Bazen sınırsızca yaşamaya, iplerimi koparmaya, kendimi yalnız hayatın değil insanların da akışına bırakmaya heves ediyorum. Anlık hevesler, yalnız bir anlık. Yapamayacağımı biliyorum; çünkü istediğimiz gibi olmuyor sonunda. Güvenmek, güvendiğim insanların yanında bulunmak o denli önemli ve güzel ki alışkanlıklarımı onlar olmadan bırakmayı elime yüzüme bulaştırabilirim. Moyo'daki garsonlar inanılmaz rahat, sıcak, ne yapmak istediklerini kestiremiyorum. Daha dün tanıştığım sarışın, uzun boylu garson az önce yanıma gelip "N'aber?" dedi ve beni iki yanağımdan öptü. Akşam on buçukta bir tenis partisi olacakmış, ona katılıp katılmayacağımı sordu (akşam on buçukta neyin tenis partisiyse hiç anlayamadım). İşte böyle anlarda bambaşka bir kültüre, bambaşka bir dile, bambaşka insanlara ve hayatlara özgürce karışabilme güdüsünü duyumsuyorum içimde. Geri durmanın yanlış olduğu hissine kapılıyorum. Denemek için atılmak, atlamak gerekiyormuş ve ben yapamıyormuşum gibi geliyor, neden yapamayacakmışım diyorum. Atlayana madalya vermiyorlar oysa.
Ben de buralı ve burada çalışıyor olsaydım, sarışın uzun boylu ve yakışıklı bir garson olsaydım, önümden her gün güzel turist kızlar geçseydi ve servis ettiğim barda devamı kakara kikiri yapan bir alay genç kızla flört etseydim, ben de her fırsatı değerlendirir ve insanları partilere çağırır, onlarla konuşur, yakınlık kurar, çekiciliğimi kullanır ve fırsatlar yaratırdım elbet. Her şey film gibi olmuyor oysa, bir şeylere atlamak değil bir şeyleri yalnız geldiği gibi yaşamak gerekiyor. Ben böyle yapıyorum. Fazlasını beklemek beni düş kırıklığına uğratıyor. Kimlikten kimliğe geçiyorum bir anda, yepyeni bir kalıba bürünsem bile içimde tabii ki aynıyım. Görünüşe fazla aldanıyor, bulunduğum her ortama anında adapte olmam gerektiğini düşünüyor ve bunu yapamamanın söz konusu bile edilmemesi gerektiğine inanıyorum. Oysa kimseler hiçbir şeye adapte olmuyor, herkes kendisi olmaya ve kendi gibi yaşamaya devam ediyor. Kendimi, hayatımı, duyularımla algıladığım her şeyi kendimce yorumlamasını seviyorum; başkası olmama ne gerek var? Tatilde bir sonraki anı düşünmeme, fırsatlar yakalamak ya da fırsatlar kaçırmak arasında gezinmeme ne gerek var? Her bakış, her adım benim fırsatım.
Tanrım ne güzel, buraya konuşmak, yazmak, dinlenmek, rahatlamak, kendimi toparlamak, kendimi hissetmek, anılarıma ve mutluluğuma kavuşmak için geldim. İşte tam olarak bunu yapıyorum! Yalnız nasıl bir şey biliyor musunuz - bazen büyük heyecanlar, çok büyük mutluluklarla karşılaştım mı sindiremiyorum bunları, büyük sevinçler adeta topak olup boğazıma takılıyor. Gençlik midir nedir; gülümseyen, güzel görünen, hareketli her şey yerimden kaldırıyor beni. Ben kalkar kalkmaz yer yerinden oynayacak, başka boyutlar açılacak, her şey bambaşka ve şahane olacak sanıyorum; halbuki kalkınca bir şey değişmiyor, başka bir gezegene gitmiyoruz, zaman durmuyor, herkes ben ne hissediyorsam onu hissetmiyor. Herkes neyse o, ben neysem oyum. Burada yine bana "ne istediğini bilen, istediğini almaktan geri durmayan ve istemediği hiçbir şeye bulaşmayan, kendinden çok emin kız" diyorlar. Artık şaşırmıyorum. Kendi erdemlerimi biliyorum ve bu bana fazlasıyla yetiyor.
Simone salatasına şişe şişe yağ boşaltırken, ben çanta için pazarlık ederken, bir de saksıda biber satıyorlar - işte ondan almam lazımdı!
Bu sabah koşumu yaptım, yalnız hava çok sıcak olmaya başladı yine. Gökyüzü sabahın sekizinde masmaviydi, bu da serinliğe bay bay demek oluyor. Öğlen 1'de okula vardığımda inanılmaz bir sıcak başlamıştı. Simone ve Maria'yla buluşup kahve içtik, Maria gittikten sonra Simone'yle yemek yedik. Bu sefer burger aldı -ekmeksiz, yalnız köfte ve etrafında yeşillik, mozzarella, domates ve zeytinle servis edildi- ve tüm tabağın üzerine yarım şişe zeytinyağı boca etti. O zeytinyağı dökerken ben kameramı çıkardım ve dökermiş gibi yaparak bana poz vermesini istedim, zira bir fotoğraf için o tabağa daha fazla zeytinyağı dökmesi olanaksızdı. Simone ise zeytinyağını tekrar dökmeye başladı, bir poz için de kameraya bakmasını istedim ve tabağa bakmadan zeytinyağını akıtmaya devam etti! Sonra da bir güzel sildi süpürdü hepsini.
Dün gece bir saatliğine Moyo'ya gelmemden önce Ashley ile Soul Kitchen'da tanıştığımız Avustralyalı kız birileriyle buluşacağını ama buluşacağı kişileri tanımadığını söylemişti, meğer buluşacağı kişiler bizmişiz! Soul Kitchen'a döndüğümde hepsini birlikte otururken buldum. Geceye kadar oturup sohbet ettik, bir süre sonra konu bizim bilmediğimiz birtakım Amerikan dizilerine kaydı, uykum geldi ama iyi idare ettim. Sokakta dondurma yiyen o kadar çok insan vardı ki eve dönerken canım dondurma istedi. Evin yakınlarında, Ashley'in en sevdiği dondurmacıda onun en sevdiği dondurmadan tattım: mascarpone ve nutella. Muhteşem bir lezzet, tek top istedim ve dondurmacı o kadar minik bir dondurmadan para almayı reddetti!
Anna bu gece için Amerikalı gençleri partiye götüreceği "Twenty One" adlı diskoya davet etti bizi, on bir buçuk sularında gelin dedi. Türkiye'nin pek çok yerinde öyle hareketli gece hayatları yaşanıyor ki insan trafiğinden yürüyemiyor, beş dakikalık yolu yarım saatte alıyor, oturacak yer bulamıyor, sokaklara taşıyoruz; fakat buradaki gördüğüm taşkınlıklara, garipliklere ülkemde hiç rastlamıyorum. Bilhassa Amerikalı gençler ülkelerinde içki alacak yaşa gelmemiş olduklarından kapağı buraya atar atmaz alkol denizinde yüzmeye başlıyor, ardından sokaklarda naralar atmaya, sağda solda yalpalamaya, kaldırımlara yapış yupuş izler bırakmaya koyuluyorlar. Bu akşam gidilecek mekanla ilgili tıpkı tanımladığım şekilde yorumlar işittim, bana göre olmayacağını biliyorum. Onun yerine yorulduğum zaman eve dönmeyi, ondan önce akşam serinliğinde biraz gezinmeyi, yarın sabah erken kalkıp koşuya çıkmayı planlıyorum ki öğlen Maria'yla kararlaştırdığımız gibi yemek yiyip sohbet edebilelim. Yarın öğleden sonra Henrietta geliyor, akşam için Finisterrae'ye gitmeyi planlıyoruz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder