28 Ekim 2011 Cuma

Liste


Geçen hafta cep telefonuma birtakım notlar almışım üzerine bir şeyler yazmak için, yazmak değil daha doğrusu "söylemek" için, ya da diyebiliriz ki yazıp geçmek için; zira öyle üzerine uzun uzun yazılıp çizilecek şeyler değil. Öyle olmamaları bir yana, altı gün önce mutlaka bir heyecanla yazmışım bunları fakat şimdi bunlara ilişkin ne yazabilirim bilmiyorum: 

Akmerkez'e giderken makyaj yapmamışım. Ee, evet ne var bunda? Şöyle bir şey var yalnız, ne zaman makyaj yapmayasım tutsa, ne zaman üstüme alelade bir şeyler geçirip şurdan iki markete falan gidecek olsam o zaman çok mühim biriyle, herhangi biriyle ya da bir durumla karşılaşırım ve içimden hep, keşke bu kadar da boşvermiş çıkmasaydım evden, derim. Mesele makyaj ya da doğallık değil, bunların ötesinde bir üşengeçlik, sıkıntı, bezginlik meselesi aslında. Öte yandan bu seferki farklıydı. Evet evde biraz yayılmıştım ve hiç de çıkasım yoktu, ama kalkıp giyindim, bana da iyi geldi; fakat makyaj yapmaktan çok sıkılmıştım! Devamlı fıtı fıtı fondöten sürmekten, üstünde pıt pıt allık sürmekten ve elimle bunları dağıtmaktan, sonra fondöten ve allığa bulanmış ellerimi lavaboda yıkayıp turuncu damlacıkları seyretmekten gına gelmişti içime. Diyeceğim odur ki paspal olmadım ama makyaj da yapmadım. Kimseyle de karşılaşmadım. Hah.

İkinci notum: reçel kavanozunu karıştırmak lazım. Bunu da süper gözlem gücümü ortaya koymak adına açıyorum. Sevgili yeni yaban mersini reçeli kavanozumda şöyle mikroskobik bir yazı dikkatimi çekti: "Daha iyi bir lezzet için meyveleri kavanozun dibine doğru karıştırın." Şaşırdım, çünkü diğer ananas-mango reçeli kavanozunda böyle bir öneri hiç dikkatimi çekmemişti onca sene. Ananas-mango kavanozuna baktım ve zaten onun üzerinde böyle bir öneri bulunmadığını gördüm. Yaban mersini reçelinin böyle bir dalavereyle hazırlanmış olduğunu çok geç fark etmiştim oysa. Tam o sıralar, kavanozu açıp resmini çektiğim o minik yaban mersinlerinin nereye kaybolduğunu ve koca kavanozun yarısından fazlasının neden "meyve pektin" olduğunu tahmin ettiğim o içinde yaban mersini boncukları bulunmayan jölemsi reçelden ibaret kaldığını merak ediyordum. Bu haliyle bile yine de çok lezzetli olduğu için yaban mersini reçelini affettim. Hatta bitirdim. Hatta yenisini aldım.

Üç: ev kokusunu açtım. Bu kısa sürecek. Aylar aylar önce, içine soktuğunuz bir sürü çubuk sayesinde evi güzel kokutan kokulardan almıştım, beyaz yasemin kokulu. Çok da pahalıydı ve iki buçuk ay dayanacağını söylediler alırken. Mağazaya girdiğimde kokudan mest oluyor, evimin de böyle kokmasını inanılmaz istiyordum. Ve kokuyu bir türlü açamadım. Ciddiyim, on ay falan açamadım kokuyu. Kokuyu açmam için bir parti falan vermem gerekiyordu. Ey ahali, işte bakın, hayatım o kadar tamam, o kadar güzel ki, bu güzelliği taçlandırmak için kokuyu paketinden çıkarıyor ve evime yerleştiriyorum! O sıra flaşlar patlamalı ve kadehler tokuşturulmalıydı. Hem dur bakalım, ben evimin böyle kokmasını sahiden çok istiyor muydum? Evimin kendi kokusu var mıydı acaba - evet evet vardı öyle bir koku, eve gelince alıyordum ve seviyordum. O koku mu, bu koku mu? Ya bu çubuklu koku çok yoğun olursa ve fenalık geçirirsem? İnsanın kafası rahatsız olmayagörsün. Birkaç hafta önce hiç özel bir şey yapmadan, herhangi bir kutlamaya girişmeden kokuyu açtım, sehpaya koydum. Kokuyor çok şükür. İlk günler daha bir çok kokuyordu, şimdi daha az kokuyor ama sahiden kokuyor yani, çok da kararında bir koku. Evet, bu kadar.

Dört: Pazar günü de Issey kokmaya devam etmişim, bilgilerinize. Evet çok tatlı bir duyguydu. Önceki gün giydiğim hiçbir şeyi giymediğim halde burnuma aynı parfüm kokusu geldiği için biraz şaşırdım. Sonra düşündüm ki muhtemelen alışveriş yaparken giydiğim uzun kollu hırkanın parfüm kokusu sinmiş sol bileğini, pazar günü evde giydiğim hırkanın üzerine denk gelecek şekilde katlayıp kaldırmıştım dolaba. Ondan oldu herhalde, mystery solved.

Beş: Ertuğrul Özkök ve spermler. Bu konu çok ciddi. Adamın derdi ne bilmiyorum. Adamı pek sevmiyorum zaten, neden sevmiyorsun derseniz çok detaylı ve yerinde bir açıklama yapamam - zaten burada "sevmek"ten söz ediyoruz yani son derece öznel bir şey, ne diye savunayım ki niye sevmediğimi, sevmiyorum işte. Geçen geçen geçen haftalarda birden fazla kere, en az iki kere, spermlerle ilgili bir şeyler yazdığını gördüm. Öyle çok uzun uzadıya okumayı tercih etmediğim için, ne diye böyle saçma sapan şeyler yazıyor, boyu mu uzadı yazınca falan diye düşündüm herhalde. Sanki o da tam öyle bir havada yazıyordu, hani ne oluyor işte yazınca, ne var bunu yazmakta ya da yazamamakta, büyütülecek bir şey mi, havasında da olabilir yani. Fakat öyle demek istiyorduysa bile çok çiğ bir üslupla yazıyor gibi geldi bana, ne yapsa doğal olmuyordu sanki. Sonra, geçen geçen haftalarda bir yazısını okudum pazar ekinde ve bunun öyle seksle üremeyle ilgisi yoktu pek, hatta buraya "Evet sapıksınız, çünkü insansınız." alıntısını aktarmıştım, o yazıda geçiyordu. İşte o yazının içinde bir yerlerde, beynin çalışması ve hormonlarla ilgili birtakım şeylerden söz ediyordu. Tutmuş oraya da, ha yani benim beynim şöyle çalışıyorsa spermler de şöyle oluyor, gibisinden bir şeyler sıkıştırmıştı. Takmış kafaya bu adam, demiştim kendi kendime. İşin bir hikayesi ya da özellikle ispatlamaya çalıştığı bir şey yoksa şayet, çocukçaydı şu devamlı yazdıkları. Sonra geçen hafta tekrar yazmış, "İstiridyenin spermi ne kadar". Mehmet Barlas'a bir şey söylemiş hemen, "Biliyorum sizin sperm alerjiniz var..." diye - ha anlıyorum, bir derdi var, tamam; ama yok yani olmuyor işte. Adamın kendi köşesi yeri var güzel; üç haftada bir sırf bahsi geçsin diye sağdan soldan spermler iliştirmek - uymuyor yani, uyduramıyor ki yerli yerine. Aman.

Altı: Kurtlu cevizler. Güya en kalitelisinden alıyorum ama aldığım gün kurtluydu cevizlerim geçen sefer. Geçen dediğimin de üstüne dünyanın cevizini aldım ama çaktırmıyorum. Hani böyle cevizin üstünde bir tüylenme, sanki cevizler örümcek ağı bağlamış gibi bir şeyler olur bazen. O zaman bilin ki aldığınız ceviz bayat, yahut bayatlıyor. Sanki bir abiyogenez örneği gibi, tertemiz almış olduğunuz cevizler gel zaman git zaman böyle tuhaf bir yapıya sahip olmaya başlayabilir. Bunun bir ileri seviyesi, inşallah karşılaşmazsınız, kurtlu ceviz sendromudur ki ben karşılaştım. İki tane cevizin üstünde kurt vardı, sanki kelebek olmak için kozaya girmiş tırtıllar gibi şeffaf bir örtüyle sarılıp ölmüşlerdi. Canlısıyla henüz karşılaşmadım neyse.

Geçenlerde marul almıştım, of çok tuhaftı. Dıştaki birkaç yaprağın üstünde çamur topu gibi minik şeyler vardı. Birkaç yaprak ayırdıktan sonra bunlar sıklaşmaya başladı. Üç beş yaprak daha attım ki ne göreyim, marulun her tarafı minik minik kurt! Hiç böyle şey görmemiştim. İki poşete daha koyup derhal kapının önüne attım marulu tabi. Ertesi gün marulu aldığım yere gittim, dedim sizden marul aldım dün bakın kurtlu çıktı, hani diğer müşterileriniz mağdur olmasın diye söylüyorum. Adamcağız hemen yeni bir marul verdi bana, fakat arada "Aa, keşke getirseydiniz efendim!" deyiverdi. Ha sahi, getirip göstermek için o marulu kurtlu kurtlu geri dolaba koysaydım değil mi ama.

Laf lafı açıyor, böyle iade deyince de turuncu kazağım geldi aklıma. Pamuklaşmıştı ya hani bir kere giymeyle. Neyse ben bunu götürdüm, dedim böyle böyle, işte buyrun bakın. Faturamı ve kazağımı aldılar, efendim dediler biz bunu incelemeye göndereceğiz, bir hafta on gün içinde sonucu size bildiririz, sorun üründen kaynaklanıyorsa da yenisiyle değişim yaparız. Ha? İnsan bir tuhaf oluyor ki. Konuştuğum kadın da mağaza müdürü, bunun daha ötesi üstü yok yani. Peki dedim siz bunu inceleyip bakarken ürün biterse bana yenisini nasıl vereceksiniz, neyse ayırdılar bir tane; ama benim derdim o değil. Ne saçma yani, ben bir kere giymişim ürünü, faturamın daha ayı dolmamış ve kazağın önü pamuklaşmış. Burada "ürün hatalıysa" gibi bir yaklaşım ne oluyor? Mağaza müdürü şöyle dedi, "Hani belki bir kolye ya da çapraz bir çantayla giydiyseniz..." (Bunu söylediği sırada arkasında boy boy, uzun kolyeler sıralanmış) Dedim herhalde öyle giyeceğiz? Hangimiz bir kazak giyip put gibi oturuyoruz? Canımın istediği çantayı kolyeyi takacağım tabi, diğer kazaklarda niye böyle şeyler olmuyor, dedim. İyice bir sinirlendim ama içimden yani, dışımdan köpürmedim. Çıktım mağazadan, turuncu kazağımı bıraktım "incelesinler" bakalım. Birkaç dakika sonra geri döndüm. Dedim ki bakın, sizin gibi bir firmadan böyle bir şeyi hiç beklemezdim. Müşteri ürününüzle ilgili bir sorun iletiyor, derhal yenisini çıkarıp vermeniz lazımken kim hatalı diye uzun uzun incelemeye gönderiyorsunuz. Külçe altın değil ki bu, kazak. Ben müşteriniz olarak bu davranışınızı saygısız ve kırıcı buluyorum ve bu şikayetimi yazılı olarak iletmek istiyorum, lütfen bana cevap alabileceğim bir e-posta adresi verin, dedim. Vay be. Ondan sonra eve geldim, bir güzel mail döşendim ki aklınız durur. Hatta şu kısmını aynen aktarmak istiyorum, havam olsun: "Herhangi bir ürününüzü tabii ki kolyelerimizle ve çantalarımızla kullanacağız, satın aldığımız üründen beklediğimiz kalite de kullandığımız hiçbir aksesuar nedeniyle ürünün deforme olmamasıdır. Aksi bekleniyorsa ürünlerinizin üzerinde konuya açıklık getiren uyarılar bulunmalı yahut satmakta olduğunuz kolye ve çantaların trikolarınızla kombinlenmemeleri gerektiği vurgulanmalıdır." Hafif ağdalı mailime karşılık biraz mahcup ama yine biraz da mağrur bir yanıt geldi ertesi gün, değişim talebimin onaylandığı bildirildi - hadi tamam azıcık gururunuzu kırdık, ben onayıma bakarım şekerim.

Ya işte tüm bunlar geçen pazar aklıma gelmişti.
Bir anda bambaşka bir hafta oluverdi, aklıma gelenleri geçen haftaya sığdıramadım.

Hiç yorum yok: