan hanımlar nedeniyle dakikalarca aynı pozda beklemiyormuş gibi görünmeye özen gösterdiğimiz hiç de belli olmuyor, hem halimizden oldukça memnunuz.



Topları kullanmayı denemiştik zamanında, "pilates topu" pek bir moda olduğundan Pazartesi dersleri topla yapmaya başlamışlardı, ama oy birliğiyle topsuzluğun daha sıkılaştırıcı olduğuna karar verilmiş sene içerisinde. Toplar ağın gerisinde çok sevimli.

Evde yalnız olduğumuzdan annemle ikimiz televizyonu kapatıp azıcık sohbet ettik babam gelene kadar. Max FM açtık, küçük mumu yaktık. Ben küçükken mumu yakınca ışığı kapatırdık, ama böyle şey oluyor bir sıkıntı geliyor sade cılız mum ışığını düşününce.

***

Evimizde,


Salonda bir kırmızılı kadınımız var | Saat babama hediyem


Sağ üst Venedik'ten, sokak ressamından


ve kendimi böyle serpiştiriyorum.


***

Sevdiklerime yalanlar söylesem bir gün, ne garip olurdu! Ama ne yalanlar, mesela büyük ihanetler ettiğimi, aldattığımı uydursam kafadan. Olmuşları çarpıtsam ve başka formlara soksam; kandırdığımı, saman altından su yürüttüğümü söylesem ve korkunç kahkahalarla tamamlasam sahneyi. Ağzımdan birkaç kelime dökülmesi yeterli - ve hayatım tepetaklak olabilir birkaç dakikada. Bağlandığım yakınlarımın nezdinde bir hataya, aptal- yerine-koyan bir haine dönüşebilirim göz açıp kapayıncaya dek! Peki ben ne olurum o zaman? Söylediklerimin hiçbirini aslında yapmadığımı bilmeme rağmen dünya yapmış olduğumu düşündüğünde... Kelimelerin yaşanmamışları yaşanmış kılabilecek, sıfırdan yapıcı ve bir o kadar da tepeden mahvedebilecek güçte olması; ürpertici, değil mi?



***


Bir benzeri varsa tanışmak isterim: babam süper normal her türlü markete ve yiyecek alışverişine tapıyor. İstanbul'a her gidişinde bir şey getiriyor ve burada bulamadığımız şeylerden söz etmiyorum. Örneğin bugün İstanbul kuruyemişi buyrun, dedi ve çantasından paket paket kuruyemiş çıkardı (ben yine de olur da ıslak hamburgere falan denk gelirse diye kendimi hazırlamıştım). Peynir meynir de getirdiği oluyor arada, hadi onu tek bir yerden çok sevdiği için ve burada bulamadığı için alıyor, tamam; ama ta Almanya'dan bavuluna koyduğu iki elma ve bir portakalı, "Buyrun bunlar da Alman Gala'sı!" diye bize sunması unutulacak şey değil!





***

Yıllar önce Ecem'in babasının Britney Spears'ın "I Was Born to Make You Happy" şarkısına çok değişik bir yaklaşımı olmuştu: "Türk yapınca hiç olmazsa 'Seni Anan Benim İçin Doğurmuş' diyor!"

***


Bir sağlık probleminden kaynaklanmadığı halde sağlıklı yaşam takıntısını şişirip şişirip sade omleti yumurtanın yalnızca beyazından yapacak kadar ileri gidenleri anlayamamaya devam etmeyi diliyorum.

***

Bugün bir sanatçı hakkında kısa bir bilgi okurken "singer-songwriter"ı "ginger-songwriter" okudum, süper bir duyguydu!


Hiç yorum yok: