
Çok şey değişiyor. Eskiden neyini nasılını düşünmeyeceğim şekillerde ve hızda bir şeyler yerini başka şeylere bırakıyor. Arjantin Caddesi'ndeki kafeler artık yok, bir tek Cafémiz caddenin demirbaşlığını bırakmamış haliyle, enfes kurabiyeleriyle Arjantin'i süslemeye devam ediyor minik ışıkları, tülleri ve masalsı dekorasyonu sayesinde. Annemle hala oraya gidiyoruz, tek şikayetim bazen içerdeki müzikten yana oluyor. Sessiz filmlerin gerisinde duyduğumuz, bir alçalıp bir yükselen melodiler, ıslıklar baygın geliyor ara sıra. Bazen zor olmuyor mu kafelerde oturması, bazı günler ağzımdan çıkacak sözcükler hiç olmasın istiyorum adeta, o zaman masalar, sandalyeler arasında kendimi eğreti bulduğum oluyor, sanki başka gün gelseymişim daha tamamlayıcı olurmuşum da o gün olmamam gereken bir yerdeymişim gibi. Yine de kurabiyeler işi çözüyor, Tanrı'm nasıl leziz kurabiyeler! Bizim evde "kurabiye" piştiğini hiç hatırlamam. Kurabiye yapmak babaannemle Belma Teyzem'in işidir, annem kek, pasta, pay, kiş, börek, çörek ve kurabiyeden artan her şeyle ilgilenir, ama o bildiğimiz yuvarlak kurabiyeler hiç bizim fırında pişmez. Cafémiz'in kurabiyeleri tam da bildiğimiz o ev kurabiyelerinden değil tabii, daha küçük ve yassı. Çikolatalı yumuşacık bir şeyleri var, çevresi Hindistan cevizi kaplı. Fındıklı ve cevizli iki ayrı kurabiyeleri daha var. Hiçbir zaman hayır demeyi beceremediğimiz, çünkü hayır demeyi kesinlikle, sonsuz bir bilinçle reddettiğimiz, onlarca yıllık mutluluğumuz kurabiyecikler.
Arjantin Caddesi'nde bir zamanlar var olmuş kafeleri hatırlıyorum ve benimle birlikte benzer hisleri taşıyan insanlara da rastlıyorum, yani bu hızlı değişim karşısında caddenin sönükleşmesine içi burulan bir ben değilim anlaşılan. Çok eskiden L'âl Bistro diye bir yer vardı orda, sürekli yediğimiz de bir makarnası vardı annemle. Çocuktum ve annemle babamla çıkıyordum gezmeye. Dünyanın keyifli bir parçası olan kafeleri keşfetme işini bölüşüyorduk bir nevi, onlar taşıma kısmını üstleniyorlardı, ben seçime katkıda bulunuyordum ve içinde mumlar yanan, sımsıcak, renkleri bizi sakinleştirip rahatlatan yerler buluyorduk. Annemin iş yeri Arjantin'in bir arka sokağındaydı o zamanlar, bazen okuldan çıkıp annemin bürosuna gidiyordum ve L'âl'e kaçıyorduk beraber.
Zamanla şehirler birbirine karışıyor artık. Eskiden hayatımda olmayan bir "İstanbul" kenti var şimdi ve orda gördüklerim buraya akıyor, burdakilerin bazılarından orada da oluyor. Ortaya çıkan yeni Arjantin Caddesi'nin adı Filistin, İstanbul'dan gelen bir sürü yeni kafenin ışığında eski sönüklüğünden eser kalmamış, boncuk boncuk bir cadde. Tatilimin çaylı kahveli kısımları hep burada geçti bu sefer, yeni, aynı zamanda da tanıdık simaların oluşturduğu bir uzamda, büyümüşlüğüme uygun, çocukluğun izlerini hiç taşımayan yüksek tavanların altında oturdum çoğu kez.
Haloş'un -en küçük teyzem- evine gitmiştik geçen geldiğimde, yılbaşından hemen sonra Ankara'daydım. Evinin renkleri, şekli, havası, bir şekilde rahatlatır, sanki başka bir boyuta geçmişçesine; o zaman tüm sorunlar çözülebilir, arada bir gelen sebepsiz buhranlar kaybolmaz, ama temellendirilir, somutlaşır, ete kemiğe bürünür sanki ve böylece belirsizlikler ortadan kalkar o havada. Bu arındırıcılığa eşlik eden bir müzik olur hep evinde, sorduğumuzda bir radyo kanalı olduğunu söyledi, biz de frekansı hemen not ettik evinden ayrılmadan önce.
Yıllar, yüzyıllar önceydi, ilkokul pazarlarını müzikevinde geçirirdim Bahçelievler'de. Annem beni götürüp getirirken hep Capital Radio açık olurdu arabanın radyosunda, Solid Gold Sunday'den arta kalan zamanlarda Natalie Imbruglia'nın o sıralar yaratıp sunduğu Torn her pazar bir defa muhakkak çalardı ve annemle ikimizin şarkısı olmuştu artık. Radyonun "tampon tampona trafik" söz öbeğinin Türkçeye geçişini sağlayan, bitmez enerjisi ve asla üzerinden ayrılmadığı kalite çizgisiyle annemin kalbini fethetmiş DJ'i Kaan Taylaner, radyonun ad ve demek ki el değiştirmesinin ardından bir buçuk senedir yoktu, kaybolmuştu ve annem şimdilerde buna çok üzülüyordu. Eve dönüş yolculuğunda Kaan'sız olmak, yemek yaparken mutfakta onun sorularını bulamamak anneme ağır geliyordu; kendi kendine, kafasının içinde Kaan'ın nerde olduğunu araştırıyor, bulamıyordu.
Haloş'un verdiği frekansı internetten dinlemek üzere aradım ve eski Capital Radio'nun şimdi Ankara'da yerel bir radyo konumunda, tam kadro yayına devam etmekte olduğunu, yalnızca adını Max FM olarak değiştirdiğini, Kaan'ın eve dönüş yolculuğunda anneme eşlik etmeye kaldığı yerden devam edebileceğini keşfettim. Yalnızca annem için yararlı değildi bu, ben de Haloş'un evinin o gizemli rahatlığından bir parçayı İstanbul'a taşıyabilirdim demek ki, bu küçük buluş beni bile heyecanlandırdı ve tek finalime harıl harıl çalıştığım günlerde gece gündüz değişik, aileden bir soluk kattı odama.
Ortaokul yıllarımda çok okurdum ben, okulun kütüphanesine girer çıkardım, klasiklere ve klasik olmayanlara bulaşırdım. Notre Dame'ın Kamburu'nu ortaokulda okumuştum, Üç Silahşörler'i elime geçirmiş, ancak başında bir yerlerde kalakalmıştım nedense. O kütüphanenin tadı hala damağımdadır, ortaokul ve ilkokul yıllarıma dair her ayrıntı, her koku zerreciği gibi kütüphanenin tahtalarından sayfalarına tüm varlığı gözümün önündedir. Halam okuyayım diye bir Roman vermişti bana, Türk asıllı Alman yazar Akif Pirinçci'nin "Felidae"si. Dedektif kedi Francis'in anlattığı bir dizi cinayet üzerine sıkı bir polisiyeydi, bir solukta okumuş ve kadife patili Francis'in dünyasına, ukalalıklarına, çevikliğine karışmış bulmuştum kendimi. Duvarlarda, çatılarda gezinmiş, hayalini hiç kurmamış olduğum yepyeni bir özgürlüğün tadını çıkarmıştım. Romanın devamı niteliğinde ikinci bir kitabın, "Francis"in varlığını öğrendiğimde sevincim ikiye katlanmıştı, halama da içten içe teşekkür ediyordum bizi tanıştırdığı için.

Panora'da bir D&R var ve içinde kendimi kaybediyorum. Çok büyük, boyutlarının avantajı kitapların yerleştirilişinin insanı şevke getirmesinde. Kitap seçmek zor değil, kitap bulamama endişesi yok, çünkü bir şekilde sanki hepsinin yaydığı enerjide özetleri okunuyor, içerde bütün kitapları sırtlayıp götüresim geliyor ve hiç kitapsız, hüsranla ayrılmıyorum oradan. Ankara'ya gelir gelmez yine oraya gittim, amacım biraz polisiyeye sarınmaktı. Dönem dönem polisiye okumaya bayılıyorum ben, yalnızca heyecana kapılıyorum ve hiçbir şey düşünmem, hiçbir ayrıntıyı kafamda evirip çevirmem gerekmiyor. O rahatlığı, sayfaların beni edebiyatla fazlaca içli dışlı etmeden ordan oraya götürmesini seviyorum. Zaman zaman da daha hakiki kitapların sayfalarına çakılıp kalmak, cümlelerin altını çizmek, aynı satırları tekrar tekrar okuyup kelimelerin gücünden büyülenmek ve ihtiyaç duyuyorsam oturup üzerine kafa yormak iyi geliyor. İkisinin bir karışımını yapmak üzere gittim bu sefer kitapçıya. Polisiye bölümünde Agatha Christie'nin okumadığım bir kitabını aradım her zamanki gibi, kısa öykülerden oluşan bir Hercule Poirot romanı edindim ve sonrasında Grangé'a yöneldim. Geziniken raflardan birinde siyah bir kedinin kırmızı gözlerle bana bakmakta olduğunu gördüm, hemen ardından beyaza boyanmış "Akif Pirinçci" yazısını.
Francis bana geri dönmüştü! Üç dört gün beraber Roma sokaklarında gezindik, birkaç ay önce havasını soluduğum, bakışlarımı bıraktığım rüya şehrimin taş binalarının arasından koca bir macera çıkardık.
Dört aylık bir astral seyahat maratonu; ruhun bedenden ayrıldığı, renkten renge boyandığı, çalkalandığı, tersyüz edildiği. Yolculukların da bir sonu var. Deklanşöre basmadım henüz istediğim gibi, yalnızca bir gün, karın bir anda koca tanelerle gökten boşandığı, fakat çocukluğumun torbaları alıp okulun tatil edilmesinden yararlanarak kaymacaya koştuğum günlerindeki acarlığın eksikliğiyle dışarı çıkmadığım bir gün, mutfağın boydan boya camlarının ardından, kuş bakışı biraz çam, biraz çin elması, bir de çocuk parkı çektim.

Günlerime annemin harmanlanmış çayını ve adaçayı yaprakları serptim, yanına çıtır çıtır Ankara simidi!

1 yorum:
Felidae'yi çok merak ettim.
Yorum Gönder