29 Temmuz 2011 Cuma

Ozon Deliğinin Altında


Yanıyorum sevgili blog. Günlerden cumartesiydi, sabah koşumu yaptım ve dönüşte havuzdaki yerimi ayırttım. Eve dönüp ahı gidip vahı kalmaya yakın ojelerimi çıkardım, yüzyıllardır ilk kez kırmızı ojelerimi sürdüm. Karnım da öyle aç değildi, bir şey yiyip içmeden havuza indim tekrar. Bu sefer yanacaktım. Bu sefer o şortun tişörtün izleri gidecekti, tenim daha güzel ve pürüzsüz görünecek, gerdanıma o şahane bronzluk pek yakışacaktı. İlk bir saat hiçbir şey sürmedim, zira bir hafta önce öğleden sonra altı faktör yağ sürünüp iki buçuk saat yattığım halde bir nebze olsun değişmemişti rengim. Bir, haydi belki bir buçuk saat sonra hafiften kızarmaya ve sıcaklamaya başladığımı hissettiğimde havuza dalıp çıktım, yağımı süründüm ve yatmaya devam ettim.

Her tarafım yansın diye bir yüz üstü, bir sırt üstü yatıyor, o sırada dergi-kitap-gazete okuyor, müzik dinliyor ve hatta şezlongda kendi kendime dans bile ediyordum. Güneşin sıcağı kemiklerime işliyordu ve inanılmaz keyifliydim. Havuzdaki çocuk seslerinden falan bile rahatsız olmuyordum. Birkaç arkadaşıma rastladım havuzda, onlar tabi arkadaşlarıyla gelmişlerdi, ben tek. Geri durmadım ama, yanlarına gittim, sohbet ettim. Arada sıcaktan bunalmayayım diye yukarıda falan da oturdum. Saat ilerledikçe eve gitmem gerektiğini söylüyordum kendi kendime, artık akşam için hazırlık yap, bir şeyler ye, kavrulacaksın sonra, diyordum; ama başıma güneş geçecekmiş ya da ıstakoz olacakmışım falan gibi bir halim de yoktu.

Dört buçuk falandı herhalde, yavaş yavaş toparlanıp kalktım yerimden. Havuzda çalışan arkadaşım karşı taraftaydı, ellerimle -nedir bunun türkçesi- thumbs up yapıp nasıl güzel yandığımı ima ettim. Çıkarken yanıma geldi, dedim nasıl ama iyi yandım değil mi -zira sahiden kırmızı olmuştum-, o da iyi yandın dedi; yan taraflarım falan biraz beyaz kalmıştı ama kırmızılık bronzluğa çevirince onun pek bir zararı olmayacağını düşündüm. Keyifli keyifli çıktım yukarı, hiçbir yanım acımıyordu öyle. 

Seneler önce Çandarlı'da bir gün, artık nasıl bir salaklığıma gelmişse, sabahtan akşama dek güneşte kalmış daha doğrusu kalıvermiştim, zira ilk gittiğimde gölgedeydim ama yattığım yeri hiç değiştirmemiştim ve tabii Dünya bu, Güneş'in etrafında dönüyor ve bu sebeple gölgelerin yeri değişiyor. Bu salaklık sonrasında eve dönüşüm yürekler acısı, trajikomik olmuştu. Kollarımı vücuduma birleştiremiyor, bacaklarımı aça aça yürüyordum. Hacmim iki katına çıkmıştı, şişmiştim. Kırmızıyla mor arası bir renktim, adeta kocaman ve zıpzıp bir topa dönüşmüştüm. O gece otobüsle Ankara'ya dönecektik, sadece annemle ikimiz birkaç günlüğüne gitmiştik yazlığa. İzmir'e vardık, o zamanlar orada olan ve çok sevdiğimiz Why Not Cafe'ye oturduk, bir sandalye daha istedik ekstra ve ben ayaklarımı o sandalyeye uzatıp acılar içinde, kıpırtısız kalakaldım. Yürüyemiyordum. Otobüs saatimiz gelince çok stratejik planlar yapmam gerekti, nasıl oturacağımı enine boyuna düşündükten sonra kendime bir pozisyon buldum ve 9 saat hiç kıpırdamadan o pozisyonda kaldım.

Birkaç gün sonra İngiltere'ye, yaz kampına gidecektim; demek oluyor ki bu olay altıncı sınıfı bitirdiğim yaz gerçekleşmiş. Gidene kadar iyileşeceğimi umuyordum, gitmeden bir gün banyoya girecektim evde, yalnızdım. Banyoya girip suyu açtıktan birazcık sonra inanılmaz bir kaşıntı geldi; ama öyle bir kaşıntı ki her yerime iğneler batıyordu ve ben hiçbir yerime dokunamıyordum! Banyodan güç bela çıkıp annemi aramıştım, onun tesellileri yeterli gelmeyince hepten sinirlenmiş ve gözyaşlarına boğulmuştum, bu sefer babamı arayıp bir de ona bağıra çağıra ağlamış ve nice sonra sakinleşmiş, atlatmıştım kaşıntıyı. Günler ve günler sonra İngiltere'de bir sabah çadırın içinde soyulmaya başladığımı fark etmiş ve mutluluktan havalara sıçramıştım, soyulmam demek artık iyileştiğim ve acılarımın sona erdiği anlamına geliyordu!

Salak ben, bu unutulmaz anıların varlığına rağmen gidip güneşte sere serpe yatmıştım işte. Eve gelip aynaya baktığımda vay be diyordum, iyi iş çıkardım. Bak hiç, ne acı ne bir şey, şimdi tabi biraz acıyacak elbet ama çok kısa sürecek, sonra bu kırmızılık bronz olacak, ay şahane bir şey olacak! Göbek deliğimin içi beyaz kalmıştı ama o da olsundu (!). Ilık duşumu aldım, bu sırada sanki biraz midem mi bulanıyordu neydi, ama canım tabi o kadar güneşin altında aç aç kalırsam olurdu bu, bir şeyler yiyince geçerdi. Geçti nitekim, fakat o da ne, acılarım biraz artıyordu sanki?

Sırf acı mı, kırmızılık da gitgide artıyordu. Burçin'le metroda buluştuk, metroda bir kadın nerede bu kadar yandığımı sordu, solaryum mu diye merak etmiş, yok artık dedim, tabii ki güneşte yandım hayatta solaryuma gitmem (sanki bu yaptığım ondan daha tehlikesizmiş gibi birtakım havalardaydım o sıra). Asmalımescit'te geçen hafta gitmiş olduğum yerin tam karşısındaki masalara oturduk, ben aynı işletme sanıyordum. Getirdikleri şarap öyle rezil rüsva bir şeydi ki içemedik, Allah Allah dedim, geçen haftaki buna hiç benzemiyordu? Bir saat sonra Sera geldi yanımıza, fındık fıstık yiyip bol bol çene çaldık, fakat içkilerimiz sudan farksızdı, yine Allah Allah dedim, geçen hafta içkiler de çok güzeldi, ne olmuş buraya? Oraya bir şey olmamış, orası başka burası başkaymış meğer. Öyle de bir garsonumuz vardı ki sağ olsun, her daim "Ne demeye geldiniz ki buraya?" tavrıyla bizlere pek güzel hizmet etti. İkinci içkinin parasını ödemedim, utanmadan yazmışlar hesaba. İçemedim ki zaten; dedim ben bunu ödemiyorum, isterseniz buyrun siz için ve görün, sudan farksız bu. Laf aramızda iyi de olmuş aslına bakarsanız, bir de sert içki içsem herhalde hastanelik falan olurmuşum (zaten hastaneliktim gerçi ama farkında değildim).


Oradan memnun olmayınca kalktık başka yere oturduk, o oturduğumuz yerde ben iyice bir tuhaf olmaya başladım, karnım cayır cayır yanıyordu ve kremimi evde bırakmıştım. Kızlardan izin istedim, taksiye atlayıp eve döndüm ve her tarafımı kreme buladım. Yetmiyor! Beş tüp sıksam üzerime, beşini de emecek derim. Bir yandan da acayip bir üşüme gelmesin mi! Resmen hastalandım. Çok tatlı bir hastalık hissiydi ama. Ben, bu gece biraz canım acıyacak, yarın sabaha geçecek, diye düşünerek uykuya daldım. Gece arada bir kalkıp acılar içinde kremlendim, ama biliyordum ki fazla uzun sürmeyecekti bu durum.

Ertesi sabah üzerime saçma sapan bir gecelik geçirip devamlı kremlendim. Öyle pek oturup kalkamıyordum. Acım azalacağına artıyordu sanki, bu nasıl işti anlayamadım. Midem bulanıyor, başım ağrıyordu. Yerimden kalktığım zaman gözlerim de kararır gibi oluyordu. Canım besbelli güneş geçmişti başıma. Şemsiye yoktu ki havuz başında, kafam gölgede kalsın! Neyse neyse, bir şeyler yiyince falan geçerdi. Kesinlikle güneşe çıkamazdım artık, evin içinde gezinirken bacağım güneş alan bir bölgeye denk geldi mi kavruluyordum. Bol bol krem sürdüm. Akşam bizim labın meyhane organizasyonu vardı Arnavutköy'de, günlerden pazar olduğu için eczaneler kapalıydı ve benim zaten eczanelik bir durumum yoktu canım, ben bitmeye yüz tutmuş kozmetik güneş sonrası kremimin aynısından bir tane daha almalıydım. Giyinip (vay be, giyinebilmek de bir devletti) Akmerkez'e gittim, fakat canım sahiden çok acıyordu. Parfümeride kendi kremimden sordum, yok. Dedim başka ne önerebilirsiniz, efendim ay size şunu önerelim, bakın bu bronzluğunuzu uzun süre korumanıza yardımcı... Yanıyorum dedim, ne bronzluğu, yanıyorum! Bunun üzerine kendim bakıp başka bir markanın güneşte çok kaldıktan sonra sürün, ferahlayın, acınız dinsin hem de bronz kalın jelinden aldım. Yürüye yürüye Arnavutköy'e indim. Arabayla sayısız kere çıktığım yokuştan yürüyerek inerken kim bilir kaç defa bu yokuş o yokuş mu yoksa yanlış bir yolda mıyım diye sordum kendime, zira öyle çok ayrıntı, öyle değişik evler ve sahneler vardı ki direksiyonun başında yola kitlenmişken tek bir tanesinin bile ayırdına varamamışım.

Yemeğimiz çok güzel, çok keyifliydi, sohbetlerimiz dolu doluydu. Oturduğum deri sandalyeye yapışmıştım, bu nedenle daha sonra yanımdaki hırkaya oturdum. Arada bir tuvalete gidip bitmek üzere olan kremimden süründüm. Vücudumdaki acı beynimi öyle bir uyarıyordu ki üç duble rakı içmeme rağmen cin gibiydim. Gecemiz bitip eve döndüğümde yeni aldığım kremi süreyim dedim; acılarım artık felaket olmuştu, hele karnım, gövdem öyle tuhaf bir renkti ki aynaya bakmaktan çekiniyordum. Gözlerime yansıyan görüntü beni resmen korkutuyordu! Bir de bu yeni ve rezil krem, artık içinde parfüm mü vardı alkol mü vardı bilemiyorum, cayır cayır yaktı karnımı. Bir daha elimi ona sürmeyip bitmeye yüz tutmuş kremimi azar azar kullanmaya devam ettim.

Ertesi sabah Cerrahpaşa'da birtakım hormon testleri yaptırmam gerekiyordu, arabayla gittim. Hastaneyi bulana kadar canım çıktı, zaten zor duruyorum yerimde. Neyse hastaneyi buldum çok şükür, girişte butona basıp bilet alacağım ki bariyer açılacak. Arabayı düzgün yanaştıramamışım. Bir yandan ciyak ciyak bağırıyorum "AaAaAAaaaaA!" diye, bir yandan butona uzanmaya çalışıyorum! Ağlamama ramak kala bileti alıp girdim içeri, beş yüz saat park yeri aradım ve sonunda buldum. Kan ter içinde kalmıştım arabayı park edene kadar, bu arada doktorla randevuma da gecikmiştim. Doktorun numarası bende kayıtlı değildi, annemi aradım ki doktoru arasın geldiğimi söylesin; annem de telefonda bana "Aa, sen daha gitmedin mi?" falan gibi sorular sormaya başlayınca sesimi yükselttim, sonra fark ettim ki sesimi de yükseltemiyorum çünkü bağırır gibi olunca karnım kasılıyor ve acıdan duramıyorum!

Doktorun ofisini buldum biraz arandıktan sonra, içerde bir kadınla adam vardı. Doktor çıktı, dediler, bir hastam vardı gelmedi, dedi, belki o da dışarda sizi arıyordur, dediler. Dedim bu doktora ilk kez geliyorum ben, tanışmıyoruz; koridorlarda fellik fellik beni mi arayacak? Şu koridora bakın, bir de şuraya bakın falan dediler, gittim baktım, fotoğrafından tanıdım doktoru. "Altan Bey'i mi arıyorsunuz?" dedi bana, ben de "Hayır, ben Tarık Bey'i arıyorum!" dedim, "Eyvah, o benim!" dedi. Garip bir deneyimdi bu devlet hastanesinde muayene, doktor epey meşguldü ve bana birkaç soru sorup not aldıktan sonra gidiyor, beni boş bulduğu bir odada oturur vaziyette bırakıyor, sonra geri gelip kaldığı yerden devam ediyordu; fakat hemşire hanım inanılmaz ilgili ve tatlıydı, keza doktor bey de bir o kadar beyefendi ve ilgiliydi. Testler yapıldı, kanlar verildi, orada yapılamayan başka testler için dışarıda bir laboratuvarda ikinci kez kan verdim ve Nişantaşı'na başka bir randevuya geçtim. 


Hastanede Rizeli bir hanımla sohbet ettim, bana "Cuneş senu zehirlemuş!" dedi. Evet yahu, evet! Harika bir tabir gerçekten, güneş beni zehirledi!

Eve dönmeden önce, bu kez daha bilinçli bir hasta olarak eczaneye uğradım ve ben yandım dedim, ben cayııır cayııır yandım ve yanık tedavisi olmam lazım. Silverdin, Anestol ve Bepanthol verdiler bana, iyi güzel, sonra kadınlardan biri durdu durdu, "Aa banyo yağı! Banyo yağından da mutlaka almalısınız! Çünkü bu sabun gibi kuruluk yapmaz, banyo yağı çok önemli, banyo yağı olmadan olmaz!" falan gibi inanılmaz bir pazarlama tekniğiyle bana "banyo yağı" satmak istedi. Bu bir anda icat olan banyo yağının aslında hiçbir işe yaramayacağını ve çok gereksiz bir şey olduğunu hissediyordum, fakat o kadar acılar içinde ve öylesine çaresizdim ki onu da almak durumunda kaldım.

O geceden itibaren Silverdin-Anestol-Bepanthol üçlüsüyle yaşamaya başladım. Salı günü okula geldim, fakat midem sürekli bulandığından ve tansiyonum düştüğünden koltuğa serilip kaldım. Burak Hoca ikide bir eve gidip dinlenmemi söylüyordu, zaten Pazar akşamı "Sen bu hafta okula gelmezsen hiç sorun olmaz, evde kal bence!" demişti de ben işin ciddiyetine henüz varamadığımdan "Yok canım, olur mu hiç öyle şey, yarına geçer bu." diye savuşturmuştum. Eve gidip dinlenmek istemiyordum oysa, çünkü aynı koltukta aynı televizyona bakarak bir başıma saatler boyu oturmak istemiyordum, daha acı veriyordu sanki o durum. Labda hiç değilse arkadaşlarım vardı, hele Sahra'yla bol bol konuştuk, meğer o da yanmış bir hafta on gün önce ve onun da karnı kıpkırmızıymış, yeni soyulmaya başlamış!

O gece bir ara uyandım ve birileri beni hastaneye götürsün, diye düşündüm; çünkü dayanılmaz bir acım, bakılamayacak bir rengim vardı. İki gecedir hiçbir şekilde uyku uyuyamıyordum, çünkü doğru uyku pozisyonumu alamıyordum ve tenim çekiliyordu, kaskatı kalıyordum. Kremlerden her tarafım yapış yapıştı, yıkanmaktan da korkuyordum yıllar önceki o banyo kaşıntısı yüzünden. Cesaretimi toplayıp yıkandım yatmadan önce, kaşınmadım çok şükür; ama liflenemedikten sonra insan temiz hissetmiyor ki kendini! Bütün giysilerim hep pis pis krem oldu.

Çarşamba sabahı annemle babam geldiler, o korkunç gecenin ardından sabaha acım şaşılacak derecede azalmıştı, buna pek sevindim. Karnımın halini gören annem çok tırstı. Babamı Bebek'te toplantıya bıraktım arabayla, dönerken evin alışverişini yaptım, bu sırada annem toz pislik içindeki evimi paklamaya koyulmuştu çok şükür. Kahvaltımı yaptım, sonra artık tansiyon düşmesi midir nedir, koltuğa çakıldım kaldım. Yerimden kımıldayamıyordum. Bütün çarşambam koltukta geçti, akşama doğru kendime geldim de annemle ikimiz yemeğe çıktık. Babam toplantıdan sonra uçakla döndü. Kırıntı'da benim en en en en sevdiğim "Buharda Sebze Buketi" artık yok! Daha korkunç bir haber alamazdım! Neyse bu aralar iştahım daha bir normal, yemeğin yanında da bir kadeh blush aldım, moda oldu ya şekerim artık içeceğiz. İyi ki de moda oldu ama, nefis bir şey.

Dün tahlil sonuçlarını göstermek için yine Cerrahpaşa'daydım, bu sefer butona iyice yanaştım hem zaten eskisi kadar canım da yanmıyordu neyse ki. Pazartesi arabamı koyduğum yerde yine boşluk vardı, zırt diye park ettim arabayı, Doktor Bey de odasındaydı (tamam, yan odadaydı ama olsun). Bütün tahlillerim normal çıkmış, dolayısıyla bendeki anormalliğin nedeni "stres" olabilirmiş. Bir test daha yapılacak, onun sonucu haftaya çıkacak. Stres, hayatım stres Tanrı'm!...

Hastaneden çıkıp annemle Kanyon'a gittik, bir şeyler yedik, sohbet ettik, bu arada ben bir de baktım ki su toplamışım. Her tarafım benek benek, büzüş büzüş su kesecikleriyle bezenmiş! Öyle garip ve komik bir görüntü ki anlatamam. Akşam eve geldiğimizde yeni bir faza geçtim, soyuluyordum! Fakat öyle bir soyulma ki, resmen deri değiştiriyordum! Soydukça soyuluyor ve soydukça soyuluyordum! Soymamam gerekiyordu, biliyordum; soyduğum yerlerin altından sular çıkıyordu, ama nasıl diyeyim kaldırdıkça çadıra benziyordu derim, çarşaf çarşaf soyuluyordum ve mümkün değil tutamıyordum kendimi. Bir yandan da kaşıntı geliyordu arada bir, sırf yanan yerlerim değil kafam, sırtım, kollarım, burnum falan her bir yerim kaşınıp duruyordu. 

Bir de baktım ki, dikkat ettiyseniz sürekli bir de bakıyor ve çok değişik şeylerle karşılaşıyorum habire, soyduğum yerler böyle kupkuru, kabuk gibi kalakalmış. Ah, dedim, soymayacaktım bak, çöle döndüm. Yara mı olacak buralar diye endişelenmekten de alamadım kendimi. Yatmadan önce, nemlenmesi lazım buraların, dedim; fakat açık yara gibi olduğundan Silverdin'i pas geçip yalnız Anestol -kaşıntıyı alsın ve sakinleştirsin diye- ve Bepanthol -nemlendirsin diye- sürdüm. O da ne?! Yıllar önce o banyoda gelen kaşıntı! İşte her yanıma iğneler batıyor, dokunamıyorum ve çatlayacağım! Offf, ooooofffff diye evin içinde bir aşağı bir yukarı dolanmaya başladım, annem uyandı ne oluyor diye, neden sonra sakinleşebildim ve gidip salonda kitabımı okumaya başladım. 


O kadar çok, o kadar çok kaşındım ki kaşıyabildiğim yerlerimi kaşımaktan ellerimdeki ojeler aşındı. Sürekli kaşındım, deliler gibi kaşındım ve kaşıyamadığım yerleri de kaşırmış gibi bir şeyler yaparak sakinleştirmeye çalıştım. Sabah altı buçuğa kadar kaşındım ve kaşıntı altı buçukta biraz yatışır gibi oldu, ben de dokuza kadar uyuyabildim! Bütün gece, koskoca bir gece kaşındım, inanabiliyor musunuz! Sabaha doğru kesinlikle polikliniğe gitme kararı almıştım, artık iğne mi yaparlar, ilaç mı sürerler, ne yaparlarsa yapsınlar fakat bir şey yapsınlar bana, diyordum ve annemin uyanmasını bekliyordum kendi kendime. 

Şimdi daha iyiyim, hiçbir şey sürmüyorum çünkü bu aşamada ne sürebileceğimi bilmiyorum. Dün gece Anestol-Bepanthol sürdükten sonra aldığım renk öyle rezil, öyle cart kırmızı, öyle hasta bir yanık renkti ki korkudan da fenalık geçirdim. Şimdi okuldayım, kaşınıyorum, ama kaşıyamıyorum. Belki bir ara ezcaneye gider ne yapabileceğimi sorarım ama sanırım bu iyileşme fazında vücudu kendi haline bırakmak en iyisi?

Sonra sonra hatırlıyorum havuzdan dönerken nasıl thumbs up yaptığımı, aynada kendime bakıp, vay be, iyi iş çıkardım, diyişimi, saçma sapan bronzluk hayallerimi... Sanırsın hiçbir şeyden haberi olmayan, güneşin yakıcılığını hiç bilmeyen, eğitimsiz, cahil, öylesine bir insanım! İlk yanık günlerimde bile ne yapsam da soyulmasam, soyulmasam ki şu çektiğim acıya değse bari bronz olsamın derdine düşmüştüm! Şimdi ne bronzluk var ne bir şey; karnım ve gövdem kıpkırmızı yara, geri kalan yerlerde de öyle fark edilir bir renk değişimi yok! Çünkü ben bronzlaşmadım, kavruldum!

Bir de utanmadan havuz başında güneşlenirken yanımda oturan kızdan fotoğrafımı çekmesini rica etmiştim, muhteşem keyifli günümden bir anı olsun diye. Şimdi fotoğrafıma bakıp "Ben közlenirken..." diyorum.

Bundan sonra havuza girerken duş aldırmanın ve ısrarla bone taktırmanın yanı sıra, "Otuz faktörün aşağısı kurtarmıyor!" diyerek benim gibi aklı beş karış havada, sözde akıllıları kapıdan çevirsinler lütfen!

2 yorum:

Beau dedi ki...

Okurken ben bile acı çektim. Çok geçmiş olsun.

pın dedi ki...

Çok teşekkür ederim, ne de uzun yazmışım okuyabilmenize de sevindim :) Geçti ama neyse ki, biraz pul pul dökülmenin haricinde pek bir şeyim kalmadı sayılır. Ben ettim siz etmeyin sakın!