Odam o kadar pis, o kadar pis ki aklın durur blog, ve benim de ondan geri kalır yanım yok! Anlatamayacağım bir pislik içindeyiz şu an. Adeta nefes alamıyorum burada. Vallahi resmen koktu odam, koktu! Kibrit kutusu kadar yer, nasıl da pisleniveriyor hemencecik. Ama hastaydım blog. Çok hastaydım ve temizleyemedim odamı. İki gece sabahlara kadar terleyince de iyice pislendi sanki odam. Sanki sırf yatakta değil de odamın her tarafında ayrı ayrı terlemişim gibi?
Karnım hala şiş ve midem de bulanıyor. Ağzımın tadı yok. Başım ağrıyor, kendimi kötü hissediyorum. Ruhsal olarak da pek iyi hissetmiyorum. Dün hayatımın en kötü günlerinden birini geçirdim, o kadar kötüydü ki unutmak istiyorum.
Information Theory sınavım, 2009 haziranından beri girdiğim ilk bölüm dersi sınavıydı. Sınava, her bölüm sınavında olduğu gibi, uykusuz girdim - ve ilk defa bir sınava uykusuz girerek yanlış yaptım! Önceki sınavlar daha bir ezberci, mantık açısından daha bir üstünkörü oluyordu sanki ve anımsamak yetiyordu - gibi. Şimdi ise çok çalışmanın yanı sıra kafamın da iyi çalışması, hakikaten anlamam ve akıl yürütmem gerekiyordu. Bu sınava 2-3 saat daha, verimli, çalışabilmiş olsam; okuduklarımı sindirmiş, mantığı kuşkuya yer vermeyecek şekilde sökmüş olurdum. Uykumu da almış olsaydım kimse önümde duramazdı!
Soruların tamamı kitaptan sorulmuştu ve buna rağmen ezberci bir yaklaşımla çözülemiyordu işte. Düşündüm ki ders dediğin böyle olmalı, bir şeylerin özünü anlamalı, kavramalısın! Yavaş yavaş bunu da yapıyorum galiba. Perşembe günü hocanın sınıfa yönelttiği sorulardan bir değil tam iki tanesini yanıtladım! Birtakım formüller yazıp "Bu neyi verir sizce?" dedi; baktım, baktım, sonra utana sıkıla cevap verir gibi yaptım, bunun üzerine hoca beni gaza getirdi; şöyle öne eğilip gülümseyerek "Evet, evet?" dedi, ben de az önce çekinerek gevelediklerimi tok ve yüksek sesimle tekrarlayarak -doğru- cevap verdim! Hem de iki farklı soruya! Tam da yanımdaki çocuğun hocaya sorduğu üst düzey soruları nasıl ve nereden akıl edip sorabildiğini düşünmemin sonrasına denk geldi bunlar.
Sınava uykusuz girmek falan deyince aklıma geldi, ikinci sınıfta matematik sınavlarına uykusuz girmiyordum. Bir defa sınavdan önce çalışmamıştım bile, çünkü o matematik dersine düzenli çalışıyordum. Vay be! Herhalde hayatımda ilk ve sonmuş, zaten baksanıza unutmuşum gitmiş. Gerçeküstü bir şey zira.
Information Theory beni böyle tatmin ededursun, Random Processes dersi tam bir facia. Kitap çok kötü ve tahta da kitabın öğretilerinden pek uzaklaşmıyor. Salı akşamı sınavımız var, fakat bu derse çalışırken kalemi tutasım bile gelmiyor. İğrenç bir çöp parçası tutar gibiyim. Kalem kağıdın üzerinde hışıradıkça pütürlü duvarları tırnaklar gibi oluyorum. Bir alay formül; bunlar neye karşılık gelir, ne için kullanılır anlaşılmıyor! Kö-tü bir kitap, kö-tü bir anlatım, kö-tü sorular ve artık beynimi anlamadığım, çünkü düzgün açıklanmayan, hiçbir şeyle yormak istemiyorum!
Ve o sebeptendir ki hala çalışamıyorum.
Salıyı çarşambaya bağlayan gece sürekli kıvrandım, doğru düzgün uyuyamadım, zira karnım şişmiş ağrıyordu. Sabah midem feci bozulmuştu, neyse ilaç aldım da kendime geldim akşamüstü. Çalışma stresine, uykusuzluğa falan verdim. Aynı korkunç durum cumayı cumartesiye bağlayan gece tekrar etti, şiddeti ikiye üçe katlanmıştı bu sefer! Sabah 11:00'deki görüşmeme gitmeden önce banyo yapmak ve nevresimlerimi değiştirmek istiyordum (akşam da odamı temizleyecektim). Yataktan çıkamıyordum ki nevresimleri değiştireyim! Güç bela kalktım, duşa girdim, ama nevresimleri değiştiremedim. Midem bulanıyordu, ateşim vardı, karnım ağrıyordu, vücudumun neresine dokunsam canım yanıyordu. Dışarda herkes tişörtle gezerken yün kazağımın üzerine (yeni) ceketimle bile üşüyor gibiydim.
Mülakattan sonra (mülakatın kendisi sanki yüz yıl önceymiş gibi geliyor şu an), durumumdan ötürü feci panikleyip İstanbul'daki teyzemi de ayağa kaldırmış olan annemin isteği doğrultusunda polikliniğe gittim. Doktor karnımı stetoskopla dinleyip "Bağırsaklarınız iltihaplanmış!" dedi, zaten stetoskopa da pek gerek yoktu bence. Ufak bir kültür yapıldı, sonra üç ilaç yazdı bana. Eczanede ilaçları alırken bir anda ter bastı, bayılacağım sandım. Böyle beş dakika arayla bir iyi bir kötü oluyordum, ama inat ettiğimden kitap fuarına da gitmek istiyordum.
Ben fuarları sevmem. Çok karışık, karmaşık gelir bana böyle yerler. Kitap fuarına özellikle cumartesi gitmek istemem, hocamı görebilecek oluşumdandı; ama panellerden ve fuarın kendisinden de çok güzel şeyler beklemiyor değildim. Panellerde, örneğin, böyle coşkulu dinleyiciler, ateşli konuşmacılar, zengin paylaşımlar bekliyordum; bir avuç insanın izlediği kesintili konuşmalar değil. Kitapları görebileceğimi, sahiden onları inceleyebileceğimi sanıyordum, ebelemece oynayan çocuk yığınları tarafından itilip kakılacağımı değil. Nasıl bir kalabalık, anlatamam; tabi bu iyi bir şey, fakat alan yetmemiş demek, öyle bir karışıklık, öyle bir curcuna ki kaçmak istedim.
Hocamın konuşmasını dinledim önce, bittikten sonra yanına gidip "Beni tanıdınız mı?" diye sordum. Önce çıkaramadı, sonra hatırlar gibi oldu, biraz ipucu verdim, derken hatırladı kim olduğumu. Heyecanlandı, iyi ki gelmişsin, ne kadar güzel bir genç kız olmuşsun, dedi; ben de, zaten size bunu göstermek için geldim, dedim; zira bu hocam zamanında bana çok "özel" bir insan olduğumu söylemişti ve onun, özel addettiği bir insanı, seneler sonra görebilmesini istedim; ona teşekkürlerimi sunmak istedim, çünkü bu sözleri hep aklımdadır ve bana güç verir.
Sanat fuarına uğradım bir ara, orası kitap fuarından çok daha boş ve çok daha güzeldi. Can Yayınları'nın Kırkmerak Dizisi'ne merak sarmıştım, o merakım iyice kuvvetlendi fuarda. Önce kütüphanemde bekleşenler!
"Ateşle Oynayan Kız"ı okurken önceki kitaptan tanıdığım Lisbeth, Mikael ve Miriam hariç neredeyse kimseyi gözümde canlandıramıyorum. Kitabın içine öyle bir giremedim ki yeni karakterlere bir yüz bahşetmeye bile yanaşmıyorum demek. İki üç tane aynı soyadı taşıyan fakat akraba olmayan karakter var, ne akla hizmet böyle bir şey yapılmış bilemiyorum ama yapılmış işte. Herkes birbirine karışıyor, haddinden fazla karaktere haddinden fazla önem verilmiş çünkü. Birileri sürekli, söylense de olur söylenmese de olur şeyler söylüyor, ve bunları söyleyen kimselerin anlatıda öyle uzun boylu yeri olmamasına karşın, onların hayatlarından seçkiler ve kopuk betimlemelerle sayfalar geçiyor. Hayal gücüm ise böyle oyunlara gelmeyerek arkasını dönüp oturuyor ilgisizce!
Fuara giderken iki, dönerken iki olmak üzere tam dört saat araba kullandım, basıp Ankara'ya gitmiştim anlayacağınız. İlaçlardan, hastalıktan ve dur kalk yapmanın genel sıkıntısından ötürü o kadar çok uykum geldi ki giderken babamı, dönerken annemi aradım. Hele dönüş yolunda hastalığım iyice kendini hissettirir olmuştu: ayaklarım acıyor, bacaklarıma iğneler batıyordu. Gazla fren arasında mekik dokuyan zavallı sağ ayağım kendinden geçmişti. Popom dümdüz olmuş, ağrıdan kıvranıyordu. Zıplaya hoplaya onu kendine getirmeye çalışıyordum, onunla birlikte kendimi tümden canlandırmam gerekiyordu, zira uyudum uyuyacaktım! Neler yapmadım; bildiğim şarkıları bulup bağıra çağıra söylemeler, sağa sola kaykılmalar, ileri geri oynamalar, direksiyonda tamtam çalmacalar... Çok, çok zor bir yolculuktu. Bir daha dünyanın parasını verseniz beni Beylikdüzü falan gibi abidik gubidik yerlere gönderemezsiniz! (Marifetmiş gibi hasta hasta oralara gitmek için para almış olmalıydım asıl.) Zar zor yaptığım kahvaltının üstüne sadece bir elma yemeye gücüm yetmişti, ve yine mecburiyetten, ufak bir akşam yemeği yedim yatmadan. Pijamamın üstünün içine boğazlı yün kazak, altının içine tayt, üst üste biri yünlü iki çift çorap giyip on birde resmen içim geçerek uykuya daldım. Sabah dokuza kadar da hafif kıvranarak uyudum. Aslında yedide uyanmıştım, ama yedide uyanıp ne yapacağım, diye uyumaya devam ettim.
Dokuzda feci bir baş ağrısı ve biraz da karın ağrısı haricinde iyiydim. Baş ağrısı geceden de vardı, ama on saat uyumak eminim ki iyi gelmemişti. Spora gitmeyip ne yapacağım, dedim ve sahiden de spora gittim. Son bir saat zorlandım ama iyi geldi. Akmerkez'e gidip kahvaltılık lor ve geçen hafta parmağımı yaktığım seferden başka bir sefer yumurta haşlarken farkında olmadan ocağın üzerine koyarak yarısını erittiğim servis kaşığından aldım. Spordan önce de simit almıştım. Oh, mis gibi bir kahvaltı yaptım! Yalnız garip hissediyordum kendimi. Bu hastalıktan olsa gerek, bu hafta iki kilo birden verdim. İlkini çarşamba günü tespit edip ağzıma bir dolu badem atarak kurtarmaya çalışmıştım. Şimdi bugün, yeniden, ve bu durum beni üzdü. Böyle bir suçlu, bir tuhaf hissettim kendimi. Dünün gerginliği, hastalığın sıkıntısı, yaklaşan sınav derken kendimi çok duygusuz, çok monoton mu diyeyim, hayır açıklayamayacağım, hissettim. Kalkıp Bebek'e indim, Nero'ya gidip artık arkadaş olduğumuz çalışanları gördüm, onların servisleri eşliğinde gazete dergi okudum, biraz insan içine karıştım - zira bu hafta arkadaşlarımla adam gibi zaman geçirememiş olmak da iyi gelmemişti bana. (Takvimin yaprağını Kasım'a çevirmemiş olduğumu bile şimdi fark ettim!) Dönerken bir markette cottage cheese gördüm ve anında vuruldum, "Verin!" dedim, ve adam verdi, ve yüz gram kadar peynir için on beş lira dedi, ve alın, dedim. Demek Türkiye'de cottage cheese y(iyem)emek böyle bir şey olacakmış. Ah!
Dün fuardan döndükten sonra, o yorgunluğun üzerine inatla "Odamı temizleyeceğim!" diyordum. Sonra beynimde birkaç tahtanın eksik olduğuna karar verdim ve vazgeçtim. Zaten başlasam on dakikaya yığılır kalırdım herhalde. İki adım atmak bile başlı başına işti yani! Bugün de sporun üzerine olmadı temizlik. Yarın dersten çıkınca ilk iş tertemiz yapacağım odamı. Of, nasıl duracağım bu gece bilemiyorum!
Bir de bayram gelsin, ailemi göreyim çok istiyorum. Evde cheesecake bile pişirebiliriz!
Hisarüstü'nün her tarafı Nutella oldu. Okula yürüdüğüm kaldırıma şu gördüğünüz kocaman Nutella'dan koymuşlar. İki gün önce devasa kavanoza kafayı gömmem milimetre meselesiydi. Önümde bir engel olmadığını alışkanlıkla bilerek, dalgın dalgın yürüyordum ki o da ne - kahverengi, koca bir kavanozla burun burunayım!
Aynı gün bir saksı kedimiz vardı.
Bir de bir kuş var burada, geçen senelerde de vardı, ve bence hakikaten tek ve manyak bir kuş bu - gecenin üçünde dördünde ötüyor. Nasıl bir mutluluk, nasıl bir yaşam sevinciyse artık!
Uyuyamadığım geceler, saat ilerledikçe bu kuşun çip çip şakıması da kulaklarımda büyüyordu. O aldığım Unisom denen ilacı kullanmaya cesaret edemedim ve bizim buradaki eczanelere gidip dedim ki ben uykuyu sürdürecek değil, başlatacak bir şey istiyorum; sonra beni aptala döndürmesin ve saatlerce uyutmasın da istiyorum. Tatlı eczacı teyzem Solgar'ın Valerian'ını verdi, sadece rahatlatıp uykuya hazırlar dedi. Tamamen bitkisel, "kedi otu"ndanmış. İki defa kullandım, ikisinde de zaten uykum var gibiydi - öte yandan güvenemiyorum kendime, çünkü "Çok uykum var!" dediğim zamanlarda da uyuyamadığım çok oldu. Bilmiyorum ilaç ne kadar işe yarıyor, ama bir sıkıntısını çekmedim. İnternette kötü koktuğu ve -sadece tek bir kişi tarafından- kötü kokuttuğu yazılmıştı, ve her gün şu ya da bu şekilde spor yapıp terleyen bir insan olarak çekindim bu işten. Yine de uykumu riske atamayacağım bir gece aldım, ertesi gün de hiç kötü kokmadım. O yazıyı yazan kendi mi kokuyormuş nedir?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder