31 Temmuz 2011 Pazar

Civciv


"Karnımız çöle dönmesin" kampanyası devam ediyor. Geceleri Galatasaray holiganı gibi geziyorum, karnım sarı kırmızı. Cuma günü ezcaneye gittim, şöyle ufak bir parçamı gösterdim eczacıya ve beni hemen polikliniğe yolladılar. Doktorcuğum sağ olsun bana bir ilaç reçetesi verdi, bunu on beş gün sabah akşam sür, on beş gün sonra da kontrole gel, hiç iz miz kalmaz merak etme dedi. Ezcanede ilacı yaptırdım; civciv sarısı, pek sevimli bir şey. Akşam ilacı bir sürdüm ki bütün üstüm başım sapsarı kesildi. Ne giyeceğimi şaşırdım, bir süre hiçbir şey giymedim zaten, ondan sonra da bulabildiğim en feda edilesi ve kapalı tişörtü geçirdim üzerime. Tişörtün içi sapsarı oldu tabii, dedim ben bu kremi sabahları hayatta süremem. Bir yere oturamadım, koltuğun üzerine çarşaflar falan serdim. Hastane kremi gibi bir şey yani bu, orada sürecekler ve üzerine de o koca gömleklerden geçirecekler, oradaki yatak falan batabilir mühim değil tabi; ama burda, evde, gün içinde nasıl süreyim ben onu? Yunan tanrıçaları gibi örtüler sarınıp gezmem lazım on beş gün, mümkün değil.

Yalnız deri acayip çabuk iyileşiyor nazar değmesin. Artık hiç acım kalmadı, ayrıca gördüğüm kadarıyla ön tarafım da baya bir bronzlaşmış yani. Şimdi tabi tam anlaşılmıyor ama iyileştikten sonra daha bir anlaşılacak. Anlaşılınca ne olacaksa sanki işte. 

Dün ne yaptım biliyor musunuz, siyah yüksek belli eteğimi ve narçiçeği rengi tişörtümü giydim. Altına da taa geçen sene bayıla bayıla aldığım narçiçeği apartman topuklu açık ayakkabılarımı giydim ve öyle çıktım dışarı. Fark ettim ki uzun bir zaman kendimi hep böyle giysilerden uzak tutmuş, dikkat çekmekten korkar gibi saklamışım kendimi hep. Nasıl diyeyim, fazla göze batmaktan, fark edilmekten, bakılmaktan hep çekinmişim; çünkü her bakışta yadırgandığımı hissetmekten ürkmüşüm. Hep alçak gönüllü, az biraz sıradan olmak için epey gayret sarf etmişim. Topuklularımı, elbiselerimi terk etmişim, bir yanımla hep küçük bir kız olarak kalmaya çalışmışım. Kadın olmanın vaktinin gelmediğini düşünmüşüm, göze çarpan bir kadın olmamak için elimde peluş ayıcıklarla gezebilirmişim belki.

Evin kızı olmaktan çıkıp bu hayatta bir birey, kendi başına bir insan olduğunu fark etmek enteresan bir şey. Garip, günlerden bir gün, sanki durup dururken dank etti kafama. Ailenin küçük kızı, yönlendirilmesi ve korunması, tavsiyeler verilmesi gereken biri değil; kendi hayatına yön vermesi icap eden, başarıları da hataları da kendine ait, kimseye verecek hesabı bulunmayan, davranışlarının sorumluluğunu yalnız kendi omuzlarında taşıyan biri olduğumu fark ettim. Acayip bir şey bu; yepyeni bir kimlikle doğmak, bambaşka bir sayfa açmak gibi. Bu farkındalık beni rahatlattı, özgürleştirdi. 



Geçen akşam annemle kendime risotto pişirdim! İlk kez risotto pişiriyorum, risottoyu delicesine sevmeme rağmen hiç pişirmemiştim; çünkü o kadar çok seviyordum ki risotto pişirmek için en doğru zamanın gelmesini bekliyordum hep. Öyle bir zaman olmalıydı ki görüntümden memnun olmalıydım, sporumu yapmış olmalıydım, açlığımı ayarlamalıydım, şunu yapmalıydım bunu yapmalıydım, hepsi hepsi bir tabak risottonun keyfine varabilmek için. Bu kadar düşününce hiçbir şeyin keyfi kalmadığı gibi risottonun da kalmıyordu herhalde. Böylece tüm düşünceleri bir kenara bıraktım, kendimi istediğim şeyi yiyebilecek kadar iyi hissediyordum yeniden ve bütün malzemeleri toparlayıp uzun uzun pişirdim. Enfes, şahane bir şey oldu. Yanına da pembe şarabımdan bir kadeh koydum. Şarap içtiğim gün meyve yememe olayıma da boş verdim üstelik, yalnız elmalarımı değil annemin aldırdığı kirazlardan ve kayısılardan da yedim. Bir de baktım ki şişmanlayıp patlamamışım.

Hayatımdaki stres faktörünü azaltmaya çalışıyorum. Zaten hayatımda hiçbir stres yok, aslında bakarsanız her şey son derece tıkırında. Bütün stres beynimde, düşüncelerimde. Kendimi içten içe kemiriyor, yiyip bitiriyorum. Bunu yaptığımı her fark edişimde kendimi frenlemeye çalışıyorum. Duygularımı analiz etmeye çalışıyorum, analizin de fazlası zarar ama belki bu aralar bunu yapmam gerekiyor. O fazlası zarar olan analizi bir kenara bırakıp yaşamaya devam ettiğim, tüm ödevlerimi yerine getirdiğim ve gayet iyi olduğumu düşündüğüm zamanlar da oldu; ama sonrasında o hissizlik büyüdü, büyüdü ve bomba gibi düştü gündelik yaşantımın orta yerine. Madem öyle, ben de bu gecikmiş düşüncelerimi şimdi evirip çeviriyor, düzenleyip hale yola koymaya çalışıyorum.

Dün Harry Potter'ı izledim. İlk 3D film deneyimim buydu ve 3D reklamlar acayip hoşuma gitti. Bir Harry Potter fanı olmadığım, kitapların hiçbirini okumadığım halde ilk iki filmi kendi kendime evde izlemiş ve epey sevmiştim, ama o kadar yıllar geçmiş ki üzerinden. Zaten ilk iki filmde küçücüklerdi ve habire büyü falan yapıyorlardı, şimdiki gibi öyle kavga dövüş yoktu hiç! Serinin diğer filmlerini hayal meyal hatırlıyorum, sondan bir önceki filmi izleyeli iki sene olmuştu. Geçenlerde bu son filmin birinci bölümünü izledim evde, ikincisini izleyebileyim diye. Anlayamadığım daha doğrusu hatırlayamadığım birtakım şeyler vardı tabi, ama dün son bölümü izlerken kendimi resmen Harry Potter'ın dünyasıyla büyümüş biri gibi hissettim. Snape kötü biri olamaz, diyordum hep kendi kendime ve onun yıllarca ne kahramanlıklar yaptığı bir bir ortaya çıkınca çok duygulandım, heyecanlandım, içim kıpır kıpır oldu. Malfoy'un neler yaptığını tam anlamadım ama o da kötü değil gibi geldi bana, pek severdim o çocukcağızı da zaten, ona da ayrı sevindim. Sürekli duygulanıp içten içten gülümserken buldum kendimi. Nasıl diyeyim böyle bir gaza geldim, bir heyecan doldum - çok uzun zamandır hissetmediğim şeyler bunlar ve bir film bunu bana yaşatmayı başardı. Yıllar vardır bir filmden çıktıktan sonra gerçek dünyaya dönmenin garipliğini duyumsadığım, filmin atmosferinden bir anda kurtulamadığım. Filmleri izlerken bile tilkilerimden kurtulamıyordum demek, bu sefer ise eskilerdeki gibi yaşadım bir filmi ve yaşadığımı hissettim.

Hiç yorum yok: