11 Ekim 2010 Pazartesi

Çok okudu, çok gezdi.


Evet blog, ne zamandır kafayı anlamlara, ifadeye falan takmıştım ya, bugün içimden geldiği gibi, kalıpsız yazacağım ki aklımdakilerin hepsi dökülsün çıksın, ben de bundan böyle günün bana getirdiklerini rahat rahat yazabileyim. 

Sanatsal doygunluğa ulaşma maceram geçen hafta sonu Japonya Medya Sanatları Festivali'ne bitişinden bir gün önce gidebilmemle başladı. Ne iyi etmişim de gitmişim. Bir alet yapmışlar; en yukarda minik toplar var, bunlar sırayla kayıp yan yana dört delikten ileri atılıyorlar ve merdiven gibi sıralanmış platformlara çarparak aşağı iniyorlar. Topların fırlama zamanları ve tonlamayı değiştiren başka fiziksel hesaplar sayesinde ortaya bir şarkı çıkıyor. Demir kule miydi neydi, öyle ismi olan başka bir şey vardı ki onun da fotoğrafını koyuyorum, her ne kadar anlaşılamayacak olsa da anlatmaya çalışacağım. Akışkan manyetiğine ilişkin bir şey yapmışlar burada. Siyah sıvı döne döne demir kuleye tırmanıyor ve diken diken, acayip bir şey oluveriyor; insan bakarken resmen dalıyor, kitleniyor, suratına çocuksu ve şaşkın bir ifade oturuyor, fanusun başından ayrılamıyor. Biraz ilerde şöyle bir şey yapmışlar: masanın üzerindeki algılayıcıya bir şey koyuyorsunuz, tercihen düz bir şey. Koyduğunuz şeyin rengi algılanıyor ve o renkte bir sürü resim projektörle duvara yansıtılıyor. Ben elimi koydum, ve evet, kiremit renginde ne varsa bir bir açıldı. Çok eğlenceli bir amca-teyze çifti vardı, amca olayı doğru kavramış olmasına rağmen çıkan resimlerde anlam arayışına girdi. Baktı ben elimi koydum, o da koydu elini, sonra neyse halim çıktı falım diye düşünmüş olacak, işi karakter analizine vardırdı. Issey Miyake'nin "a-poc inside" için hazırladığı videoyu aratıp mutlaka izleyin.




Alt katta Ikuo Hirayama'nın "Türkiye, Batı'yla Doğu Arasında Bir Kültür Kavşağı" sergisinde kağıt üzerine mineral pigmentlerle yapılmış tablolar gördüm. Simli kabartmalar gibi, kullanılan malzemenin etkisiyle renkler resimlere boyut katmış, resmen canlandırmış onları. Bazılarında da yalnız suluboya ve mürekkep kullanmış. Bu sergilerde pigmentler olsun, keskin Japon çizgileri ve eğlenceli icatları olsun görüp öğrendiğim yenilikler yalnızca görsel değildi; Japonya'da çok ilginç okullar ve bölümler olduğunu da keşfettim. Sanatçı biyografilerinde yer alanlar şöyle: Yokohama Teknoloji ve Elektronik Akademisi - Bilgisayar Sanatı Bölümü, bir sanatçı için "medya sanatı eğitimi gördü" ibaresi, Film ve Yeni Medya Bölümü, Bilişim Tasarım Bölümü. Sonuncusu biraz tanıdık, ama bizde "bilgisayar sanatı" ya da "yeni" medya bölümü gibi şeyler yok herhalde? Aah ah!..


Aynı akşam Akmerkez'e uğradım ve yine kitapçıya gittim. Yaklaşık bir on saat kendime bir ajanda alıp almamayı düşündüm - ne kadar gerekliydi, beğendiğim ajanda pek güzeldi ama yazılacak çok yeri yok gibiydi, buna not alamayacağıma göre benekli defterimle bunu, yani ikisini birden, şişip çatlaması elzem çantamda mu taşıyacaktım, şayet bunu yapmasam benekli defterin onlarca boş sayfasına yazık değil mi, onları geçtim yoldaşlığına yazık değil mi, onun üzerine nasıl olur da bu kedili ve sevimli ajandayı getirir ve eski anılarımızı büyük bir açgözlülükle silip atabilirim vesaire vesaire. Sonunda ajandayı aldım çünkü günlerdir bu ajandayı düşünüyordum. Telefonumdaki ajandayı kullanmayı ise, tıpkı yeni çıkan şu elektronik kitaplar gibi reddediyorum. Bana kağıt kalem lazım! 

Kitapçıda banka hesabımı sıfırlamayı çok sevdiğimden, bu sevdamdan kasadaki görevlileri de "Durdurun beni!" serzenişleriyle haberdar ettikten sonra, biri İngilizce diğeri Türkçe ve okunmamış olduklarından altın kadar değerli iki Hercule Poirot romanı, Cumhuriyet Kitap'ta tanıtıldığı günden beri aklımdan çıkmayan Aziz Nesin'in "Unutulmayan Rüyalar"ı ile birlikte Ferhan Şensoy'un "Seçme Sapan Şeyler"i, daha önce okuduğum ama nasılsa kaybettiğim ve kütüphanemde durmasını dayanılmaz şekilde istediğim için "İngilizce Bilmeden Hepinizi I Love You"su ve aylardır arayıp da bulamadığım, oysa Remzi Kitabevi'nde yabancı reyonun çok satanları arasında boy gösteren Malcolm Gladwell'in "The Tipping Point"i - ki şu aralar "What the Dog Saw"u okuyorum ve aldığım bu son kitapla Gladwell'in tüm eserlerine sahibim artık, üstelik dördü birden çok satanlar reyonunun çeşitli sıralarını tutmuşlardı.

Hayır, hayır daha bitmedi, bitemedi. Yemek kitaplarının olduğu kısma kaydı gözüm. Duramadım, dayanamadım. Alelacele seçeyim dedim, yok, olmuyor; bunu üzerine poşetlerimi, montumu, her bir şeyimi kenara bırakıp yere güzelce bağdaş kurdum. Kendime üç tane de yemek kitabı aldım mı minik. Koca yemek kitaplarıyla pek aram yok, bu küçükleri seviyorum ben. Biriyle salata yapacağım, biriyle tavuk, biriyle de wok'ta ne pişirebilirsek o. 

Geçen hafta kitaptan ilk yemeğimi pişirdim; ıspanaklı, mercimekli, domatesli falan bir tavuk. Kitaptaki ölçülere çok bağlı kalmadım, kalmak istesem de kalamazdım çünkü bozulan mutfak tartımı yenilemedim, zaten bozulduğu iyi olmuştu çünkü bir aralar her sabah yediğim peyniri tartacak kadar üşütmemi tetikleyen unsurlardan biri olabilirdi. Ayrıca şekerim, uzun zamandır tamamı özgün icadım olan leziz yemekler pişirip duruyorum, her şey göz kararı! Tarif denemek ise başka bir heyecan. İlk tarif hakikaten süper bir şey oldu. Birkaç gün önce ise ikinci bir şey denedim, daha doğrusu bu ikinci şeyi kitaptaki bir tarif ve internetten bulduğum iki başka tarifin bir karışımı gibi hazırladım; çünkü Macrocenter'dan kokusuna dayanamayıp reyhan almıştım -ve ben fesleğenle reyhanı aynı şey sanıyordum, halbuki değillermiş ve şimdi soran olsa reyhan fesleğeni sekize katlar derim- işte o reyhanı kullanmak ve aynı zamanda yine ıspanaklı bir şey pişirmek istiyordum, neyse Allah gönlüme göre verdi. Yarın yeni yemeğimin son günü, çarşamba bambaşka projelerle karşınızda olacağım ve bu sefer epey kafa patlatıyorum, ortaya baya iyi şeyler çıkacak gibi.

Tabi bu yabancı kitapların bir eksisi var, günlerdir şeri arıyorum örneğin ve hiçbir yerde yok, sonra neyse baktım onun için pirinç sirkesi de kullanılabiliyormuş ki bundan yine Macro'da kocaman şişelerle satıyorlar - biraz daha küçük satamazlar çünkü. Abidik gubidik dünya kadar sos ve baharat geziniyor tariflerde. Wok kitabı bu konuda tam bir baş belası. Neredeyse tüm yemeklere yer fıstığı yağı koymak gerekiyor, araştırdım baktım öyle zeytin yağı falan kullanılamazmış bunun yerine, "sebze yağı" kullanılabilirmiş - belki. Yer fıstığı yağı uzakdoğu mutfağı falan denince tercih edilirmiş, diğerlerinden daha hafifmiş, zeytinyağının yoğun tadıyla bunun kıyası olmazmış. Öte yandan susam yağı -ki bundan ufak bir şişe aldım- minik minik koyuluyor, kızgın ateşte uçar gidermiş ve işe yaramazmış, işe yaradığı durumlarda da işe iyi yararmış. "Sebze yağı"nın ne olduğunu bilmiyorum, düşünüyorum belki mısırözü ya da başka tariflerde epeyce duyduğum "kanola yağı" falandır, ne bileyim. Ben iyisi mi bulabilirsem az da fıstık yağı alayım. 

Sırf bu kitapların hakkını verebilmek ve bol bol eğlenebilmek için Macro'nun afili soslar bölümünde ne var ne yoksa benekli defterime not aldım ki hangi yemeği pişirebilirim hangisini pek de pişiremem anlayayım. Bazı çok çok garip malzemeler için alternatifler araştırıp buluyorum neyse, ama o pirinç sirkesi, şarap sirkesi, bir de fıstık yağı ilgimi çekti ne yalan söyleyeyim.

Evet efendim, cumartesi İtalyanca derslerim başladı. Binayı yenilemişler, duvarları falan boyarken bütün cicili bicili tabloları çıkarmışlar ve henüz geri takmamışlar, o yüzden her yer dümdüz duvar olmuş. Bunun ve kafenin eski yerine taşınmasının, bir de havaların soğumasının haricinde bir değişiklik yok, geçen seneki sınıf arkadaşlarım ve Max'la aynen devam. 


Taksim'de bulunmanın avantajını kullandım ve Uğur'la yapacağımız sürpriz buluşmadan önce Mısır Apartmanı'na aylık gezimi yaptım, öncesinde Sanatorium'daki sergiye bile gittim. En sevdiğim cda|projects'te "Hans & Helga"yı 15 Ekim'e kadar görebilirsiniz, ve gidip görmelisiniz - hele ki kafanız neşeli, sakinse; kapıyı açar açmaz oranın kendine has kokusunu alıp mutlu olacak bir gününüzdeyseniz doyasıya keyfi çıkarılabilecek bir çalışma var içerde. Yok ben gitmeyeceğim, diyenlerin okuyabileceği spoiler bir iki örnek vereceğim. Sanatçı, ağaca çarpmış bir arabanın farlarını ağaç kütüklerine yerleştirmiş. Bir başka eserde yine kazazede bir far, ayaklı lambaya dönüştürülmüş. Bir avro bozukluğu kabartmalar silinip tamamen parlayana dek zımparalayan sanatçı, işlem görüp değiştirilmiş bu paranın değerini sorgulamış. Aynı sanatçı, 2. Dünya Savaşı'nda Alman şehirlerini bombalayan uçakların taban kamuflaj renklerini duvara asmış. Öteki biri büyükçe bir kaidenin altına 500 avroluk banknot sıkıştırmış ve ihtişamlı sanat taşıyıcısının basit bir kağıt ağırlığına dönüştüğünü iddia etmiş. Bu sanatçının konuşma balonlarıyla ilgili insana pek çok şey düşündürebilecek bir eseri daha olmalıydı, fakat eserin yalnız açıklamasını görebildim, kendisini bulamadım. Bakarken, yürürken çok şey düşünüp çok mimik yaptım; ama o kadar çoklar ki yazılacak değil konuşulacak gibiler belki, çünkü sanat çok kişisel bir şey - ben kendi gördüğümü anlatacağım, sonra karşımdaki kendi gördüğünü anlatacak, böyle sürüp gidecek. Tabi böyle olmak zorunda değil, internet sitesinde çok güzel anlatmışlar eserleri, ve ikinci sebebim de zaten bu - broşür olmak istemiyorum şimdi. Kısaca, adımlarımın heyecanı içimde kalsın istiyorum bu sefer.


Fototrek'te "İstanbul Düğünleri" var. Galeri Nev'de "Homo Practicus" diye eğlenceli bir başka sergi var. Zaten apartmanda olduğum için hepsine bakmasam olmaz. Adını getiremediğim öteki galeride yeni bir sergi başlayacaktı, orası ilerleyen haftalara kaldı. O sergi senin bu sergi benim gezdikten sonra Uğur'la buluştuk, sonra ben kuru meyve falan alırım diye İstinye Park'a gittim. Sahiden kuru meyve ve birkaç lazım hırka toplayıp döndüm, yolda evde su kalmadığını hatırlayıp sucuyu aradım, açmadılar. Ben de bizim burdaki marketin önüne park ettim, arabadan indim ve markete girdim. Hayır, durun, markete girmeden önce dışardaki dergilere göz attım ve gökte ararken yerde InIstanbul buldum, o heyecanla satın aldım suyumu. Arabaya geri bindim, diyeceksiniz neden burada artık iyice bir senarist havasına büründü ve bütün hareketlerini ayrıntılarıyla anlatıyor; çünkü sayın seyirciler, o iki dakikada ne olduysa oldu ve otoparktan çıkmadan önce çantamı kontrol ettiğimde gördüm ki telefonum yok! Zaten bu lanet telefonu aldığım günden beri üç dakikada bir elimi çantama atıp paranoyak kontrollerde bulunuyorum. Çantamda böyle bir şey taşımak sinir ediyor beni, ve işte sonunda beklenen oldu, biri aldı götürdü - iyi de nasıl olabilir? Arabanın her yanını aradım, yok! Telefonun en önemli özelliği annemle beni birbirimize bağlaması olduğundan telefonu değil annemin sesini yitirmiş gibiyim, derhal annemi arayıp başıma neler geldiğini anlatmak istiyorum ve o da ne - işte bunu yapamayacağım! Koştura koştura markete mi gitmedim, otoparkçının, güvenlik görevlilerinin, resepsiyonda tanımadığım bir kızın telefonlarını mı kullanmadım, zehir zıkkım olsun, haram olsun ve ağza alınmayacak başka söylenmelerde mi bulunmadım!.. Neticede telefon gitti gider, zaten arıyoruz kapalı çıkıyor; öte yandan birisinin ben marketteyken o telefonu, içindeki her şeyi çiğneyip sindiren çantamdan alması olanaksız. Kendim bulamıyorum ben, öyle el çabukluğuyla falan hayatta olacak iş değil. Geriye tek bir ihtimal kalıyor, bu telefon arabadan inerken düştü. Bu ihtimali zorluyor da zorluyorum, olay mahalline gidip yerlerde sürünerek telefonumu arıyorum. Bu şekilde, herhalde üçüncü defa markete gittiğimde kapıdan bir amca "Telefonunu düşüren sen miydin?" dedi. Koşa koşa girdim içeri, orada çalışan çocuk yerde bulmuş. Günün yorgunluğuyla kazak, kitap, mont, çanta derken yedi yüz altmış sekiz uzantıyla gezmeyi kaldıramamış olacağım, arabadan inerken düşürmüşüm işte. Yapılacak şey değil ve yapmışım, of! Markete girdiğimde bakkal amcayla annem (!) telefonda konuşuyorlardı, ben stres sonunda gelen rahatlamayla ağladım ağlayacağım. Mahalle bakkalında böyle duygusal sahneler yaşanabiliyor ara sıra. 

İşte eşeğimizi kaybettik bulduk, çok heyecanlandık. Sonra her şey normalmiş gibi davranmaya özen gösterdim. Hezeyanım geçsin diye yemeğimi hazırlayıp House izlemeye koyuldum. Evet, artık House izliyorum, ilk sezondan başladım ve çok, çok mutluyum! Hatta o kadar fazla mutlu olmuşum ki diğer dizilerimin pabucunu dama atmışım, şimdi fark ettim. İki dizimin iki yeni bölümü yayınlandı bu hafta ve ikisini de şu an anımsamış bulunuyorum. House beni dizilere bağlılık zamanlarıma götürdü; kaç zamandır bağlanacak, su gibi akacak, öyle bir hafta yenisi beklenmeyecek dizi arıyordum malum. Çocuklar gibi şenim artık. Hem InIstanbul'da sonbaharda yapılacak elli şey arasında böyle bir diziye bağlanma maddesi vardı, okurken gülümsedim - ben bağlandım bile! Çok seviyorum bu dergiyi. Sonbahar önerileri arasında sıcacık pazar günleri vardı örneğin, ya da tamamen unuttuğum, kızaran yaprakları fotoğraflamanın keyfi. Women's Health'i de sevdim, bu ay ondan da aldım. InIstanbul'da okuduğum en güzel şey ilk maddeydi herhalde, Filmekimi'nde gitmek isteyip bilet bulamadığım "Aşka Fırsat Ver" 22 Ekim'de vizyondaymış zaten!

Filmekimi dedik madem, dün "Mutluyum, Devam Et"e gittim. Ondan önce iki yıldır İstanbul'da hiç yapmadığım bir şey yaptım: erken kalkıp spora koştum! En son üçüncü sınıfta tüm pazar sabahlarımı böyle değerlendiriyordum ve iki senedir de o dönemdeki disiplinime hayret ediyordum. İnsanın spordan keyif almaya başlaması öyle bir iki ayda olmuyor, hakikaten zaman gerekiyor ve artık o zamanı aştığıma inanıyorum. Pazar sabahı büyük bir mutlulukla hoplayıp zıpladım, sonra odama dönüp içimden gelen makyajı yaptım. Canım göz makyajı yapmak istiyordu ve pek güzel oldu. Soluğu İst'te alıp bir buçuk saat boyunca bitip tükenmeyen kahvaltımı yaptım, dergilerimi, gazetelerimi okudum. Her yeni tabakta, aman canım, festivalden festivale, diye gaza gelip yedim de yedim!

Bugün ikinci filmim Ağaç'a gittim. Dergiler ve sergiler içime işlediğinden, birde biten dersimin ardından kendimi Nişantaşı'nda buldum. Galeri Merkür'de Arzu Akgün'ün "Look" sergisi, ahşap üzerine yansıtılan fotoğraf baskılarının kazınması ve boyanmasıyla oluşturulmuş harika eserlerden oluşuyor ve 15 Ekim'e kadar gezilebilir. 18 Ekim'de Ercan Akın'ın "Hipnoz" adlı sergisi başlayacak ki bu koleksiyonun bir parçası, daha önce gittiğim "Genç, Yeni, Farklı"da sergilenmişti. Aklınızda bulunsun, "Hipnoz" 15 Kasım'a kadar galeride. Arzu Akgün daha geçen sene Dokuz Eylül Üniversitesi Resim Bölümü'nden mezun olmuş ve aynı yerde yüksek lisansına devam ediyormuş, evliymiş ve iki çocuğu varmış, ve bu ilk sergisiymiş; yani insanın arzuları, zaman ile alışılmadık ilişkilere girerek gerçeğe dönüşebiliyormuş.



Ağaç'tan sonra, ilk defa, Salon'a gittim. Ağaç'tan önce karnım açtı, rahat rahat yemek yemek istiyordum, bir yandan da kendini riske atmaz bünyem akşamki oyuna bilet almamı söylüyordu açıktan açığa. Onun dediğini yapsam yemeğe zamanım kalmayacak, öbür türlü içim rahat etmeyecek sanki. Hayır dedim, size meydan okuyorum biletler, ve bir kerecik de sana, çok planlı hayat! Böylece çook tasasız bir salata yedim ve "Bomba"ya gayet de bilet buldum (sözlerimden ötürü korkmuş, sinmişlerdi bile). "Bomba" on beş dakikalık bir deneyim; sürenin yaratıcılığı kadar konu da ilgi çekici: bomba patladığında civardaki beş kişi. Canan Ergüder'in canlandırdığı garson kızın bilinç akışı replikleri harikaydı; sahnede ben, biz, hepimiz varmışız gibi; her an birbiriyle yarışan, birbirini susturup birbirinin üzerine çıkarak öne atılmaya çalışan düşüncelerimizin iyi kurgulanmış bir dışa vurumuydu. Görkem Yeltan ve Bülent Emin Yarar'ın gözyaşları gerçekti. On beş dakikanın tamamını ele alalım; evet, değerdi ve değerliydi.

Dünyanın en uzun blog yazısı yarışmasına katılmadan önce, haftalardır yazsam etsem diye aklımın kıyısına köşesine zulaladığım başka kırıntılar var mı onu tekrar düşüneceğim. İzmir'den aldığım yeni ayakkabılarımı giydim geçen gün, üzerindeki etikette "designed for the Asian feet" yazıyor. Ayakkabıcı olsa anlarım, ama tahta tabana kumaş döşeyip ayakkabı diyen giyim sektörünün acıtan ürünleri bunlar. Pes yahu, kimi kandırıyorsunuz? Şıpsevdi, Şıpsevdi sakızlar - bunları çiğnemenin olmazsa olmaz bir kuralı vardır: çıkanı okursunuz. Aşk, birlikte yemek pişirmektir, ve hemen bir sonraki: aşk, birlikte bulaşıkları yıkamaktır. Şıpsevdi sakızlar tutarlıdır. Tıpkı annemle son yediğimiz şans kurabiyeleri gibi; ikimize de derhal yanımızdakini öpmemiz salık verilmişti. 

Hiç yorum yok: