Geçen zamanda çok şey oldu ama yazmaya fırsat bulamadım. Bir süre acayip bir isteksizlikle boğuştum ve yazmaya güç de bulamadım. Bayram sonrası sendromuna bir gecelik uykusuzluk eklenince ortaya çok, çok fena bir kombinasyon çıktı ve kendime gelmem iki-üç günümü aldı. Perşembe günü okulda hocaya sorularımı sordum, bana her şeyi öyle güzel anlattı ki ne yapmam gerektiğini kavradım. Verileri bilgisayara aktarmamda sağ olsun Erinç imdadıma yetişti, o olmasa işin mantığını çözmüş olsam dahi verileri kullanamadığımdan öylece kalakalacaktım!
Gece bir noktada tıkandım; saat yarıma geliyordu ve ben son derece enteresan sonuçlar alıyordum (bkz. NaN). Tam, bu iş olmayacak, diye düşünmeye başlamıştım ki kodda yaptığım ufak bir hatayı buldum ve düzeltince beklenen sonuçları aldım. Saat yarım olmuştu ve sevincimi biriyle paylaşmam gerekiyordu. Uyumadığını umarak babamı aradım, evet uyumuyordu ve bir çırpıda ona ödevimi başardığımı söyledim! Canım babam, güldük beraber biraz, heyecanımı azaltmaya çalıştım onunla konuşurken.
Hazır baba demişken, annemlerin döndüğü gün yaptığım bir alay sergi gezmelerinden fotoğraflar üstte. Aslında ilk ikisi bayram öncesi gezmelerine ait, ilkinin adı "Muhteşem Bakış/The Magnificent Look". Beethoven ve bizim Kanuni bakışıyorlar. Bu sergide daha önce sözünü ettiğim, Kezban Arca Batıbeki'nin de eserleri vardı. Aynı gün Michel Comte'nin "Women" sergisinde birbirinden güzel kadınlar gördüm. Bunu yazıyorum ki benim gibi bilmeyenler, bir Michel Comte varmış, desin ve birbirinden güzel fotoğraflar görsünler. Alttakiler ve sağ üstteki ise Nişantaşı'nda "Artgalerim"in içi, kafesi, camekanlı harika manzarası. Çok sessiz, kimsecikler yok. Gün olur öyle bir yere kaçmak isterim belki.
Sonra annemleri o kadar, o kadar özledim ki Zara Home'a girip annemle sıcacık geziyormuşuz gibi yaptım. Şu pembe/mor, turuncu/sarı ve yeşil uyumunu o kadar seviyorum ki içim yumuşuyor, ısınıyor. Hele bir battaniye vardı, onu alıp ona uyacak şekilde koca bir ev döşemek istedim.
Tabi böyle bir sonuç aldım deyip yatamıyoruz maalesef. O aldığım sonucu farklı teknikler uygulayarak değiştirmem, ardından başka veriler için de kodu çalıştırmam ve üstüne şekilli tablolu güzel bir rapor yazmam gerekiyordu. Her şey bittiğinde saat sabahın altı buçuğu olmuştu. Yatağıma kıvırılıp iki saat uyudum, zaten bir saati kafamdaki formülleri kovup dışarda öten kuşun sesini takmamaya gayret ederek uyumaya çalışmakla geçti sanırım.
Uyanıp giyindim ve kahvaltımı hazırladım, sonra bir baktım ki kahvaltımı yapmaya vaktim kalmamış! Koca tabağı aynen poşetleyip buzdolabına kaldırdım. Derste sınıfın ben dahil büyük bir kısmının ödevin bir yerini yanlış yapmış olduğunu keşfettik, hoca düzeltip pazartesi verin dedi; fakat pazartesi gününe kadar bu ödevin zihnimde işgal edeceği yerle yaşayamazdım. Dersten sonra gerisingeri eve döndüm, önce "kahvaltımı" yaptım, sonra ödevi düzelttim. Bu sırada Burak Hoca'yla o günkü toplantımızı iptal ettim, zombi halimle bir de toplantı falan yapamayacaktım. "Tamam, pazartesi buluşalım; ama dağılma sakın, yapacak çok işimiz var!" dedi. Dedim hocam ne dağılması? Bilakis o kadar topluyum ki kaskatı kesildim: pazartesi gününe istenen ve yarım saat önce verilen bir işi az önce yapıp bitirdim. Dağılmak ne kelime!
O akşam hiçbir şey yapamayacak durumda olduğumdan film izlemeye karar verdim. Çarşamba akşamı "It's Complicated"i izlemiştim, zaman güzel geçmişti; zaten işin içinde Meryl Streep olunca film güzelleşir. Cuma akşamı da böyle sevimli bir film izlemem ve rahatlamam gerekiyordu; ama ben ne yaptım, tuttum "Magnolia"yı izledim. Sahiden güzel bir filmdi, fakat öyle cıvıl cıvıl falan olmadığından, hem de üç saat, gerildim de gerildim. Hani gerçekten kafa yorulacak, üzerinde tartışılacak bir filmdi; ama öyle bir akşama denk getirdim ki izlediğimle kaldım.
Cumartesi spor yaparım diye düşünmüştüm. Aslında cuma yaparım diye düşünmüştüm ama öyle yorgun ve isteksizdim ki cumartesiye düşüneyim dedim. Gece on bir saat uyuyup öğlen on ikide uyanınca doğal olarak spora falan gitmedim. Onun yerine uzuuun zamandır beklediğim ve son birkaç gündür beni iyiden iyiye heyecanlandıran (tek şey olan) Contemporary İstanbul'a gitmeye karar verdim. Akşam altıda okulda bir mülakatım vardı, dolayısıyla zamanım azdı, ama olsun dedim. Hem zaman bol olunca ne oluyor, insan bir bıkkınlıkla sürdürebiliyor gezmesini; zira sergi gezmek öyle boş boş yapılacak bir iş değil fakat onca eser arasında, bir de kalabalıkta iki saat dolandı mı insan, ötesi fazla gelebiliyor.
Öyle bir haldeydim ki, sanki cuma gecesi bir şişe içki içmiş de cumartesi gününü o mahmurluk ve alkolün bende uyandırdığı titrek duyguların etkisi altına girmişim. Aslında o duyguları hissetmiyorum, ama bedenim öyleymiş gibi yapıyor; omuzlarım sanki onların altında ezilmiş gibi çökük adeta. Yine de sergi çok, çook güzeldi ve zamanlamam tam kararındaydı.
Bu yukarıdaki, Adana'dan Murat Özbakır'ın "Parça-lan-ma-lar" eserinden. Ben ve ardımdan gelen birkaç kişi uzuun uzun daldık resimlerin içine.
Zehra Özmeral Korkmazlar'ın "Natürmort" adlı çalışmaları.
Üstteki çıplak kızı tanıtımlarda, gazetelerde görmüştüm. Ne kadar doğal, ne kadar gerçek bir vücut. Ona baktıkça her şeyin olduğu gibi güzel olduğunu hissediyorum sanki.
Bunlar ise Serdar Leblebici adlı sanatçıya ait, ve eserlerine hayran kaldığımı kendisine bizzat ilettim. Olağanüstü, olağanüstü renkler! İnsanı alıııp götürüyor.
Günlerdir beklediğim mülakatım rüya gibi geçti. Sanki dik oturamıyor, kendimden dilediğim gibi söz edemiyordum. Şu birkaç gündür ödeve kafa yormaktan, devamındaki uykusuzluktan ve spor yapamamaktan o kadar bunalmıştım ki resmen kendimi sevmez, saymaz olmuştum - ve dikkatinizi çekerim, en tehlikeli ve sevimsiz ruh hali budur. Hani konuşmaya halim yoktu, ben ve her şey uçuşuyor gibiydik. Görüşmeden çıktım, merdivenlerden indim ve az önce yazdığımı düşündüm, "Rüya gibiydi!" dedim kendi kendime. Bunu dememle tekrar yukarı çıkmam bir oldu. Bugünüm kötü geçmiş olabilir, ama bunun hiçbir şeyi mahvetmesine izin vermeyeceğim, dedim. Vücudumdaki son istek ve enerji kırıntılarını bir araya getirip duygularımı, kendimi ifade ettim tekrar; bu sefer ancak birkaç adet, ama gerçekten benden cümleyle. Bu geri dönüşü yapmayıp o günümün küskünlüğüne boyun eğmek belki bana büyük pişmanlıklar getirecekti ve hayır, buna izin vermedim!
O akşam şahane bir yemek pişirdim; portakallı, zencefilli, havuçlu biftek, ve "Dan in Real Life" filmini izleyerek bir güzel yedim. Ortalama bir filmdi, ihtiyacım olan şey daha fazlası değildi zaten. Filmi izlerken milyonlarca ve milyonlarca elma yedim. Midem bir girdaba dönüşmüş, içine giren her şeyi olduğu gibi parçalayıp bir yerlere gönderiyordu ve bu hisle başa çıkamamak hiç hoşuma gitmiyordu. Ne oluyordu ki bana böyle?
Pazar sabahı çok garip duygular içindeydim. Artık ezelden beri yapamıyormuş gibi hissettiğim sporumu o sabaha ertelemiş ve sırf bu yüzden Damla'nın İstinye'de brunch teklifini reddetmiştim. Beni tanıyanlar bilir, kahvaltıyla ilgili herhangi bir söz geçti mi gözlerim parlar ve içimden aç, tombiş, yumuk bir Pınar çıkar. Bol bol domates salatalıklı bir brunch dendi mi adeta hayat durur benim için. Halbuki son günlerde yediklerim yalnız mideme değil omuzlarıma, ayaklarıma, parmak uçlarıma çöküyor gibi geldiğinden brunch falan yapmak istemiyordum. Her şeyin suyu çıkmış gibiydi, brunch fikrinin bile! Damla'yı reddederken kendimle nasıl çelişiyordum; bu kadar sevdiğim bir şeyi nasıl olur da yapmak istemem diyordum kendi kendime, ama yapamayacaktım işte! Pazar sabahı kalkıp kendim olmam gerekiyordu, güne koşarak başlamalı ve o mutluluğun içime yayılmasını sağlamalıydım!
Güya. Kalktım ki canım insan istiyor, sohbet istiyor, gülüşmek istiyor. Damla'yı aradım, telefonu kapalı. Oyalandım, annemle konuştum, yine kapalı. Duşa girdim çıktım, hep kapalı. Sonunda, on bir buçukta aradı beni, yeni uyandım dedi, karnım öyle tok ki gitsek hiçbir şey yiyemem dedi, hem ertesi güne bir sunumu ve salıya bir sınavı vardı ve ben gitmeyelim dediğim için kendini onları yetiştirmeye programlamıştı. Haklıydı yahu kızcağız. Dedik ki haftaya gidelim, hem de çok aç gidelim! Eh, madem Damla'yla brunch yapamıyoruz ben de kendi brunchımı kendim yapayım dedim ve Ortaköy House Cafe'yi arayıp brunch kaça kadar devam ediyor, diye sordum. İki yıldır brunch yapmıyoruz, dedi adam. Resmen söndüm! Kırıntı'yı arayıp kahvaltı tabaklarında ne olduğunu sordum, beş yüz çeşit reçel ve sekiz yüz salam sosis saydılar bana. En güzel kahvaltı benimkisi, deyip çıktım dışarı. Gazetemi aldım, adının cazibesine kapılarak aldığım köy biberiyle kendime bir de mis gibi kimyonlu menemen pişirdim ve hafif bir hezeyan içinde; garip, pırpır bir halde, silip süpürdüm tabaklarımı. Neden bu kadar heyecanlıydım bilmiyorum. Bir şeyleri yerine oturtmak istiyor ama oturtamıyordum bir türlü. Bir yerlerden kendime tutunmaya çalışıyordum. Öyle bir anlatıyorum ki çok vahim bir durumdaymışım gibi anlaşılıyor, yok, değil; ama yine de kendimi tam hissedemiyordum sanki.
Aydınlık geçmeden Nero'ya gittim. Bu battı balık yan gidercilik yok mu, insan ona bir kapılmayagörsün! Kendime bir Sicilya limonlu cheesecake ısmarladım. Hepsini yedim. Yarısı iyiydi, yarısı fazla. Fazla geldiğini bile bile, ıkına sıkına yedim hepsini. Sonra mideme oturdu, hassas çeperlerim dışarda kullanılan yağlara, şekerlere isyan edip yandı. Olsun, ne yapalım. Eve dönerken beklenmedik bir hareketle rotamı değiştirip Etiler'de, Kerem'le sohbet ederken buldum kendimi. Midemin yanması geçti sonra.
Pazartesi, artık koşa koşa spora gittim ve çok şükür, dedim. İnsan düzenli spor yapınca herhalde vücut o seratonin salgılanmasına falan alışıveriyor ve bu kayboldu mu mutsuzluk başlıyor. Kaç defa geldi başıma, bir ilgisi olmalı bunun. Resmen elim kolum kalkmıyordu, bir ağlamaklı gibiydim günlerdir, ve yavaş yavaş geçti hepsi. Koşturdukça, terledikçe geçti. Salı akşamına yetiştirmem gereken korkunç ödevin ağırlığı bile azaldı. Düştüğüm tüm eminsizlikler hafiflemeye başladı, her şeyi olduğu gibi görüp sevebildim yine.
Şöyle bir şey de fark ettim, bayramda ve bu hafta dünyayı yedim ve hiçbir şey olmadı. Hiçbir şey değişmedi. Ha bir tek göbeğim biraz çıkmıştı ama geri iniverdi işte. Hatta biraz fazla zayıflamıştım önceden, şimdi ise nosnormal, güpgüzel oldum. Şişmanlamaktan korkmaya gerek yokmuş yahu. Bir kadın olarak hatırı sayılır bir endişemi de geride bırakıyorum galiba!
Dün akşam Kerem'in doğum gününü kutlamak üzere onun arkadaşlarıyla yemek yedik. Tanışmak, konuşmak, gülmek gibisi var mı; yeni güzel şey.
Neden bilmem, içime doğmuş gibi elektronik postalarımı kontrol ediyordum. Sürekli. Sanki beklediğim haber, olumlu ya da olumsuz, bir şekilde o akşam gelecekti. Ve geldi! Artık resmen sos-yal gi-ri-şim-ci ol-dum! Heyecanımı şimdi, buracığa sıkıştırmayayım; fakat evet, hakikaten heyecanlıyım, bekliyorum, çok mutluyum ve bir de kendimle gurur duyuyorum; kendimle derken kimden söz ettiğimi o kadar iyi biliyorum ki aslında bununla gurur duyuyorum.
Max FM'de sabah DJ'i Özgür askere gitti. Salı sabahı son programını yaptı ve herkes arayıp onu ne kadar özleyeceğini söyledi, ben de özleyeceğim! On iki senedir sırf sizin için erteliyordum, dedi adam, ve sahiden o on iki senin ilk yarısı Ankara'da mutfağımızı, son bir senedir de burada odamı Özgür'ün sesi doldurdu her sabah. Koca bir dinleyici güruhu, asker yolu gözleyeceğiz bakalım.
Bu akşam, yeni bir yemek pişirdim: patlıcanlı körili tavuk. Sanırım şahane oldu. Yarın yemeye başlayacağım, yalnız süt koyamadım içine, çabuk bozulmasın diye. İki-üç gün sonra tamamını sütleyeceğim, ondan önce ısıtırken porsiyonlarıma süt katacağım artık. Bunu bilmeseydiniz hayatınızdan çok şey eksilirdi, iyi ki söyledim.
Ve yarın kendimi alışverişe vuruyorum! Aslında cumartesi yapacaktım, ama aynı gün İstinye Park'ta H&M açılıyormuş ve hafta sonu kalabalığının üstüne açılış kalabalığını yalnız düşünmesi bile tüylerimi ürpertti.








Hiç yorum yok:
Yorum Gönder