27 Ekim 2010 Çarşamba

Külkedisi, Kocası ve Çocukları: Bir Kariyer Hikayesi


Bu akşam bir şeyler yazmadan uyumak istemedi canım. Yorgunluktan aklım odamın değişik yerlerine sündüğü için çok güzel hafta sonumu herhalde bu hafta sonu anlatabileceğim. Böyle kayıp gitmeler de hiç iyi olmuyor, sonra benim için o zaman anlamı olan bir şey, o zamanki anlamını bu zamanda yitiriveriyor ve elimde yalnız görsel bir anı torbası kalıyor. Garip bir şekilde, geçen döneme kıyasla daha yoğun ve daha azimli olduğumdan, kalemime sarılmayı adetten çıkarmış gibiyim. Salı ve çarşamba günlerimin tam ortalık yerinde birer saat dersim olması nedeniyle günlerimi tuhaf şekilde planlar oldum. Öğlen birde başlayacak derslerden önce işe yarar bir şeyler yapmaya çalışıyorum, yapınca pek mutlu oluyorum, ama yine de o kesinti olmasa daha iyi olacak sanki her şey. Çarşamba ve salı böyleyken, pazartesi ve perşembe günleri de yalnız ikişer saat dersim var. Henüz hangi projeyi seçeceğime hala karar veremedim. Bugün bir saatçik dersimin ardından spora gittim, ardından koşa koşa okula dönüp Murat Hoca'ya bir saat sohbet ettim. Hangi projeyi seçsem, hangisi bana kısa vadede daha iyi gelir, hangisi uzun vadede daha iyi gelebilir, düşündük taşındık ama yine işin içinden tam olarak çıkabilmiş değiliz. Yaa, bu işler öyle kolay olmuyor işte. Bir proje seç gitsin demeyle bitmiyor maalesef. Bugün gördüm ki ah, hangi projeyi seçsem acaba, diye dakikalarca ve saatlerce ve günlerce kafa yormam boşuna, gereksiz ya da saplantılı bir hareket değilmiş. Az daha düşünüp taşınacağım bakalım, daha okumam gereken iki makalem ve hocalara soracak bol bol sorum var. Mesela hangi projede ne kadar sıkışacağımı bilmem lazım, öyle her hafta arkamdan atlı koşturur gibi iş beklenecek mi yoksa daha sakin, daha huzurlu bir tempoda mı ilerleyeceğiz? Duvarlar üstüme üstüme gelecek mi yoksa her şeyi tatlı tatlı mı halledeceğiz? Bu aralar hiçbir duvarın öyle fazlaca üstüme gelebileceğine inanmıyorum. Yine de insan bir şey seçmeye görsün, her olasılığı düşünmeden edemiyor işte.

O kadar iyimser oldum ki hayatıma biraz kötümserlik katmam gerekti. İyimser mesai saatleri dediğimiz 09:00-17:00 arasında öğrencinin bulabileceği fakat çalışanın bulamayacağı boşluklarımı iş haricinde değerlendirdiğim zaman bırakılması zor alışkanlıklara tutunmakta olduğumu hissedip çekiniyorum. Örneğin bugün 14:00-17:00 arası spor salonuna gitmiş olmak; iş hayatına atılmış bir kimsenin hafta içinde asla gerçekleştiremeyeceği bir hareket. Ben de diyorum ki öyle ya da böyle, bir zaman mesai saatlerinde böyle şeyler yapamayacaksam hayatımı buna göre düzenlemeye başlamalıyım artık. Tamamen deli saçması bir düşünce. Şurada elimdeki koşulların tadını doyasıya çıkaracağıma hemen rahatımı bozmaya uğraşıyorum. Bitmedi, dahası da var tabi. Örneğin, diyorum, şimdi sabah kalkıp kahvaltımı yapıyorum doyasıya, bir yandan internette geziniyorum. Sonra okula gidiyorum, spor yapıyorum, ders çalışıyorum; gün içinde salata, süt falan tüketip akşam yemeklerimi 21:30-22:00 civarı yiyorum. Haftada bir gün yemek pişiriyorum ve o yemek zaten bütün hafta yetiyor bana. Halbuki, diyorum, ilerde despot bir kocam ve evin içinde sürekli ilgi, sevgi, aş bekleyen, insana yegâne gurur ve mutluluğu doğru düzgün büyütülmeleriyle kazandıracak çocuklarım olduğunda öyle akşam işten çıktım spora gideyim, bugün yemeğimizi gece on birde yiyelim falan nerdee! Her sabah erken kalkılacak, kendin bir şeyler yiyemeden çocuklara yedirilecek, kendin giyemeden onlar giydirilecek, bir yandan koca da bir şeyler bekler illaki, koşa koşa işe git, dön eve çocukları karşıla, onlar aç, adam da aç, sofranın başında beklerler şimdi, benim kadar da yemez ki bunlar ben bir kaşık yiyorsam rahat beş kaşık yerler kişi başı, bana bir hafta yeten o dört kişilik yemeği yiyorsa her akşam pişir, pişir, pişir, sonra bulaşıktı falan derken hop ertesi gün olacak. Her hafta çamaşır yıkanacak, bunun asması var, ütülemesi var, bir odayı değil koca evi temizlemesi var, çocuklar da her tarafı dağıtacak. Aman Tanrı'm! Saksı çiçekleri alayım da bitsin bu iş yahu!


Zamanı gelince hormonların işi çözecek olması Murat Hoca'nın teorisi. Evlilik ve kariyer bir yana, çocuklardan spora vakit kalmayacağında hemfikiriz, buna çözüm önerim ise eve rahatlıkla bir koşu bandı ve bir cross trainer alabilecek kadar para kazanacağım bir iş. Evet, spor odamı dayayıp döşeyebilecek bir iş istiyorum. Geriye yalnızca sevebileceğim bir adam ve çocuklar bulmak kalıyor, daha doğrusu onlar herhalde bir gün gelip beni bulacak. Yirmi iki yaşında, topu hayatımı altüst edecek canavarlardan ibaret zira.

Ben iyisi mi hem bekâr hem de öğrenci olduğum şu muhteşem günlerin tadını çıkarmaya odaklanayım. Hakikaten, böyle saçma sapan senaryolar üzerine düşündüğüme göre hayatım cidden baya iyi gidiyor, hatta resmen altın çağımı falan yaşıyor olabilirim!


Bir maruzatım daha olacak, şimdi her gün en fazla iki saat dersim olduğundan ve kalan zamanı işim olmadığı sürece okulda değerlendirmeyi eskisi gibi gerekli ve keyifli bulmadığımdan, hafta içi arta kalan zamanı genellikle evde, sporda ya da alışverişte değerlendiriyor oluyorum. Evi geçtik, spora gidilecek veya dışarılarda taban tepilecek günlerde topuklu ayakkabı giymek istemiyorum. Topuklu ayakkabı şöyle dursun, yahu şimdi zaten bir saat okula gidip geleceğim, diye düşündüğüm günler ardışık oluyor zaman zaman ve diyorum ki ah şu yeni aldığım kolyeyi taksam mı, ama yok bugün rahat olmak istiyorum (sanki o kolye rahatsızmış gibi) - ve daha spor bir şeyler giyiyor, takıyor, çıkıyorum. Daha bir "şık" kıyafetlerim, kolyelerim, ayakkabılarım, çizmelerim dolapta "Beni seç! Beni seç!" diye bekliyorlar. Geçen hafta ödev teslimi falan derken hakkını veremedim giysilerimin. Dün, bugün ve yarın, bakınız üç koca gün, kendime saygımı maksimum yapıyorum ve şallarımı, bolerolarımı, şortlarımı sakınmadan giyiyorum. Oh be. 

Hiç yorum yok: