11 Şubat 2010 Perşembe

Gulp!


Her Perşembe aynı terane, anlamıyorum buna ne sebeple katlanıyorum. Basiretim bağlanıyor herhalde. Konuştuğum herkes rahatsız, kimse herhangi bir zevk ya da heyecanla izlemiyor artık Aşk-ı Memnu’yu. Her hafta bilumum köşe yazarı tarafından topa tutuluyor, çünkü dizide hiçbir şey ol-mu-yor! Bazen bir şeyler oluyor gibi oluyor, mesela bugün güya Adnan Bey biraz şüphelenmeye başladı; ama artık öyle uzadı öyle yapış yapış bir kıvama geldi ki bu dizi, her şey ortaya dökülüp kıyametler kopsa bir bölüm (yirmi sene sonra falan), yine de kılımı kıpırdatmam. Adnan her şeyi öğrenip delirse, tuhaf tuhaf hareketler falan yapsa, hani biraz güleriz bari. Hayır ben her Perşembe akşamı salak yerine koyulduğumu hissediyorum ve hakikaten salaklık bende herhalde bu gidişata bir dur da diyemiyorum! Biliyoruz, bir şey olmayacak. Sadece günde beş defa kıyafetlerini değiştirecekler, o galeri senin bu dernek benim dolaşacaklar, bol sıfırlı fiyata sahip her şeyden biraz bahsedecekler işte. Dakikalarca gıy gıy gıy bir fon müziğinin önünde -hınnn!- o ona bakıyor, bu buna bakıyor; boşluğa bakanlar, çerçevelere bakanlar, hayırdır inşallah, neler dönüyor bakanlar -hınn!- ne demek istedi bakanlar… Tüm hareketler ağır çekim, koca yalıyı sokmuşlar akvaryumun içine herkes suda hareket ediyor (aslan babamın özlü yorumu). İyi de neden izliyorum o halde? Sıkılıyorum izlerken, ellerimle falan oynuyorum sürekli. Benimle resmen dalga geçiyor koca kadro. Yine hiçbir şey yapmadık; sadece giyindik, süslendik, birbirimize uzuun uzun baktık, havadan sudan iki sohbet ettik, biraz gergin birkaç da nota koyduk aralara - ve seni yine kandırdık! Akvaryum dizisi işte!..

Hayatta zaten o kadar çok sıkılarak katlandığımız, ama zorunluluktan sesimizi çıkaramadığımız durum oluyor ki, bari zorunlu olmadıklarımızı saf dışı edebilsek. Zor ama. Nedenini bilmiyorum, ama bazen yapamıyoruz. Bunaldığım bir ortamı anında terk edebilmek isterdim, ya da istemediğimi bildiğim bir şeyi hayatımdan anında çıkarabilmek. Kurtulamıyor işte insan bazen. Kendine artık yakıştıramadığı, ama hayatında geçmiş vesilesiyle yer etmiş öğelerden bıktığında harekete geçmekte zorlanıyor. Başka her konuda ne istediğini bilen, tuttuğunu koparan, istemediği şeyleri yapmayan biri oluyoruz da iş yararsız ve beklentisiz alışkanlıkları sürdürmeye gelince sinip kalıyoruz. Ya bencillikten, ya da tam zıddından, kendine yeterli saygıyı duymamaktan. Tabii ki nezaketsizlikten, hoşgörüsüzlükten, tamamen ben merkezci bir felsefeyle çevresini hiçe sayıp gönlünden o an ne geçiyorsa patavatsızca uygulayan bir insan olmaktan bahsetmiyorum. Sadece zarar verdiğini, hatta bazen zehirlediğini bildiğimiz şeyleri hayatımızdan bir anda söküp atabilecek bilinçte, ya da güçte demek daha doğru, olabilseydik, biz bazen olamayanlar.

Neyse canım, iki saat televizyonun önünde kafaya alınmakla zehirlenmiyorum.

Dün yatmadan az önce çook yorgundum, ama birkaç sayfa okuyup öyle uyumaya ba-yı-lı-yo-rum! Hangisini okuyacağımı bilmiyordum yalnız. O kadar uykuluydum ki karar vermek için oturup düşünemeyecektim. Bulaşıklıkta tek sayıda çatal varsa Johnny Panik, çift sayıdaysa Nick Hornby dedim ve iki çatal vardı. Buna resmen üzülmüş olduğumu fark ettim ve çatalları boşverip Johnny Panik okumaya başladım.

“Altıkırkbeş Yayın” şöyle diyor ilk sayfanın arkasında:

Bu çevirinin yayın haklarını sahiplendik. Tanıtım alanları dışında -makul boyutlarda- izinsiz çoğaltılması ahlak kurallarına ve yasalarımıza göre suç sayılmaktadır. Böyle bir harekete kalkışmak istediğinizde önce bize sorarsanız uygar dünya adına seviniriz. […] Okurlarımızı yasal dergileri değil ‘fotokopi fanzinleri’ izlemeye çağırıyoruz. Onlar sizi uçurumdan aşağı itecek güce sahiptirler ve uçmayı öğrenmenin zamanı geldi […].

ALTIKIRKBEŞ YAYIN
bir Kaybedenler Kulübü tribidir.

Almam gereken bir şeyler vardı, AnkaMall’e gittim.




Uzunca bir süredir kafayı Şirinler’e taktım ben. İtalya’da bir gece otelimize dönebilmek için epeydir gelmeyen bir otobüsü bekliyorduk, hafif hafif sıyırmaya da başlamıştık ve oturup bilinen kaç tane Şirin olduğunu saymaya çalıştık. Verimli bir çalışma oldu. Öyle arada bir Şirinler’i düşünüyorum nedense. Boşuna değil, yeni sezonu hazırlayanlar da Şirinler’i düşünüyormuş demek!















Şu çok çok çiçekli, eski basma entarilerin desenleriyle bezeli parçalara bayılıyorum ve askıda ya da birinin üzerinde her görüşümde mest olup imrenerek bakmaktan alamıyorum kendimi. Git kendin de al bir tane, olmuyor işte. Ben bir türlü giyemiyorum onları ya, bana olmuyor! Kader!










Erkekler kazaklarını çıkarırken enseden çekiştiriyor, kadınlarsa önce kollarını çıkarıyor. Giyinirken, yine erkekler önce kafayı sokuyor, biz kadınlar ise kolları. Nedendir ki bu? Neden erkekler ayaklarından birini öbür dizlerinin üzerine atıp havada bir üçgen oluşturabilir de kadınların sadece bacak bacak üstüne atmaları uygundur?




Altıkırkbeş’in üçüncü sayfasında, “kişisel toplantı notları” adı altında kısa bir yazı:

"en güçlü balık bile, sudan çıkarıldığında, açılıp kapanan bir ağız haline gelir.
hepsi bu ve daha fazlasını istiyorsan, emin olduğun her şeyi terk etmelisin."
japon kale futbol kılavuzundan.

bir erkek oyunu olarak futbol ya da "ertuğrul sendromu": kendini tanımaya başladığı günlerden beri futbol oynuyordu. yavaş yavaş, önce mahallesinde sonra şehrinde küçük oyunlar çıkarmaya başladığında çevrenin beğenisini toplamıştı. uzunca sayılan boyunun verdiği avantajları topa yükselme ya da zamanlama antrenmanları yaparak arttırmaya çalışıyordu. güçlü ve amaçsızdı. doğru yolda olduğunu hisseden birinin gerginliği içinde, genellikle kaldırımın yola bakan kısmından yürürdü, sanki her an yolunu değiştirmesi, hatta bir dömivoleye ya da en azından kornere hazır olması gerekliydi. sırtını kaleye dönük oynayanlar için yaşamın acımasız olduğu inancıyla sürekli alan boşaltıyordu. kadınların üzerlerine ani dalışlardan ya da onlarla uzun sohbetler yapmak için yağmurda ıslanmaktan asla korkmazdı. en büyük hatası da buydu: yağmurun onun yanında olduğuna inanıyordu. derken bir gün, yağmurun verdiği rahatlıkla, gülümsediği bir gün, kadını oyununu çok beğenip onu defansa aldı. önce durumu anlamadı, sonra orta sahayı geçmemesi konusundaki sayısız uyarının ardından mutsuz günler geliyordu. tribünlerin bir kısmının hâlâ adının çevresinde dönen ağıtlar söylemesi, adamın kulaklarına ve kaslarına asitborik etkisi yapıyordu. sahip oldukları en iyi golcülerini defanslarına koymanın bir kadın geleneği olduğunu anladığında, o sezonu ve diğerini kapatmıştı [...].


Hiç yorum yok: