16 Şubat 2011 Çarşamba

Diyet kola yetersizliği


14 Şubat'ta, yine ve tabii ki Cafemiz yapmış yapacağını!

Bir şeyler beklediğimizden çok farklı geliştiği zamanlar, eğer kendime güvenim tavanlara çıkmamışsa, ki böyle deyince narsist bir yaklaşım gibi oldu geri alıyorum, eğer kendime güvenim baştan ayağa beni kaplamamışsa, beklenmedik olgularla başa çıkma yetilerim epey azalıyor. Ankara'ya geldim ki annem soğuk aldı, iki gün neredeyse yirmi dört saat uyudu da uyudu. İlk akşam ne olduysa tam anımsayamıyorum ama yemeğimizi salonda, televizyon karşısında yedik. İkinci akşam annem günü sekiz buçukta bitirdi, annem uyuyunca eve bir anda gece geldi. Sanki hepimizin yatma vakti gelmiş gibi bir hava oluştu, ne Kelime Oyunu'nun ne de babamla ikimizin yine salonda yediğimiz yemeğimizin tadı kalmadı. Üçüncü günün sabahı gece doğru düzgün uyuyamamış olmaktan, biraz da soğuk almış olmamtan ötürü bir türlü uyanamadım, spora da gidemedim. O sabah saat altı sularında babam kalkıp İstanbul'a gitti, gece döndü. Yine şöyle ailece bir yemek yiyemedik beraber. 

Spor yapmadım diye kendime çok fena kızdım! Topik topik oldum diyorum, sinir oluyorum; e tutacaksın boğazı, yapacaksın sporunu. Her şey şu beyinde bitiyor, bu sefer ne diye zorlanıyorum ona taktım kafayı. Hormonlarımda mı bir şey var nedir, nasıl acıkıyorum öyle şaşırıyorum ki! Gece yatağa girdim mi acayip ter basıyor, su gibi terlemiş derler ya öyle. Daha ince bir şeyler giyeyim diyorum ama boğazımda da biraz ağrı var, yani aynı anda hem terleyip hem üşüyorum. Böyle bir sıkıntılar da basıyor anacığım, sinir geliyor. Menopoza girdim galiba!

Of neyse, bu akşam sofrada üçümüz birden hazır bulunduk, yemeğimizi yedik afiyetle. Annemle babam "Muhteşem Yüzyıl"ı izliyorlar, ben zamanında hiç izlememiş olduğum için izlememeye devam ediyorum. Dizide acayip bir rock havası var yalnız, şu oturduğum sürede konuşmalardan çok, dizilerde alışkın olmadığım sertlikte müzikler işittim. 

Bugün spora falan da gittim çok şükür. Yarın sabah pek erkenden uyanıp İstanbul'a gidiyoruz annemle. Önümüzdeki iki-üç gün feci işimiz var, oradan oraya koşturuyor olacağız. Ben de artık boğazımı tutup en kısa sürede bu apalak ifademden kurtulmaya bakacağım! Vallahi canıma yetti. Ne ayıp şey; çubuk kraker gibi kızdım, şimdi grissini oldum üzerinize afiyet.

Geçen akşam aile yakınlarımız tarafından yine birtakım ahret sorulara maruz kaldım. Neden sırf bir şeyler söylemek için söylüyor ki insanlar? Söylemeyiverin yahu, vallahi ne alınırım ne bozulurum. Öyle sormak için sormasalar! Hep aynı soru, hiç değişmez. Nasılsından, iyi misinden sonra gelir: "Eh, İstanbul'a alıştın?" E pes! Beş sene olmuş ben İstanbul'a gideli! "Yok efendim, henüz alışamadım. Hala bir yerden bir yere gidemiyor, akşamları uyumak için dizlerimi karnıma çekip histerik bir şekilde kıvranıyorum!" mu diyeceğim? Hemen arkasından gelen cümle de değişmez: "E artık dönmezsin Ankara'ya!" Böyle bir de imalı imalı söylenir bu, kafa iki yana hınzırca sallanıp gülümseyerek. Sanki annemden babamdan gizlim saklım varmış, onlar yana yakıla Ankara'ya dönmemi bekliyorlarmış da ben istemiyormuşum gibi yan yan da ikisine bakılır. Sonra Ankara çöpmüş, çok şükür kendimi bu dehlizden kurtarmışım gibi. Ne ilgisi var yahu, benim için burası ayrı orası ayrı! Kısmet, kendime orada bir hayat kurdum; başka yerde okusam belki o yerde bir hayat kurardım ne bileyim, ille de İstanbul gibi bir iddiam yok ki benim. Hiç de öyle şiirsel, ah İstanbul falan gibi nidalarım da olmadı bugüne dek. İstanbul'u İstanbul olduğu için değil, orada kendime yarattıklarım ve kendimle eşleştirdiklerim nedeniyle seviyorum ben. Ay ne bileyim, beni tanımıyorlar etmiyorlar ama sürekli böyle imalı, cevabı beklenmeyen soruları sorup duruyorlar. Bana da her seferinde kafa sallayıp eşlik etmek, "Ehe, hehe, evet!.." falan gibi yıvış yıvış bir şeyler söylemeye çalışmak düşüyor. Öyle eğreti çıkıyor ki bu sesler ağzımdan, ben konuşmaya çabalarken yukarda kaşlarım birbirine dolanıyor sanki. 

Evde iki gündür diyet kola yok, ben de çıkıp almadım, babama da al demedim. Çeşit çeşit sodamız var, idare etmeye çalışıyorum bakalım. Yarın yedi buçukta otobüsümüz. Yedi buçukta yola mı çıkılırmış yahu! Neyse, gitmeden oje süreceğim. Pazar günü Yavuz'la Defne'yi ve Doruk'u görmeye gittik. Keşke yanıma kameramı da alsaymışım dedim; Doruk bir büyümüş bir şekillenmiş, aman nasıl yakışıklı olmuş! Defne de fıstık gibi olmuş, zaten bence hiç kilo falan almamıştı. Bu ikisine pek bir imreniyorum, içimi açıyorlar. Şimdi Doruk da onlara katılınca evin havası iki kat güzelleşmiş. Defne'nin üzerinde grili beyazlı bir kazak vardı, ellerinde de gri ojeler. Gördüklerimden hemen ders çıkardım kendime, oje sürmeyi -sayısız kez yapmış olduğum gibi- büyük bir hedef haline getirdim. Oysa pazardan bu yana üç koca gün geçmiş, benim eller hala tın tın. Şimdi de bavul hazırlamam lazım, sonra yatmak falan derken yine ojesiz kalacağım galiba. Ayın projesi oldu oje sürmek.

Ah kim bilir, belki bir yolunu bulup kırmızı tırnaklara kavuşurum yarın olmadan!

Yeni yıkanmış, mis gibi kokan gömleğime ve içine giydiğim kazağa ve onun da içine giydiğim askılı bluza, hepsine birden çay döktüm. Onları da yıkayacağım şimdi. Aman, ev işi hiç bitmiyor.


Hiç yorum yok: