Sonracığıma, pazar sabahı zor ettim. Uyanır uyanmaz spora koştum ve sporda feci koştum. Ardından cross'a başladım, biraz sonra üçüncü sınıfa kadar düzenli spor yaptığım günlerde pazarları karşılaştığımız bey bana katıldı. Son birkaç seferdir havlumu cross'un göstergelerinin üzerine kapatıyorum; çünkü hızımı görmek beni geriyor ve yavaşlatıyor. Çok hızlansam vay çok hızlandım, aman yavaşlayayım diye hayıflanıyorum; hızım düşse daha hızlı olmam gerektiğini düşünüp kendimi zorlayabiliyorum. İşler pek tatsızlaşıyor o zaman. Adamcağız da koca aleti havluyla örttüğümü görünce garipsedi tabi. Başladık sohbet etmeye, ki spor yaparken hayatta sohbet mohbet edemem fakat bu sefer nefeslerim biraz düzensizleşse bile artık kondisyonum epey yerinde olduğundan rahat rahat konuşuyordum. Konuşarak cross yapmak o kadar zevkliydi ki normalde kırk dakikada sonlandırmam gerekirken tam altmış dakika daireler çizdim durdum! Altmış dakikanın sonunda alet kendisi soğumaya geçti, artık in yeter dedi bana. Seyfi Bey bayramda iki kilo almıştı.
Öbür aletlerin arasında dolanırken orada çalışan hiper uzun boylu ve adını bir türlü sormadığım adama "İnsan altı günde dört kilo alır mı yahu?" diye sordum. "Ben aldım!" dedi. "Bu bayramda mı?" dedim gözlerim parlayarak. "Evet!" dedi, aman bir sevindim, oh dedim, yalnız değilim! Güldüm kendi kendime, demek bayramda biz çok sporcular ipin ucunu kaçırmıştık, eh o kadar da olsun canım!
Buzdolabımda sadece soslar ve, öhm, havyar (çok elitim, çok!) bulunduğundan önce Mega'dan gerekli sebze meyveyi aldım. Lor peynirini Macro'dan alacaktım ama bugün mü alacaktım emin değildim, sonra Mega'daki tulum peyniri kötü çıktı ve anında Akmerkez'e gitmem gerekti. Zeytinimin bittiğini unutmuşum, Akmerkez'den iki tanecik de zeytin aldım. O zeytinler bir güzel gelsin kahvaltıda, dedim bari yarın gideyim zeytini de Macro'dan alayım. Ama ne yapayım çok lezizlerdi.
Kerem'le geldiği günden beri Body Worlds'e gitme planları yapıyoruz ve artık tutuşmuş durumdayız. Dün gitmek üzere kesin karar almıştık, fakat benim işler uzayınca sıkıştırmayalım dedik ve Nişantaşı'nda buluştuk. Artık her gün Nişantaşı'na gitmezsem bir şeyler eksik kalıyor hayatımda. Bakın bugün gitmedim ve kendimi çok tuhaf hissediyorum o yüzden. Önce La Vie Cafe'ye oturduk, Kerem burayı dün beni beklerken tesadüfen bulmuş. İçerisi çok sıcacık, samimi, insana iyi gelen bir yer. Orada birer kahve içip Gerekli Şeyler'in vitrinine baktık, kapalı olduğu için sadece vitrine bakmakla yetindik ama çocuklar gibi cama yapıştık, kısa zaman içinde tekrar gideceğiz ve bu sefer içeriyi talan etmek niyetindeyiz sanıyorum. Rotamızı Zazie'ye çevirdik, sağda solda devamlı Zazie'yi okuyordum ve gitmek istiyordum artık oraya. Zazie'yi de acayip beğendim! Oranın kahvaltılarının çok meşhur olduğunu okuduğumdan neredeyse emindim, fakat kahvaltı namına hiçbir şeyleri yokmuş. Ya ben deliriyorum ya da bilemiyorum başka ne olabilir; öte yandan bir brunch tasarıları varmış, ocak ayı gibi gerçekleştirebilirlermiş.
Annemle bir şeyden hiç hoşlanmadık: kasım ayının yirmilerinin başındayız ve her taraf yılbaşı süsleriyle donandı bile! Daha gelecek ilkbahar-yaz kreasyonlarının sonbahar aylarında dönmeye başlamasını hazmedememişken her yanımızın çam ağaçları ve renkli toplarla bezenmesi hiç hoşumuza gitmedi! Her şeyin bir zamanı var, ve nedense her şey gittikçe daha erkene alınmaya başladı. Ben çocukken kışın kışlıklar, yazın yazlıklar satılırdı mağazalarda. Sonra gitgide acayipleşti işler, şubat ayında baharlık giysiler çıkmaya başladı ve her sene biraz daha erken çıktı ince giysiler. Önümüzdeki ay indirim sezonunu, bir sonraki ay ise yeni sezonu bekliyorum ben. Ne olursa olsun yılbaşının bu kadar erkene alınmasına hakikaten isyan ediyorum. Daha hava bile soğumadı!
Burada şunu da belirteyim ki zaten yılbaşının abartılmasına hepten isyan ediyorum, daha doğrusu bu yılbaşı hengamesinin bir parçası haline gelmeye isyan ediyorum ve bu sene, kaç senedir isteyip yapamadığım şeyi yapacak ve bu durumu reddedeceğim! Daha önce mutlaka belirtmiş olduğum gibi yılbaşlarını ve doğum günlerini pek sevmem. İnsanın kendini eğlenmeye, mutlu olmaya zorunlu hissetmesi ne boğucu oluyor! Tamam, güzelliklere bahanedir, vesiledir bu günler; fakat özellikle yılbaşlarında her şey karman çorman oluyor adeta. Senelerdir adam gibi bir yılbaşı geçiremediğime yanarım, bu sene ailemin yanına gitmek istiyorum. Cuma sabahtan dersim olmazsa perşembeden gideceğim zaten, ve perşembeden gidebilirsem beraber kestaneli iç pilav ve hindi yapacağız, sonra geceyi sıcak evimizde geçireceğiz! Yılbaşı ağacımız da kurulu olur ben gittiğimde, bizi hep mutlu eden o minik ışıklarını yakar. Mecburiyetlerden, aşırılıklardan uzak bir yılbaşı geçirmek istiyorum, bak o zaman yılbaşı benim için de gerçekten özel olur. Ecem Ankara'da olacak ocak ayının başına kadar, onu da görebileceğim böylece ve ona da ayrı heyecanlanıp seviniyorum. Çağlar da gelir belki!
Ne diyordum, evet, Zazie'yi de süslemişler püslemişler. Garsona sordum, bunları ne zaman koydunuz diye, bugün süsledik dedi. Dedim olacak iş mi bu, her taraf yılbaşı süsü olmuş ve daha kasım ayı bitmedi! Adam da haklısınız, ama patron isteyince biz de astık tabi, dedi. Neyse artık, bu sene yılbaşı havasına erkenden gireceğiz demek. Ne yapalım, duruma uyacağız yani. Ben de kendime yılbaşı ağacı şeklinde küpeler aldım!
Zazie'de bol bol oturup bir şeyler içtikten sonra acıktık, bunun üzerine Kırıntı'ya gittik. Öğ gelmedi mi devamlı aynı yere gitmekten diyebilirsiniz, ama unutmayın ki dört kilo aldım; hiç kilo almamış olsaydım bile midem artık yağlı ve şekerli her şeye isyan halindeydi, dolayısıyla hafif, çok hafif bir şeyler yemek istiyordum. Yeni tatlar denemeye falan kalkışamayacaktım, hatta şöyle söyleyeyim beni daha iyi anlayacaksınız, yemekte mısır ekmeği bile yemedim. Zaten bu aralar mısır ekmeğini değil yemek, gözümün önüne getirmeye bile pek tahammülüm yok.
Dün evden çıkmadan önce şöyle bir şey oldu; televizyon açıktı ve bir de mutfakta aspiratörün ışığı yanıyordu, onun dışında ışık yoktu salonda. Bu televizyon ışığı ve aspiratör loşluğu içimde inanılmaz çocuksu duygular uyandırdı. Bu kış güzel geçecek biliyor musunuz? İşin tuhafı kışı özlediğimi bile hissediyorum artık. Havanın dört buçukta kararması içimi ısıtıyor. Yazın ardından bir rahatlama belki de bu, günün erken bitmesi beni dinlendiriyor artık. Yarın yağmurlar da geliyormuş bakalım. Bayramda havanın güzel olması ne kadar harikaydıysa şimdi iş güç zamanı biraz soğukların gelmesi de öyle güzel olacak sanki.
Kerem bir gün fotoğraf çekmeye çıkalım dedi de aklıma geldi. Ankara'ya her gidişimde muhakkak büyük kameramı da yanımda götürürdüm, bu sefer ise zaten üç-dört gün kalacağım deyip yük etmedim yanıma ve siteye girer girmez pişman oldum! Bir koca duvar sarmaşık yaprakları, hepsi birden kıpkırmızı olmamış mı? Ağaçlarda yapraklar sararıp defilede gibi dökülmeye başlamamışlar mı? Murphy kanunları hiç şaşmıyor, hiç.
Dünkü spor maceramdan sonra bugün spora falan gidemedim ve boşuna spor çantamla ortalarda dolanmış oldum. Dün öyle yorulmuşum ki bugün gözlerim yandı yorgunluktan. Bugün gitsem yarın hiç gidemezdim, bunun üzerine bari Akmerkez'e yürüyeyim de zeytinlerimi alayım dedim, o bile çok zor geldi. Fakat şunu da belirteyim, dün akşam bacaklarımın çapı sahiden azalmıştı! Bu hafta naneli yumurtalı mantar, taze fasulye kavurması ve brokoli yiyorum. Birazcık cezalıyım artık.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder