İşler bitince hiç öyle hamurluk şişkinlik falan kalmıyormuş şekerim. Bugün ödevimi teslim ettim, daha doğrusu hocanın kapısının altından kaydırdım ve özgürüm! Önce afalladım tabi - iyi de ne yapacağım sahiden? Bir yorgunluk, yüzümde bir renksizlik - şu an bile karnımdan gelen sesleri bir duyacaksınız! Yüzüm sarı olmayıp ne renk olacaktı?
Şimdi söz edeceğim rahatlama, ikinci defa oluyor. Birkaç günün stresinin altından, ki artık geçmiş yıllarda olduğum gibi stresli olmuyorum, bir sabah uyanıp "Eeh, yeter!" dermiş gibi oluyorum; ama pek de sakinim, hiçbir şeye isyan ettiğim yok. Nasılsın, diye sorulduğu zaman önce yanaklarımı top top şişiriyorum, şöyle kocaman bir nefes veriyorum dışarı ve "Of, bilmiyorum! Bugün bir tuhafım!" diyorum. Hassas, duygusal ve evet, sinirli oluyorum. Sonra dersime giriyorum, çıkıyorum, artık nefes almak bile zor gelirken son bir gayretle spora atıyorum kendimi. Ve işte o an huzur başlıyor, ama nasıl bir huzur!
Dün koşarken ve hoplarken ve zıplarken ve çam yarması gençleri incelemek durumunda kalırken içimde boşalması lazım gelen ne vardıysa çıktı gitti. Aslında yalnızca koşmaya gitmiştim bu sefer, oysa koştukça koştum ve yok, dedim, bugün bu yetmeyecek. Terledikçe, yoruldukça, müzik dinledikçe kendime geldim. Eve döndüğümde nasıl mutluydum, pamuk gibiydim pamuk. Aynı durumu herhalde bir-iki hafta kadar önce bir salı günü yaşamıştım, hatırlıyorum. Yine yoğun, sınav dolaylarında bir zamandı, ve herhalde yine pamuğa benzetmiştim kendimi.
Akşam yemeğimi yedim, sonra oturup ödevimi bir yaptım ki tıkır tıkır. Yemek yerken her lokmadan ayrı bir keyif aldım ve kendimi övgülere boğdum. Bayram öncesi yemeğim nohutlu midye ve karides, içinde bolca domates, maydanoz, sarımsak, limon, biraz da şarap var. İtalya'da Antonio'nun evinden aldığım yemek dergisinden bulduğum tarifi değiştirerek yaptım. Vallahi yine şahane, yine şahane. Pişirdiğim yemekleri tek tek kaydediyorum artık, tarihleriyle birlikte. Canım annemin "Mahicihan ve Pınar'ın Yemek Kitabı" gibi - bu kitaptaki tariflerin çoğu popomda bezle emeklediğim zamanlar kaydedilmiş olsa bile kapakta adım var!
Fakat dünkü gibi bir kitle bizim sporda hiç görülmemiş şeydi. İki oğlan var, aman Allah, şişmiş kocaman olmuşlar. Bir tanesi çuf çuf lokomotif gibi, ağırlığı her kaldırışında "Khiuuuh!" diye nefesini veriyor, inliyor salon. Öteki başında "Hadi abi, yaparsın abi!" diye onu gaza getiriyor; yahu gaza gelecek nesi kalmış, zaten kolları olmuş beton! Sonra bu bırakıyor, "Yorgunluktan değil, şişi indi!" deyip yerini gazcıya bırakıyor. Şişi inince ne oluyorsa o kasın, ben göremedim bir şeyin indiğini. Öteki bu sefer kendi gaz alıyor, o da bir yumak kas, fakat öyle bir yumak ki ben bu çocuğu dışarda gördüğümde hep şişman sanırdım öyle söyleyeyim. Galiba şişman değil, sadece kaslı. Yani ben anlamıyorum. Hakikaten obez gibi görünüyorlar. O kadar kas oldu da ne oldu, şişkocuk adam kolları gibi işte! Daha durun, bitmedi. Bir tanesi böyle siyah, daracık bir atlet giymiş üzerine, ve nasıl şiş bu, salonun topunu yan yana koysak ondan bir tane anca yeter. Gerine gerine yürüyor ileri geri, ağzında bir sakız. Sonra bir başkası, elinde bir protein içeceği, çok kaslılara yanaşıp "Abi, şey, sen hangi günler geliyorsun?" diyor, başlıyor tüyo almaya. "Hayır!" demek istiyorum, "Hala geri dönebilirsin! Senin için henüz çok geç değil!" Hepsi toplaşmış, daha da büyümek istiyorlardı, ağırlıkları üst üste diziyor ve tüm damarlarını fırlatıp yüzlerinin rengini nasıl da değiştiriyorlardı; çok, çok garipti.
Yemekten sonra herhalde, şöyle bir şey yazmışım: "Huzur, sinameki'nin defolup gitmiş olmasına denir." Üzgünüm, ama böyle yazmışım. Zamanı gelince bu konuyu uzun uzun konuşuruz.
Sonra bu sabah bir uyandım, karnım olmuş mu davul. O iltihap geçmedi sanırım, ya da artık bağırsaklarımda ne varsa bilmiyorum ama bugün tam bir felaketti. (Suçu kime atsam; mesela üzümler?) Neyse ki mide bulantısı ve o feci halsizlik yoktu, ama halim epey, e-pey endişe vericiydi. İkiye doğru Burak Hoca'yla nihai görüşmemi yapmaya gittim. "Nasılsın?" diye sordu ve "Kötüyüm hocam, bağırsaklarım yine iltihaplandı galiba!" dedim. Oturdum, kanepesine bütün ıvır zıvırımı çıkarıp yerleştim ve "Ben galiba kas projesini alıyorum." dedim. "Harika, hemen git yat!" dedi! "Bi' dakka yaa!.." dedim gülerek, ve neden kas projesini almaya karar verdiğimi açıklamak istedim. Önce sordum: "Bu işin altından kalkabilir miyim?" "Kalkarsın." dedi. "Hocam" dedim, "öbür işi alırsam kesin yaparım, bir zorluğu olmaz benim için; ama bu işi almazsam sırf korktuğum için almamış olacağım; halbuki bunun hakkından gelirsem o zaman hiçbir korkum kalmayacak bundan sonra." "Bu pek de iyi bir mantık değil, neden kendine durup dururken zorluk çıkarıyorsun ki? Bunu yapmamış olmak neden içine dert olacak yani?" dedi. Yok, derdim bu değildi. Dedim ki "Hayır, aslında o değil. Yani, bir yerden bu Linux'a bulaşmam gerekmeyecek mi? Nereye kadar erteleyeceğim bunu? Bunu öğrenmek işime yarayacak madem, o halde şimdi öğreneyim istiyorum." Bu sefer doğru açıklamıştım kendimi. Sadece, dedim, teknik bir sıkıntıyla karşılaştığım zaman abuk subuk forumlarda dolaşmak, basit bir sıkıntı için günlerce uğraşmak korkutuyor beni. Buna karşılık Burak Hoca, var, dedi, maalesef böyle sıkıntılar var; öte yandan böyle sorunları araştırarak çözebilmek de çok iyi ve aranan, insanı geliştiren bir meziyet. Sonra yine kafam karıştı. Sahi kendimi bile bile neden daha zor olana yönlendiriyordum, iyi mi ediyordum kötü mü ediyordum - ve durdum, "Eeh, sanki yapanlar Einstein, ben de çöpçüyüm! Başlayalım, gerisi de gelir!" dedim ve Burak Hoca "Aynen öyle!" deyip güldü. Oh! Ben kararımdan ötürü mutluyum, hocam da öyle. Murat Hoca da bu kararımı destekliyordu. Ve emin olun, bir ay içerisinde sızım sızım sızlanıyor olacağım :)
Toplantıdan sonra çay ocağına gittim. Bölüm sekreterimiz Aynur Abla da oradaydı, dedim Aynur Abla kahve var mı? Var, dedi. Limon var mı, diye sordum, dolabı açıp baktık ki Bülent Hoca'nın çeyrek bir limonu var, çaya falan koyuyor. Utana sıkıla aldım limonu, kahve limon yaptım ama limonu sıkamıyorum ki korkudan. Adamcağızın limonlu çay içesi tutsa ne olacak? Neden sonra gidip iki adım ötedeki marketten limon almayı akıl ettim, fakat bunu akıl edene kadar anca birkaç damla limonla süslenebilmiş bir kaşık Türk kahvesini zar zor boğazımdan geçirmiştim bile. Marketten limon alıp yarısını dolaba bıraktım, yarısını midemdeki kahvenin üzerine yolladım - artık ne kadar işe yaradıysa. Neyse, kimseyi limonsuz bırakmadım çok şükür.
Hemen ardından kendimi dün geceki ve bu sabahki gibi ödeve verdim, beşe kadar ödev ödev ödev. Ne zaman ki ödev kapının altından kaydı gitti, bana yine spor yolları göründü. İşte o ne yapacağımı bilemediğim, özgürlüğümü tam idrak edemediğim soluk benizli anımda dedim ki kendine gel. Üç gün üst üste, okul çıkışı, afedersin ot gibi spora gidip durulmaz artık. Yoğunum şuyum buyum diye zırlayan sensin, salona kapatma kendini, hele ki suratın bembeyaz, karnın gurul gurulken. Böylece arabama atlayıp Bebek'e gittim. Kocaman bir sebze tabağının yanında Cosmopolitan okudum. Arada eğlendim bile sahiden, yazılardan bazıları güldürdü beni. Hani genelde Cosmopolitan biraz delirtebiliyor ya insanı, hani karşımızdaki erkeğin boynunu kaç derece çevirdiğinden karakter analizi yapılıyor falan. Ama şöyle bir şey vardı bakın, mesela kafelere gidiyoruz ya, kafelerde böyle bilgisayarına gömülmüş yakışıklı erkekler oluyormuş ya, işte onlardan "Bir şeye bakabilir miyim?" deyip bilgisayarlarını istemeli ve geri verirken bir word dosyasına adımızı ve telefon numaramızı yazmayı unutmamalıymışız.
Kesin evde kaldım.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder