Ne heveslerle aldığım küçük not defterimi çıkardım çantamdan, ne heveslerle yazıyordum içine bir zamanlar aklıma gelenleri, sonradan buraya ağdalı ağdalı aktarabilmek için. Gelgelelim çoook zaman olmuş ve ben, aman tanrım, ne kadar çok değişmişim! Hayata bakış açım, yapmak istediklerim, hedeflerim nasıl farklılaşmış! Hava da soğuyor artık, en son hayal kurduğum zamanlar hep çimleri, manzarayı, Fransız Sokağı'nı, Asmalı Mescit'i, Bebek ve Ortaköy kahvaltılarını düşünüyordum; oysa şimdi bunları düşünmek bana.. iyi.. gelmiyor.. mu? Bilemiyorum. Bir şeyleri düşünmek için zamana ihtiyacım var, kahretsin! İstiyorum ki bir sabah uyanayım, zihnim bomboş. O gün yapmam gereken hiç ama hiçbir şey olmasın. Kahvaltı, gazete, kitap, film, alışveriş, sohbet olsun. Hatta vazgeçtim, zorunluluklar da olsun; ama zevkli, hiç olmazsa yapılabilir zorunlulukları da katabilirim bu ideal güne. Yorgunluk gelince hemen uyumak olsun, karın şişkinliği olmasın örneğin.
Bir de boş kalınca gelişen bu yeni hisler öldürüyor beni. Bir şeyin kafamda durması kadar sinirimi bozan bir durum yok galiba. Bu bahsettiğim ideal gün çok yakın değil mi, hani bayram geliyor ya, yatılacak uyunacak. Nerde? Ankara'da. Yirmi yıllık hayatımın odak noktasında, en büyük değişimden önceki perdenin oynandığı yerde. Değişim Ankara'da da yok muydu canım? Vardı, olmaz olur mu, ama ben "en büyük" değişim diyorsam, oraya zaten bir parça sünger çekmişimdir, süngerlemişimdir. Şimdi yeni değişimleri seviyorum; fakat istediğim gibi değişemiyorum, çalışıp çalışıp suyun yüzüne çıkamadığım için de suçlamaya dördüncü boyutu seçiyorum. Ne kadar yanlış bir düşman belirliyorum oysa, yenilmesi imkansız birini alt etmeye çalışıyorum.
Eskiye dönüp eskide dinlenmek yerine yeninin hakkını vermek istiyorum. Fotoğraflarla yana yakıla belgelediğim anıları belgelemeden de içime sindirebilmek için... "Ah, bu anı ölümsüzleştirmeliyim!.." aslında bu cümle zihin duvarlarımda şöyle yansımalarla sürüp gidiyor: "...çünkü çok kısa bir süre sonra bu ana dair zihnimde çok sisli bir görüntü kalacak, ağzımda bir tat bile kalmayacak üstelik! Daha uzun, ama daha da kısa süre içinde bütün bunlar bitmiş olacak ve ben bir köşede bunları hatırlayıp bir tebessüme kavuşmayı ümit ediyor olacağım. Ve üstüne üstlük onlar muhtemelen yine beraber, yine mutlu olacaklar; bense uzakta bir yerlerde her zaman olduğu gibi şimdi yine keşfedilmeyi bekleyeceğim. İyisi mi bir fotoğraf çekeyim ve tüm bunları da yapabildiğim kadar içime çekeyim..."
Peki insan ne kadar içine çekebilir? Koca boğazı, gemileri, köprüleri, rivayete göre Boğaz'ın iki yakası arasında en kısa mesafeyi oluşturan o dönemeçten akşamın en sevdiğim saatinde geçen arabaların farlarından çıkan ışıkları, bu mevsimde iyice bir kıymetlenen güneşli günleri ne kadar soluyabilirim, bu ciğerlerim ne kadarını yuttuktan sonra "Oh be, tamamdır, bir ömürlük anımız oldu!" diyebilir?
Yok, amacım bunları yazmak değil aslında. Amacım yine anlarımı anlatmak, bugünüm, dünüm, evvelsi günüm ve benekli defterimle fotoğraf makineme kaydettiğim daha nicesi. Belki yarın, öbürgün, öbürsügün ve daha nicesinde bir gün, ümitle yakın bir gün, düşmanımla savaşmakta biraz daha ustalaşır da hepsini hatırlamaya ... bulur, sonrasında vay neden yazdım da bilmemne araştırmasını yapmadım diye kendi kendimi ısırmam.
Yarının sosyal etkinlik günüm olması çerçevesinde güzel giyinip bir miktar hayat yemeyi planlıyorum. Güzel giyinmekten zevk aldığım, salına salına gezdiğim günleri pek özledim. Yarın bundan bir parça çalabilsem...