Perşembe sabahı yollara düştük, akşamüzeri İstanbul'a vardık. Önce benim eve uğradık, yeni bir bavul yapmam gerekiyordu. Annem benimle yukarı çıktı, babamla Tonton dışarda gezindiler. Annem odamı o kadar temiz, her şeyi o kadar titiz buldu ki. Odamın kokusundan çekmecelerin düzenine kadar her şeyi babama anlattı indiğimizde. Atıştırmamızı Nişantaşı Kırıntı'da, akşam yemeğimizi Bebek Kırıntı'da yedik. Mısır ekmeklerine yumuldukça yumulduk, babam fajita istedi ki kendim bitiremediğimden isteyemediğim fakat bayıldığım yemektir, dolayısıyla babam istediği için bana da gün doğdu. Yedik, yedik, yedik, patlayana kadar yedik. Babacığım durur mu, otelin yanındaki Macro'dan mekik almış, fındık almış, vanilyalı gofret almış. Migros müdavimi babam Macro'ya bayılmış, yahu dedi, bundan Ankara'da neden açmıyorlar? Sahi bence de açmalılar. Açarlarsa şayet, asla batmazlar. Babam orayı döndürmeye yeter de artar bile.
Benim öyle mekikmiş, gofretmiş, hiçbir şeyde gözüm yoktur. Ne alırım, ne yerim. Fakat babam alınca bir başka. O kadar yemeğin üstüne otele döndüğümüzde atıyorum ağzıma bir lokma mekik, hemen üstüne birkaç fındık. Yahu diyorum ne güzel oldu mekikle fındık! Az da vanilya eklesem diyorum buna, ay şahane bir şey oldu diyorum, ve biraz daha mekik ekliyorum, ve biraz daha fındık, ve tabii ki biraz daha gofret, dur diyorum artık ya, dur; ama duramıyorum!
Televizyonda "Dadı McPhee" vardı. Türkçe mürkçe izlemeye koyulduk, tabi ortasında bir yerde annemin de babamın da içi geçti, hepimiz çok yorulmuştuk. Tonton ta akşam yemeğinde serilip kalmıştı yere. Devamını başka gün izleyeceğiz artık.
Sabah yedide uyandım. Koşuya gideceğim. Annem de babam da uyuyorlar, halbuki annemin benden önce uyanmış olması lazım. O uyanmadı ve ben uyanığım, öyle garip bir duygu ki kalkıp koşmaya gitsem sanki dünya başıma yıkılacak. Yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım, fakat bir türlü yediremiyorum kendime giyinip çıkmayı. Geri yatağıma girdim. Sonra kalkar gibi yaptım tekrar, biraz daha zaman geçirdim, neyse sonunda annem uyandı da çıktım. Aman ne güzeldi, güneş hiç tecrübe etmediğim bir açıdan gönderiyordu ışınlarını, zira bu mevsimde ve bu saatte sahile hiç inmemiştim. Ne çok spor yapan vardı ve hepimiz başımızla birbirimize selam veriyor, gülümsüyorduk. Güne başlamanın daha güzel bir yolu olamazdı benim için. Dolmabahçe'den Arnavutköy'e kadar koştum, oradan da geriye. Ter içinde odaya çıktığımda her şey normale dönmüştü; annem uyanmış, Tonton'u gezdirmiş, hazırlanmıştı ve babam uyanmak üzereydi artık.
Ankara'dan gelirken annem tutturdu ben fön makinemi alayım diye. Benimkini alırız dedim. Tamam dedi, sonra yok benimkini de alalım diye ısrar etti. Ne gerek var, alma işte dediysem de artık biliyordum ki fön makinesiyle ilgili bir hadise yaşanacak. Yani annem benim fön makinesi varken illa kendininkini de almak istiyorsa benim makinenin başına mutlaka bir iş gelecek, böyle bir durum. Tecrübeyle sabittir, annem böyle birtakım izlekler verir ve bunların sonucunda illaki olağan dışı bir şeyler olur. Nitekim ben duştayken bir anda ışıklar söndü, çünkü benim makine alev alıp sigortaları bir güzel attırmış. Karanlıkta yıkanmak da nasip oldu o sabah. Bizim makineler de profesyonel makine, Ulus'un abidik gubidik pazarlarından satın alınıyor ve İstanbul'da bunlar nereden bulunur bilmiyorum. Neyse artık annem bir tane alacak yollayacak bana. O zamana kadar idareten bir makine aldım dün, piyasanın güya en iyisi ama sinek vızıltısı gibi.
Efendim beklenen otel kahvaltımızı yaptık, mis gibi. Açık büfe; domatesler, salatalıklar, peynirler, poğaçalar, simitler, kekler, neler neler. İkinci ölümcül günahı her gün işlemeye kararlı Pınar Hanım durur mu hiç? Kahvaltıdan sonra Nişantaşı'nda girilip çıkılmadık yer bırakmadık annemle. Abdi İpekçi'de ne kadar mağaza, ne kadar butik varsa hepsine uğradık. Akşamüstü hep beraber İstinye Park'a gittik, aslında o gün Beylerbeyi Sarayı'na gidelim diyorduk fakat turistlik edesimiz yoktu. Biz de modern dünyanın akışına kaptırdık kendimizi. Annemle ruj beğenmeye çalıştık, birini sürüp öbürünü çıkardıkça dudaklarımız aşındı. Sonunda alt dudağıma bir renk, üst dudağıma başka bir renk sürdüm ve dudaklarımı birleştirdim. Ortaya öyle güzel, öyle aradığım bir renk çıktı ki bayıldım! Annem de böyle renkleri karıştırmak aslında en iyisi oluyor, dedi, ve demekle kalmayıp iki ruju da almamı salık verdi, ben de aldım! Böylece iki değil üç rujum oldu!
Akşam Poseidon'da aile dostlarımızla çok, çok keyifli bir yemeğimiz vardı. Hayatımı değiştiren, varlığıyla bana destek olan herkes koca bir masada buluştuk. Garson ortaya bir sepet ekmek getirdi ve bu sepetin içinde birkaç parça sıcacık mısır ekmeği vardı! Hepsini yedim. Dedim bize biraz daha mısır ekmeği getirin. Sanıyordum ki yine bir ekmek kolajı gelecek, halbuki garson ağzına kadar mısır ekmeği dolu bir sepet bıraktı önüme ve o sepete benden başka kimse dokunmadı. Bir sepet mısır ekmeği yedim, ey ahali! Gıkımı çıkarmadan mezeleri, balıkları, kaymaklı enfes kabak tatlısını da sildim süpürdüm. Bunun üstüne otelde mekik-gofret-fındık yapılmaz demeyin, yapılıyor.
Fakat şöyle de bir şey oldu, bedenimde ciddi bir acı baş gösterdi. Sanki, bu tabirden hoşlanmıyorum ama tam anlamıyla böyle, etlerim çekiliyordu. Yani şişmanlıyordum ve şişmanladıkça derim geriliyor, canımı yakıyordu. Yediklerim resmen orama burama yerleşiyor ve sınırlarımı zorluyordu. Acayip bir histi ve eminim birilerine anlatsam dalga geçilecek duruma düşerdim, o yüzden çenemi kapatıp kaderime razı oldum.
Babacığım o gün bana Macro'dan sürpriz bir paket almış, dolaba koymuş. Açtım baktım ki kırmızı havyar! Baba dedim, ne yaptın sen; ben bunları eve sokamam, bunlar çok kalorili babacığım, bunları Ankara'ya özgü bir zevk olarak görmeli ve öyle bırakmalıyım! Sonra banyoya girdim, ellerimi yıkarken havyarı reddetmiş olmak, babamı reddetmiş olmak içimi acıttı. Kapıyı aralayıp "Bu havyar açıldıktan sonra kaç gün dayanır?" diye sordum. Bir ay falan dayanır, dedi babam; tamam dedim, alıyorum. Yayarım ben bu havyarı bir aya. Canım, canım babam!
Gecenin üçünde nefes alamayarak uyandım. Bu otelde kaldığımızda illaki bir gece nefessiz kalıyorum, zira bu otelde kalıyorsak mutlaka Poseidon'da bir gece balık yiyoruz ve yalnız balık değil bolca da rüzgar yiyoruz, benim bronşlar gidiyor ve gece yarısı hiyyy hiyyy diye nefes alamayarak fena oluyorum. Bu sefer en kötüsüydü ama, o karanlık ve sessizliğin sersemliğinde bir ara kalkın hastaneye gidelim, burnuma oksijen falan versinler diye haykırmama ramak kalmıştı. Yazlıkta da rüzgarda kalırım ve ara sıra böyle nefes darlığı çektiğim olur, ama uyandıktan sonra hep geçerdi. Bu sefer geçmedi bir türlü. Uzun cümleler kuramıyordum bile, ama nefessiz kalsam bile lokmaları ardı ardına ağzıma attığım kahvaltıyı es geçmedim.
İçime garip bir hüzün çökmüştü cumadan beri. Sevimsiz şeyler gerçekleşmeden önce insanın hep canını sıkar, sıkar, sıkar, ta ki gerçekleşene dek ve gerçekleştiklerinde insanın canı hiç sıkılmaz! Annemlerden ayrılacağım diye içim buruluyordu, ve biliyordum ki onlardan ayrıldığım anda her şey normale dönecek; o halde bu histen bir an önce kurtulmalıydım, fakat öyle kolay olmuyor işte. Bayramların, tatillerin en sevmediğim yanı bu. Onların yanında olmayı çok seviyor, hemen alışıveriyorum bu yeni düzene. Tatil bitip -artık- asıl yaşantıma geri dönünce bir afallıyorum, bu afallama isterse beş on dakika sürsün, yine de bir tuhaf oluyor. Evin küçük kızı olmayı özlüyor, bağımsız yaşantımı istemiyor değilim, ya da tam tersini. İkisinin yeri içimde öyle ayrı ki, bir noktada bunları birleştirmek durumunda kaldığımda ne yapacağımı bilemez hale geliyorum. Cumartesi yine bu hisler geldi çöreklendi. Bavul yerleştirmek bu tuhaf durumun en sağlam destekçisidir, o nedenle annemler gitmeden eve uğradık ve bavulumu açıp odama yerleştim. Böylece hayatımı yerleştirmiş oldum ve o tuhaflık büyük ölçüde gitti. Üsküdar'a, teyzemlere gittik ve ardından annemler beni iskelede bırakıp Ankara'ya doğru yola çıktılar. Motora atladım, Kabataş'tan Taksim'e, Mısır Apartmanı'na gittim. Galerilerin tamamı kapalıydı! Bari bir kahve içeyim dedim. Yürürken tramvaya tutunmuş küçük, esmer bir çocuk bana yüksek sesli, şappadanak bir öpücük yolladı. Önce bir garip oldum tabi, şaşkınlığım geçince onun bir çocuk olduğunu anladım ve arkamda kalan tramvaya doğru bakıp çocuğa gülümsedim. Yürümeye devam ederken minik kahkahalar atıyordum! Nişantaşı'na gittim tekrar, üç gündür annem ve babamla arşınladığım sokaklarda şimdi yalnız olmak, ah evet, garipti biraz.
Aklıma birden o akşam Cevahir'de "Ne Dersin Azizim" oyununun olduğu geldi, hani şu geçen seneden beri gitmek isteyip de bir türlü denk gelemediğim oyun. Tabi biletler bitmişti, ama bir yolunu bulup izlemeyi deneyebilirdim; zaten fön makinesi almak için Cevahir'e gitmek durumundaydım. Annemin anısına altı kestane yedim, Nişantaşı'nda Nero'ya girdim. Bebek'teki çalışanlardan biriyle karşılaştım, oraya müdür yardımcısı olup terfi etmiş. Bu güzel karşılaşmanın ardından bahçede kendime bir masa buldum, çayım ve sandviçim -dikkatinizi çekerim sandviçim, zira battı balık yan gider- masama servis edildi ve çıkarken bir de mısırlı falan bir tart aldım, müdür yardımcısı beyefendiye de ertesi gün diyete başlayacağımı belirttim. Cevahir'e yürürken yolda kuru meyve satın aldığımı, Cevahir'e varmadan hepsini yediğimi, Cevahir'de Fisho'ya gidip ailemin yokluğunda kendimi açık büfe salataya vurduğumu da söylemem gerek. Tiyatroda havaya uçmamak için bir kahve istedim en son, fakat kahve siparişini verirken doğru düzgün konuşamıyordum bile!
Sahi oyuna en güzel yerden bilet bulmuştum. Gelemeyeceğini bildiren biri sağ olsun, bileti bana kaldı; çocuklar gibi sevinip zıp zıp zıpladım biletimi elimde tutarken! Oyun çok güzeldi, seneler önce izlediğim "Azizname"den bir iki parça da vardı. Kaç zamandır bir tiyatroya gitmek istiyordum, çok iyi geldi bana. Oh, evde de kimseler yok! Üstümü başımı çıkardım, usul usul banyoya gittim, başım dik, tartıya çıktım. Çıkmaz olaydım. Gecenin kalanında banyo yaptım, manikür yaptım, kaşlarımı aldım, kremlendim ve tüm bunlar olurken, yatağıma girip kitabıma gömülene dek içimden sürekli:
Evet, tamam, sakin ol, bak dört kilo almış olabilirsin ama güzeldi şimdi, hakikaten de pek keyifliydi yahu oh ne güzel de yedim hepsini, ama sonucuna katlanacaksın, tamam bu hafta hep sebze, sorun değil bak bunun üstesinden geleceksin, bak şimdi dert etme sen neler yaptın bunu mu yapamayacaksın, ulan iyi hoş da altı günde dört kilo birden alınır mı, hele bugün resmen Renee Zellweger'ın Bridget Jones olmak uğruna sabah akşam tıkınmasından beter bir şey yaptın, yahu ne biçim yedin yaa, bu kadar da yenmezdi ki, neyse canım artık yedik işte bir çaresine bakarız, of dört ya dört...
diye geçirdim.





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder