Dün gece izlediğim film, "Bay Hiç Kimse"ydi; nisan ayında hayatımın geri kalanını onu bulmaya adadığım, bin bir zahmetle oluşturduğum film çizelgemin ertelenen projelerimle darmadağın oluşundan nasibini alan Bay Hiç Kimse. Bay Hiç Kimse'nin seçimlerle biçimlenen hayat(lar)ı, benzerlerinden farklı olarak, fiziksel boyutlar ve "zaman"la temellendirilmiş - ve bunlara öyle harika müzikler eşlik etmiş ki okuduğum yorumların yarısı daha önce duymuş ve hatta alışmış olduğumuz tüm bu müziklerin, bu filmi izlerken kulağımıza nasıl da başka ve büyüleyici geldiğinden söz ediyor.
Filmekimi'nde kaçıracaklarımla da benzer bir telafi şansına erişebilmeyi diliyorum. Cuma gece yarılarına dek, gereğinden lüzumsuz bir titizlikle gitmek istediğim filmleri belirledim: önce bir iki tanesi hariç hepsine gitmek istiyordum, sonra yavaş yavaş ve yalnız zevkime göre eleme yaptım, ardından çok klişe bir listeye sahip olduğum düşüncesine kapılıp "festival ruhuna yaraşır" filmler eklemeyi arzu ettim, derken iş çok karıştı ve oturup yorumlar okumaya, fragmanlar izlemeye koyuldum. Sabah on buçukta, satış başlangıcında, gitmeye karar verebildiğim üç filmden birinin biletleri çoktan tükenmişti bile!
Son günlerde seçim yapmakta neden bu denli zorlandığımı bilemiyorum, ama artık bu duruma kesin bir el atmam gerekiyor. Böyle devam edersem kahvaltıda ne yiyeceğimi seçemediğim için okula aç gideceğim, ne giyeceğimi seçemediğim için okula hiç gidemeyeceğim ve hatta kaç saat uyumam gerektiğine ya da uykumu alıp almadığıma karar veremediğim için yataktan çıkamayacağım, zaten yorulup yorulmadığıma karar veremediğim için hiç uyumamış bile olabilirim. Altı üstü üç dört film seçebilmek için saatlerce uğraşıp didinmek, bir haftalık ufak bir festivale hayat memat meselesiymiş gibi sorumluluk yüklemek çok fazla! Bunu biliyorum, biliyorum ama içinden çıkılmaz bir hal aldıkça gözümde daha heybetli oluyor tüm ufak ayrıntılar.
Hem biraz dalgınım bu aralar. Bugün karnımın acıktığını fark edip kafeden restorana geçiş yaptıktan sonra yanlış sipariş verdim. Bahçe salata istiyordum, fakat gözlerim bana en şahanesinden bir oyun oynayıp beynimi Akdeniz salata ile doldurdu. Dün siparişimi eksik alan ve eksiğini siparişimle alakası olmayan başka bir seçenekle giderme lütfunda bulundan garsonun ahı tuttu belki de. Oysa haklıydım ve neye sinirlendiğimi pek güzel bir dille açıklamış, sözlerimi kişisel algılamamasını bile -bu durumda öyle yapması daha uygun olacağı halde- istemiştim. Artık Krepen'e gitmek istemiyorum. Uzun zamandır oraya yöneldiğimde ayaklarım geri geri gidiyor, çünkü her şeyin baştan savma olduğu hissine kapılıyorum. Dergilerin tarihleri bile haftalar, aylar öncesine uzanıyor sanki. Yiyecekler menüde yazıldığı gibi değil; ızgara sebzeler resmen yağda kızarmış, yan masadaki dört kız salatalarından ötürü büyük hayal kırıklığı yaşamaktalar. Böyle durumlarda sinameki, memnuniyetsiz, kendini yüceltmek için habire etrafına yüklenen insanlar gibi ortalara düşmekten hiç, hiç hoşlanmam; fakat "ızgara"yla "kızartma" arasındaki farkı bilmeyen ya da soya sosunu hiçe sayıp tuz atmaya devam eden mutfaktan da uzak durmak isterim.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder