21 Kasım 2010 Pazar

Audrey Hepburn Yogi Olursa


Geçirdiğim en güzel bayram bu bayramdı. Senelerdir hiç böyle huzurlu, güzel, bütün, doyasıya bir bayram geçirmemiştim. O kadar huzurlu, o kadar tasasızdım ki altı günde 4, yazıyla dört; de, ö, re, te, dört kilo anı topladım ve vücuduma, özellikle karnıma ve üst bacaklarıma güzelce yaydım.

Pazar sabahı otobüsüme kuruldum ve bütün yol uyudum. Molada gözlerimi açtım bir, gazeteden birkaç köşe yazısı okudum ve sonra yine kapandı gözlerim. Otobüste çocuk yoktu! Kadın bir muavinimiz vardı, nasıl da çıtı pıtı bir şey, olabileceği kadar rahat ve azıcık gecikmeli bir yolculuktu. Bahar havasında beni bekliyordu annem ve babam. Uzun uzun sarıldık, sonra eve gittik. Öğleden sonra olmasına aldırmadan kahvaltımı yaptım, sonra annemle ikimiz geleneksel bir pazar hareketiyle Panora'ya gittik. Dünyanın tek ve en güzel kokulu kremleri Body Shop'ta satılıyor sanıyordum, meğer Sephora'da da sürülmeyip yenesi şahane kremler varmış. Orama burama bir sürü krem sürüp sağıma soluma girdiğimiz her değişik mağazada başka kokular sıktım, sonra o kokuların karışımını çok beğendim ama hangileriydi bilemedim. 

Akşam yemek için evimize döndük. Annem nohut, yanına pilav yapmıştı, dolapta da şahane bir zeytinyağlı pırasa vardı. Babam ben geliyorum diye iki buzdolabının birden bütün raflarını renk renk elmalarla doldurmuştu; abartmıyorum, buzdolapları elmalardan patlayacak gibiydi. Önceleri "Babam amma da abartmış!" dememe neden olmuş olan bu hareketin ne kadar yerinde olduğunu sonradan anlayacaktım. Şimdi ben İstanbul'da kendime böyle buharda yasemin pirinçleri, kepekli pirinçler falan haşlayıp her gün bir-iki kaşık yiyorum ya, geleneksel pilav da hani vız gelir tırıs gider, yine azıcık yerim diye düşünüyordum. Annem benim yapacağım salataları ve yemekleri dört gözle bekleyedursun ben de onun tavuk sulu pilavlarına az hasret değildim. İki kaşık koydum tabağıma, güzelce silip süpürdüm, sonra baktım bu pilav öyle iki kaşık yenip bırakılacak şey değil. Tencereden yemek aşırmaya da nasıl bayılırım, hele tencerenin en dibinde ve kenarlarında kalan tavuk sulu pilav iyice bir şahane olur, o tavuk suları oralarda toplanır. Annem pilavı tencereden kaba boşaltırken tencerede kalan pirinçleri silip süpürdüm. Yetmedi cam kaseden yavaş yavaş pilav didiklemeye koyuldum, pilavı didikledikçe nohuttan da didikleyesim geldi ve nohut didikledikçe pilav didikleyesim geldi ve böyle böyle kısır bir döngüye girdim. Az yiyormuş gibi hissetmek ve daha çok keyif almak için çay kaşığı kullanıyordum üstelik. Bu sırada babam dolaptaki meyvelerin üçte birini soymuş, Kelime Oyunu'nu seyrederken ağzımız tatlansın diye salona getirmişti, oysa ben zaten annemin yaptığı pofidik çörekler ve harika kekle epey tatlanıyordum. Arada bir devamlı yerimden kalkıyor, ekmekliği açıp bir parça ekmek koparıyor, üzerine azıcık tereyağı ve onun da üzerine havyar sürüp ağzıma atıyordum. Buzdolabıyla ilişkim üzüm-peynir, hmm bu diyet peynir şahane, peki biraz da şu sepet peynirinden yesem, üzüm-sepet peynir, azıcık da üzüm-tulum peynir, dur yahu hazır mutfaktayım; nohut-pilav diye gece boyu devam etti. Bu daha ilk günümdü.


Koltuğa serildim kaldım. Hareket bile edemiyordum resmen. Tonton da karşı koltukta kâh sırt üstü, kâh daha normal pozisyonlarda tosur tosur uyuyordu. Tonton uyurken tosurdar ve bu ikilemeyi de lügatımıza böylece katmıştır. Koca karnımı annemin kucağına bıraktım, kanepeye uzandım. Az bir süre sonra annemin uykusu geldi, yatağına çekildi. Peşinden ben de gittim, yanına yatıp Hercule Poirot'nun yeni macerasını aldım elime. Oh, nasıl güzel uyudum orada! Ne uykusuzluk, ne dönüp durma, hiçbir şey. Sonsuz bir rahatlık, sonsuz bir güven; yorgan bulut olup üstüme örtüldü adeta.

Ertesi gün, pazartesi, aşağı salona inip koşayım diyordum ama hava bildiğimiz bahar havası. Annemden bir uzun kollu penyeyle hırka kapıp dışarı çıktım koşmaya, o kadar yedikten sonra koşmazsam bütün gün sinir içinde somurturdum, başka türlü olmaz. Kahvaltıdan sonra annemle kuaförümüz Ali'ye gittik. Bu bayram saçlarımı kestirmeye uzuun zaman önce karar vermiştim. Saçlarıma Ali'den başkası dokunamayacağından özlediğim kâkülleri bayrama dek beklemeye koyulmuştum, öte yandan kesilme zamanı geldiğinde önleri uzun saçlara pek alışmış olduğumdan dilim "kâkül" demeye varmadı. "Şöyle yana doğru kat..." diye başladım. Ali kesti, "E bu kadar mı?" dedim, biraz daha kesti, daha da kessin istedim, birazcık daha kesti, derken kes yahu dedim sen baya bir kes, adamakıllı kâkül istiyorum ben! Ve kesim bittiğinde çıtı pıtı bir Audrey Hepburn olmuştum!


Kuaförde dergi karıştırmaya bayılırım. Kusursuz makyajın eseri pamuk tenler, kalemle çizilmiş dudaklar, parıl parıl gözler, değişik saçlar ve giysiler hep kuaför dergilerinde olur. Sayfaları çevirdikçe kadınların değil fotoğrafların cazibesine öyle bir kapıldım ki birileri fotoğraflarımı çeksin istedim. Ah, ama nasıl istedim! Ben poz vereyim; birileri ışığı, duruşumu, bakışlarımı ayarlasın ve benim de böyle fotoğraflarım olsun. Hiçbir yerde yayınlanmaları gerekmiyor, bir fark edilme arzusu değil bu; yalnızca bende dursunlar, ama olsunlar! Harcanıyorum şekerim.


Akşam yedi buçukta yoga dersimiz vardı. Annem Hülya'nın yarı zamanlı transfer olduğu yeni spor kulübüne üye oldu, burası bizim eve çok yakın ve her yönüyle şahane bir yer. Annem uzun zamandır bu yoga derslerini övüyordu, bu nedenle tecrübe etmeye çok hevesliydim. Salona girip ayakkabılarımızı ve çoraplarımızı çıkardık, içerde loş bir ışık. Hocamız geldi; beline uzanan beyaz saçlarını ensesinden atkuyruğu yapmış. Annemin söylediğine göre bu hoca hiç konuşmazmış, merhaba bile demezmiş derse başlarken, halbuki o akşam bir buçuk saat boyunca sürekli bizi yoga ve yaptığımız hareketler hakkında sakin sakin konuşarak bilgilendirdi! Gittiğim yere şevk götürüyorum vallahi. Yoga dersinin başında ve sonunda uzanarak yaptığımız meditasyona bayıldım. Yere yatıyor, kollarınızı ve bacaklarınızı iki yana açıp gözlerinizi kapayarak rahatlıyorsunuz. Zihninizi boşaltıyorsunuz. Çalan müzik ve hocanın sesi nasıl da güzel geliyor. Ayak parmak uçlarınızdan başınızın tepe noktasına kadar vücudunuzun tüm noktalarının adları tek tek söylenerek bedeninizi hissetmeniz sağlanıyor. Buna gerçekten ihtiyacımız var; bazı günler nereden geldiği belirsiz birtakım huzursuzluklar karşısında bunu yapmak istediğim oluyor, fakat bir odada, başka insanlarla ve bir kişinin yönlendirmesiyle bunu uygulamak çok daha olası, çok daha rahatlatıcı oluyor. Bitiş meditasyonu sırasında huzurla uyuyakalan bir sürü insan oluyormuş, bir seferinde bir kadın horlamış bile!


Hülya'nın ara sıra bize gösterdiği üç beş hareket sayesinde bazı yoga hareketlerine aşinaydım, fakat bir buçuk saat süresince yaptığımız hareketler farklı bir konsantrasyon gerektiriyordu. Zorlandım. Zorlandıkça konsantrasyonumu artırmaya, kendimi telkin etmeye çalıştım ve bir noktada resmen sinirlerim bozuldu, bir gülme geldi ki sormayın. O dingin atmosferde de gülünecek gibi değil ve bunu düşündükçe iyice gülesim geliyor! Kendimi toplayayım derken aklıma solumda babamın bu hareketleri yapmaya çalıştığı bir görüntü geliyor, bacaklarını ve ellerini birbirine dolamış dengede durmaya çalışan babam, hepten gülmem geliyor. Neyse kısa sürede topladım kendimi. Bir de başlangıçta om mantrasını söyledik hep beraber, nasıl güzel bir tını çıktı hepimizin ağzından! "Al aşağıdan yukarı doğru ve ver yukarda..." şiirleri eşliğinde nefeslerimizi düzenlediğimiz, güzel bir deneyim oldu yoga dersi. Dersten sonra Hülya'cığımla karşılaştık, sarıldık, sarıldık, o kadar çok sarıldık ki Hülya'nın parfümü sabaha kadar burnumdan gitmedi.

Şimdi, sayemde nohuttan az kaldı. Pilavdan da epey az kaldı, zaten annem o pilav bitti sanıp hemen yeni bir pilav pişirdi. Pırasamız duruyor, biraz da dolmamız var önceden kalmış. Oturduk yemeğe. Önceki geceki didikleme seansını yaşamayayım diye pilavdan biraz daha bol aldım; ama durmak ne mümkün! Yine didiklemeye başladım televizyonun karşısında, sonra ulan, dedim, sen adam gibi ye bunu, ye de gözün doysun. Hatta dedim, üç beş nohut kalmış, durma onu da ye. Oturdum, bir koca tencere pilavı yedim, ve yetmedi önceki günden kalan pilavı da yedim. Ve tabi bu arada kek, çörek, üzüm, peynir, havyar, kuruyemiş ve çeyrek dolap meyveye tam gaz devam. Oof of! Karın yine benden büyük oldu mu! İnanın abartmıyorum. Hani İtalya'da bir akşam karnımın tokluğundan buzdolabının en alt rafına eğilememiş ve sırf bu yüzden o akşam soğuk su içememiştim - aynı öyleyim! Yine erkenden pilimiz bitti, Ankara'da rahatlıktan mıdır, aile kucağında olmaktan mıdır nedir, saat on oldu mu mayışıyorum. Annecikle geçtik "yatağımıza", babama da tembihledim içerde kanepede yatmasın gitsin benim yatağıma yatsın diye, ben kitabıma gömüldüm annecik hemen uyudu. O gece tabi karın fena dolu olduğundan kabus mabus gördüm ama o kadar da olur canım.

Salı günü yine yediklerimizi yakıyoruz, koşuyoruz malum. Kahvaltımı yaptım, o gün az yiyecek gibiyim. Sadece gibiyim oysa. Anneciğim, dedim, rica ediyorum bugün pilav falan yapma, bak kontrol edemiyorum kendimi, olmaz artık. Gel dedim, bugün daha hafif bir şeyler yiyelim. Aslında o benim enginarlı tavuğumdan istiyordu ama vaktimiz yoktu pişirmeme, o yüzden ben uyurken o (tabii ki benim bitirdiğim) pırasanın yerine zeytinyağlı kereviz, ana yemek olarak da mercimek pişirmişti. Akşamüstü beraber Cafemiz'e gittik, bir yandan harika kurabiyelerimizi yerken bir yandan da dolu dolu sohbet ettik. Ne çok konuşuyordum, annem de ne güzel konuşuyorsun dedi, sen hep konuş ben hep dinleyeyim istiyorum dedi, oh dedim sıkılmıyormuş çok konuşmamdan! 


Çarşamba gününü bayram ziyaretleriyle geçirdik, hem misafir ağırladık hem misafirliğe gittik. Ankara'da olup da Kafe Kahve'ye gitmemek pek içime otururdu, akşamüstü de orada birer kahve içip sohbet ettik. Her akşam olduğu gibi o akşam da Kelime Oyunu'muzu seyrettik, çok havyar yiyor olduğumdan soruları çıkar çıkmaz bildim hep. Başvuracağım ben artık bu yarışmaya. Geçen seneden beri erteleyip duruyorum, bu balık yumurtalarının etkisi geçmeden yarışmalıyım.

Ne kadar huzur verici bir şey aileyle rutin hayat! Asıl huzur benim içimde. Kim bilir kaç bayram içimde hep bağıran biri oluyordu; bin bir ümitle otobüse biniyor, tatile gidiyordu güya ve sonra bilmediği bir şeyler ters gidiyor, haykırmak istiyor, nasıl bunalıyordu. İlk kez bu bayram, hiçbir şey yoktu kötü giden, ve bu cümle bile iyi anlatamıyor hislerimi, zira içinde "kötü" kelimesi geçiyor. Oysa ailemin yanında geçirdiğim günlerden söz ederken yalnız güzel sıfatlar kullanmak istiyorum.

Hiç yorum yok: