31 Temmuz 2011 Pazar

Platonik Aşklarım


Ne zaman dışarda hafif bir esinti olduğunu anlasam, yaprakların kıpırdadığını ve bulutların güneşi engellemediğini görsem kendimi dışarı atmak istiyorum. Dışarda yapmak istediğim bir şey, gitmek istediğim bir yer yoksa, evimde, kendi halimde de iyiysem çelişkiye düşüyorum, oysa çelişki pek tatlı bir şey değil. Tam karşımda kocaman bir ağaç var, ne kadar uzun ve ulu olduğunu belki ilk kez böylesine, şu an fark ediyorum. Nedir beni kendisine çağıran bu şey? Ağacın yaprakları beni çağırıyor, ama bana ne vaat ediyor? Buradan bakınca öyle çekici, öyle dayanılmaz duruyor ki yanına gitmediğim her an kaybediyorum. Yanına gittiğimde ise o büyülü çağrısından eser kalmıyor; rüzgarın sesi, havanın kokusu yok. Her dalında ayrı bir enerjiyle karşımda dans eden şu ağaç, cezbedip ümitlere boğduktan sonra ortada bırakacak beni. 

Yapacak bir işim, gidecek bir yerim, konuşacak kimsem, mutluluğumu paylaşıp gözyaşlarımı silecek bir sevgilim olmadan da mutlu olmak istiyorum. Yalnızlığı bu kadar seviyorken bir başkasına ihtiyaç duyabileceğim fikri çok lüzumsuz, bir o kadar da olanaksız geliyor. Kendi kendine yetebilmek nereye kadar mümkün? Dün kendimle ilgili bir şey hatırladım: kendimi tanımlarken sevdikleriyle yaşayan, hayatını sevdikleriyle anlamlandıran ve hayatın anlamını sevmekle bağdaştıran biri olduğumu söylemiştim zamanında, kendi kendime. Sevmeyi çok sevdiğimi söylemiştim. Sevmiyorum şimdi, sevemiyorum ya da bazen çok seviyor ama o kadar sevilmediğimi görüp geri çekiliyorum. Beni o kadar sevmediğini görüp kendimi geri çektiğim şeyler insanlar değil fakat, bir önceki cümleden öyle bir anlam çıkıyor sanki; ama hayır, insanlardan söz etmiyorum. İnsanlarla aramdaki sevgiyi irdelemiyorum, o bir şekilde olması gerektiği gibi gelişiyor zaten; ben eşyadan, cansız varlıklardan, duygulardan söz ediyorum. Bazen hüzün beni yeteri kadar sevmiyor, heyecan beni kandırıyor. Bir tabak yemek hemen bitip kayboluyor, o zaman o da beni benim onu sevdiğim kadar sevmiyor. Mutluluktan söz etmeyeceğim, çünkü bir şeyler beni yeteri kadar sevdiğinde onun adı mutluluk oluyor; mutluluğun beni sevmesi ya da sevmemesi gibi bir şey yok. Kelimeleri çok seviyorum ama hava onları benim kadar sevmiyor, dağıtıp her yere saçıyor hepsini, içiyor. Ben gözyaşlarını ne çok sevsem de boğazımdaki uyuşukluk kadar sevemiyorum, o hepsini kendine saklıyor ve dışarı bırakmıyor. 

Bazen öyle anlar geliyor ki sevmeye üşeniyorum artık. Sevecek enerjim kalmıyor, bir kere de onlar beni sevsin istiyorum. Kırmızı koltuğum beni öyle sevsin, bana öyle bir sarılsın ki üzerinde kitap okurken derin bir uykuya dalayım. Uyurken terlesem bile bağrına bassın beni koltuğum, uyandığımda gülümseyeyim. Yastıklarım beni öyle çok sevsinler ki hepsiyle yumak olayım akşamları. Perdelerim çok sevsin beni, oyunlu oyunlu geçirsinler ışığı aralarından, kapandıklarında ayrı, açıldıklarında ayrı aydınlansın içerisi. Hiç tasalanmadan sevelim birbirimizi, yatma saati geldiğinde yeteri kadar sevmiş ve sevilmiş olalım, birbirimize göz kırpıp öyle bitirelim günü. Birbirimizi unutmadan, birbirimizin peşinde koşmadan, ve böylece peşinde koşmaktan bıkıp yorulmadan, yorgunluktan görmeyi bırakıp onun yerine bakıp geçmeden, bakıp geçiyorum diye üzülmeden yaşasak birbirimizi.

Ne olurdu biraz daha sevseydi şu ağaç beni, yanına çağıracağına müthiş bir huzurla durduğu yerden selamlasaydı! Karşılıklı gülüşseydik, o kıpırdanırken ben çayımı içseydim ve aramızdaki metrelerin önemi yitip gitseydi. O burada yazı yazıyormuş, ben esintide uçuşuyormuşum gibi hissetseydik. 


Hiç yorum yok: