2 Kasım 2010 Salı

Topuklu Ayakkabıların Narsisizmi


Bahar ayları çok soğuk geçer burada. Dışarda güneş yüzünü göstermeyegörsün, kaloriferler hemen sönüverir. Üzerimize kat kat kazaklar giyer, boynumuza şallar dolar, sırtımıza battaniyemizi alırız. Burnumuzu çeke çeke geziniriz koridorlarda. Buzdolabından yeni çıkmış hiçbir yiyecek içeceğe dokunamaz, sıcacık çay kahveyle anca kendimize geliriz.

Bugüne bir ödev teslimim vardı, aklınız durur. Ödev geçen hafta çarşamba günü falan verildi, o sıralarda ne işim vardı tam bilemiyorum ama herhalde çok işim vardı ki pazar gününe kadar adam gibi oturup uğraşamadım üzerinde. Pazar günü bir de baktım ki soruların yarısı hocanın sınıfta atladığı yerlerden, kalan yarısı da henüz işlemediği konulardan. Dedim bu ne biçim ödev?! Hemen sınıf arkadaşlarımdan birine mesaj attım -evet bu sene sınıfımız çok daha sosyal, birbirimize günaydın demekle kalmıyor, sohbet bile ediyoruz, hatta gördüğünüz üzere mesajlaşıyoruz ve dahası ödevlerimizi karşılaştırıp birbirimize sorular soruyor, yardımcı olmaya çalışıyoruz!- bana mı öyle geliyor yoksa bu sorular hakikaten görmediğimiz yerlerden mi, diye sordum. Öyle, artık kendimiz çalışıp yapacağız demek ki, dedi. Öyle saçma şey mi olur diye gürledim; o zaman, dedim, ben de hoca olurum, bakkal amca da hoca olur, nasılsa derste ne anlatıldığının bir önemi yok? Hoca yarısını anlatıp yarısını anlatmayacak ve bizi her şeyden sorumlu tutacaksa dersin ne anlamı var? 

Ertesi gün derhal duruma el koydum. Hocaya dedim böyle böyle. A-a, dedi, olur mu öyle şey, ben anlatmadığım yerden sormam, dedi. Dedim hocam siz bir bakın, vallahi olmuş bir kere. Sonra sınıfa döndüm, arkadaşlar dedim, hiç mi zorlanmadınız ödevi yaparken? Hepsi de ya, evet, hakikaten, diye başlayan cümlelere girişti, yahu niye kimsenin gıkı çıkmıyor anlamadım. Neyse hoca ödevi cumaya erteleyip atladığı kısımlarla ilgili soruları çıkardı, ama düne kadar anlatmamış olduğu konularla ilgili sorular kaldı. Şimdi bir ödev için bir hafta süremiz oluyorsa, dün anlatılan konularla ilgili bir ödev için de bir haftalık süremizin olması gerekir, dolayısıyla ödevin salıya ertelenmesi gayet mantıklıdır, diye düşündüm. Arada konuşurken hocam salıya olmaz; sınavdan önce kimse ödevi temize çekip teslim etmekle uğraşmıyor, tecrübeyle sabittir dedi. Etmeyin hocam, sınava çalışırken ödevi de yapar teslim ederiz, dedim, dinletemedim. Ara bitip hoca ödevi cumaya ertelediğini açıklayınca biraz caz yapayım dedim, ama hoca çocuğunu azarlayan anne gibi boşa çıkardı ısrarlarımı. Azıcık ödün verir gibi yapsa, şeker isteyen bebekler gibi, mızmızlanmayı kesmeyeceğimi öngörmüştü demek. Erteleme sınırını haklı pozisyonda kesinleştirmek için "Madem sorular böyleydi, daha önceden söyleseydiniz bana!" diyerek noktayı koydu (halbuki insan söyleyemiyor, hocanın dikkatini ya da beklentilerini sorguluyormuş gibi hissettiğinden belki. Hoca soruları seçerken bir bildiği vardı herhalde diyorum, sonra yok canım olamaz diyorum falan, bir acayip oluyor durum). Haliyle ufak bir gerginlik oluştu. Hemen sesimi kestim, zaten bir tek "Ama hocam bir hafta!..." diyebilmiştim. Ders biter bitmez barıştık. 

Bu durumda cuma gününe bir ödev teslimim ve bir proje taslağım var, yarın akşam da Murat Hoca'yla henüz kesinleşmemiş yemeğimiz. (Asıl yarına sınavım var, ben burda ne yapıyorum yahu?) Pazar akşamı bir yemek pişirdim, of dillere destan bir şey oldu yine. Küçükken Haloş'un eşi bize bir akşam şöyle bir tabak sunmuştu: Izgara kuşbaşı tavuk, tavada kavrulmuş küp küp patates - üzeri köri tozlu, sütlü dereotlu bezelye, pilav. Sütlü, dereotlu bezelye ve körili patatese ta o zamandan beri bayılırım. Canım da nasıl çekiyor uzun süredir; dedim ben sütlü, bezelyeli, dereotlu bir şey yapayım. Tavuk, brokoli, küçük bir soğan, tavuk suyu, biraz şarap, biraz sarımsak, azıcık limon falan derken böyle nasıl güzel koktu. Dün başladım yemeye, tadı da kokusu kadar şahane olmuş. Yanına yasemin pirinci haşladım yine. Bu sefer pirinci birkaç kere yıkadım, bak tadı gitti azıcık. Yasemin pirincini öyle haldır haldır yıkamayacağız demek, bir kere sudan geçireceğiz, bitecek.

Az önce yaptığım salata da süper oldu. Çok kolay bir şey zaten. Marul, kırmızı lahana, salatalık, domates, kapari, balsamik sirke, taze soğan, ton balığı, yumurta, bol karabiber, biraz parmesan. Aklınızda bulunsun!

Bugün, aman Tanrı'm, nasıl bir narsisizm, kelimelerle anlatamam! Dünden biraz düşünmüştüm ne giyeceğimi, ama çok ince ince değil. Krem rengi ve gayet sade bir v yaka kazak giydim, paçaları hafif bol bir kot seçtim, kahverengi kemerimi ve yeni aldığım yusufçuk kolyemi taktım (annem yusufçuğun bir kuş olduğunu iddia ediyordu. Ben yusufçuğu çok, çok severim, tabi gerçeğini değil.) Üşümeyeyim diye bir de kahverengi hırka aldım üzerime. Saçlarımı da böyle çalı süpürgesi gibi yapmıştım, topladım arkadan. Makyaj falan yok. Nasıl güzel hissediyordum kendimi, inanılmaz bir şey yani, tarifsiz! Kahverengi, çok yüksek topuklu ayakkabılarımı bir giydim ki! Bööyle bakıyorum aynada kendime! Genelde topuklu ayakkabı giyemiyorum, çünkü her gün uzun uzun yürümem gereken bir yerler oluyor, ya da daha spor bir şeyler giymiş oluyorum. Topuklu ayakkabının dünyanın en rahat ayakkabısı olmadığı da gerçek, fakat arada bir giymek istiyor canım.  Öyle zamanlarda giydim mi rahatsız da gelmiyor bana, çok hoşuma gidiyor bu değişiklik! Okula gittim tıkır tıkır, dersten sonra Güney'e indim. Bir arkadaşımı aradım kahve falan içelim diye, onun da yarın sınavı var, ders çalışıyormuş. Ama, dedim, ben bugün topuklu ayakkabı bile giydim! Birilerinin bunu görmesi lazım! Aslında görülmesi gereken "bu", ben değildim; benim kendimi çok, çok güzel hissediyor oluşumdu. Birilerinin bunu görmesini isterken kimsenin bana hayran hayran bakmasını arzuladığım yoktu, yalnızca iç ve dış güzelliğin birbirini tamamladığını hissettiğim böylesi anlarımı paylaşmak istiyordum. Işık saçtığım duygusuna kapılmıştım!

Görünmez bir fotoğrafçım olsaydı bugün, ve tam da aynada kendimi gördüğüm şekilde bir dolu fotoğrafımı çekseydi art arda. Bir iki arkadaşımdan fotoğrafımı çekmelerini hissettim, yok, bakıyorum da hiç öyle aynadaki gibi değiller! Yüzümün ifadesi, o duruşum falan bir türlü çıkmıyor işte. Aman, dedim, ne yapalım, belgelenememeye mahkumum! Yine de bugünü hatırlamak için kolyemi, dünden sürdüğüm mercan ojelerimi ve tıkır tıkır ayakkabılarımı koyacağım buraya. Elimden gelse solumdan sarkan ince lüle saçı da kesip yapıştıracağım.


Cumartesi günü kitap fuarına gitmeyi planlıyorum. İtalyanca'ya yine gidemeyeceğim, çünkü sabahtan okulda bir görüşmem var. Görüşmeden sonra hemen kitap fuarı ve herhalde akşama kadar orada olacağım. Benim Grangé da geliyormuş, fakat onun söyleşisiyle çakışan iki alternatifim daha var. Artık o günkü havama göre, bir yerlere girip çıkacağım. Ortaokulda bir edebiyat hocam vardı, o zamandan beri görmediğim. Tesadüfen gördüm ki cumartesi etkinliklerinden birinde konuşmacı olacakmış! Gidip ona sürpriz yapacağım, detayları cumartesiden sonra anlatırım!

Bu ay çok güzel sergiler olacak, cumartesi tamamen fuarda olacağım için bir kısmını kaçıracağım, ve içim hiç yanmıyor. Neden içim yansın, her şey keyfimle değil mi? Olabilir, kaçabilir bir şeyler, elbet kaçacak yani. Atlı kovalar gibi kendimle kültürel yarışlara girmemin hiç alemi yok şurada. Yalnız bir konsere gitmek istiyor canım -klasik müzik radyosunu dinlerken yüreğim kabarıyor- ve bunun için oturup nerede ne varmış bakmam, dur şimdi vaktim yok sonra inceleyeyim diye posta kutumda beklettiğim iletileri elden geçirmem gerekiyor. Onu da yaparım, ne olacak. Bir şeyleri yakalamak da güzel, vallahi kaçırmak da güzel, ne diyorum bilmiyorum ama öyle!

Eve geldikten sonra bir süre daha hayran hayran baktım kendime. Sonunda giysilerimi ve kolyemi çıkarıp bol kazağımı ve taytımı giydim, annemin deyimiyle külkedisi moduna döndüm derhal, zira biraz daha dursam kafayı iyice kendimle bozacaktım! Salatanın yumurtasını haşlarken ocağın kablosu ısınmış, ortalığa hafif bir plastik kokusu yayılınca anladım. Alelacele kabloyu kaldırdım yerinden, o kadar acele ki parmağımın kabloya temas ettiği yer anında bembeyaz kesildi. Önce çok anlamsız gelen bu beyazlığın su toplanması olduğunu biraz daha sonra ayırt edebildim. 

Acıyan parmağım ve ben, Information Theory çalışmalıyız artık. Hala da güzelim! Hatta şimdi gözlüklerimi de takacağım, of. Bu nasıl iş yahu; çatlayacağım birazdan, cidden çatlayacağım!


Hiç yorum yok: