11 Kasım 2010 Perşembe

Hamur gibi böyle, yoğun.




"İçim boşaldı."

Hiç sevmem ağır söylemleri. Ne demek "içim boşaldı"? Şöyle ki; ben, ben, ben, ben. Hayatım o kadar benim etrafımda döner oldu ki kafamı kaldırıp büyük resmi göremez oldum. Dolayısıyla dönüp dolaşıp yine kendime geldim ve içimin boşalmış olduğu gibi bir açıklama getirdim durumuma. Söz konusu ve önemli olan benim içim ne de olsa. 

İnsanın içinin boşalması ya da içinin boşaldığını hissetmesi demek, kendi içine fazlaca dönmüş olduğundan artık içeride karıştırılacak, kurcalanacak, sevinilecek ya da üzülünecek bir şey ortaya çıkaramaması demek oluyor. Üzüntüler de sevinçler kadar gerekli hayatta, ve onlardan da, onlardan bile, uzaksa insan boş kalıveriyor. 

Bu bencillik hali sosyal ağdan kopmak, içine kapanmak şeklinde yaşanmak durumunda değil. Örneğin şu iki haftadır ben, okul işleri nedeniyle yoğundum. Yoğunluk sebebiyle çevremi askıya almış olmamdan ziyade hayatın kendisini askıya almak durumunda kalmam kısıtlıyor beni. Bir yere gitmek istesem gidemiyorum; çünkü gideceğim yere gidip gelmem çok vaktimi alacak, enerjimi alacak, ve böyle düşündüğüm zaman da keyfim kaçıyor. Ha böyle düşünmeyip basıp gitsem, o zaman da hakikaten olmuyor; çünkü filmlerde gördüğümüz, ulan bu gün de işler beklesin, deyip topuklarım üzerine fırıl fırıl dönecek durumda değilim. Yani durum o kadar da kötü değil! Durumun orta kötülükte olması belki de en kötüsü aslında, yani çok sıkışık, saç baş yolduran bir sırada en ufak bir kaçış bile büyük bir tatmin duygusu yaşatabilir; halbuki bu orta sıkışıklıkta tüm seçenekler ortalama hisler sağlıyor. 

Öte yandan dünya dönmeye devam ediyor ve her yeni saniye bambaşka yenilikler yaşanıyor. Hiçbir yere gitmesem bile hepsini bir sürü farklı sandalyenin üzerinde takip edebilirim. Tamam, şimdilik odamdaki koltuğu, Dunkin önündeki sandalyeleri ve salondaki koltuğu ele alalım, madem başka bir yere gidemiyorum. Fakat bu koltuklara otur otur içim buralara da boşaldığından dünyanın ne de güzel dönüyor olduğuna ilişkin hiçbir kayıtla ilgilenmiyorum. Beynim ertelemeye programlandı çünkü. Şu ödev bitsin ve sonra şu toplantı geçsin ve eve geleceğim, işte o zaman açacağım önüme dergileri gazeteleri, sergidir konserdir yazıdır mizahtır köşe yazısıdır okuyacağım, film izleyeceğim falan derken bir bakmışım pazar sabahı olmuş, sonra yol bitip pazar öğleden sonra olmuş ve evdeyim, ve her şey tıkır tıkır devam ediyor.

Bu iç boşalması o kadar karmaşık ki insanın içi boşaldıkça şişiyor da. Garip, yani boşalma duygusunun bir rahatlama olması gerekirdi, oysa bu bir ağırlık veriyor. Aslında "boşalma" dediğim şey belki de doldurma, yani içim çöp tenekesine dönmüş olabilir. İçim devamlı olarak kendi yaşayış ve düşüncelerimi, üstelik kısa notlar ve başlıklar halinde yazıp yazıp raflarına dizdiğim bir kitaplığa dönüşmüş olabilir diyeyim. Bu kitapların hepsi dengeli ve kararlı olmak durumunda değil; örneğin biri buluğ çağı depresyonları üslubu taşıyabilir, bir başkası çok düşünceli, öbürü çok eğlenceli olabilir; fakat hepsi birden yalnızca gittim, döndüm, yedim, çalıştım, uyudum oldu mu en fenası. İnanın, inişli çıkışlı ruh hallerinden ve anlamsız mutsuzluklardan daha şiş bir hal bu!

Yani bir aldırmazlık, bir "Ne olacak?" bakış açısı hakim her ana. Hani, yazsam ne olacak? Şu okuduğumla aşka gelsem ne olacak? Gibi. Bayram arifelerinde orta sıkışıklığa çok rastlanır, zira herkeste bir bayram geliyor rehaveti olduğundan bütün işler tavsar. Beklenen, istenen bir şeyin fazla heyecan yaratıp insanı işlevsiz kıldığı durumlara benzer bu, tabi bayram insanda el ayak titremesi gibi sevinçlere yol açıyor olmasa da insanı rutinden koparıp çalışma takvimini durduracak bir sürece ilerlerken, tatil hissiyle aniden karşılaşıp ambale olmamak adına birkaç gün öncesinden rölantiye geçmek durumunda kalınır. Böylesi bir rölanti durumunu büyük bir ciddiyet ve sükunetle karşılarım ben. Asıl gün gelene değin yüzüme ortalama bir ifade bulur, vücudumu hep ortalamalarla şekillendiririm - daha doğrusu vücudum öyle şekillenir; örneğin saçlarım ortalama olur, yüzümün rengi ortalama kalır, gözlerim ortalama parlar, sırtım ortalama dik durur, yani aynada çok ortalama bir insan oluveririm. Bu şekilde ve kati bir eylemsizlik içinde zamanın geçmesini beklerim.

Böyle boş geçen zamana çok yazıktır, lakin bana da yazıktır yahu, ve ben bu yazık halimle zamanı daha güzel geçirmeye uğraşsam olmaz. Üzgünüm ama her zaman şartları lehimize çe-vi-re-mi-yo-ruz! Hah! Arada bir ben de eğlenemiyorum kardeşim. Çok boş hislere kapılıyorum, olamaz mı, Allah Allah! 

Öğretmenim, şu iğrenç ödevi vermemiş olsaydınız inanın daha iyiydi. 

Hiç yorum yok: