Tanrı'm, ne kadar çok yağmur varmış bulutlarda! Bu sabah nasıl güzel uyanamadım, anlatamam. Alarmım çaldı da çaldı başucumda, oysa dışarda yağmurla rüzgar birbirine karışmış, camımı zorluyordu ve ben yorganın altında kedi mırıltıları çıkararak dönüp duruyordum. Böyle harika bir senfoninin ortasında uyanılmazdı. Uzun uzun uyudum, sonra kalkıp spora gittim. Yağmurun bitmesini istemiyordum, içerden dışarıya bakıyordum sürekli; hala rüzgar var mı, damlalar birikintileri dalgalandırıyor mu?
Nasıl bir huzur doldu içime. Hafta sonu yağmurun buraları terk edecek olmasına üzülüverdim. Camın üzerinde koca damlalarla örülü bir perde belirdi, gerisinde fincanıma doldurduğum tüm karışımların tadı katlanıyormuşçasına bir his. Ders çalışmak, yazı yazmak, gazete okumak, kitap okumak, müzik dinlemek, hepsi yumuşacık bir battaniyenin altında tortop oldu. Yeniden çocuk olmak gibi, ama çok çocuk olmak; o kadar çocuk olmak ki uçsuz bucaksız bir hayal gücüne sahip; kimseler yokken tüm düşünceleri, tüm eşyayı başkalaştırmak, saatlerce onlarla oyalanabilmek gibi.
Belki o çocuğu daha net duyabilmek içindir, salona yerleştim, televizyonda Nickelodeon'u açıp küçük kanepeye ayaklarımı uzattım, arkamda da iki pofidik yastık. Bilmediğim bir çizgi film var ekranda. Bir aydır televizyonda yalnız Nickelodeon'u açıyorum, yemek hazırladığım sıralar Kelime Oyunu'nun seslerini dinliyorum bir de. Bazen odamdan çıkıp nefes almak istediğimde, en fazla beş dakika açık kalıyor televizyon, o birkaç dakika rengarenk çizgiler, capcanlı sesler duymak kafamı dağıtıyor. Diğer kanallara tahammül edemiyorum artık!
Alt solda, Özdemir Altam'ın "Köpek Gezdirme Alanları Yaygınlaştırma Projesi".
Cumartesi günü İtalyanca'dan çıktım ve yürüye yürüye İstanbul Modern'e gittim. Daha önce bunu neden yapmamışım bilmiyorum. Tophane'deki onca galeriden pek de haberim yokmuş, onlardan haberdar olmam çıkan olaylar sayesinde değil yalnız. İki hafta önce yine başka bir İtalyanca çıkışımı Bebek'te yemek yeyip dergi okuyarak değerlendirmiştim. Time Out'u seviyorum. İstanbul Life'ı sevmiyorum. Time Out'ta bu ay neler, neler vardı! Şu Hüseyin Çağlayan sergisi, radyolarda falan da tanıtılıyordu, dedim ben iyisi mi buna gideyim, akşam da Kerem'le buluşup laflayayım. "Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar" diye sürekli bir sergi varmış, ay o sergide resmen kendimden geçtim. Yorgundum, içerisi kalabalıktı, fotoğraf çekmeme izin vermiyorlardı falan ama yani nasıl güzel tablolar vardı aralarda! Leyla Gediz'den "Cenevre", Gün'den "Kadeş Antlaşması" fotoğraflayamadığım, uzun uzun seyrettiğim, defterime not aldığım iki çalışma. Ergin İnan'ın isimsiz çalışmasının önünde ayakta durmak yerine karşısına oturup öylece renkleri seyrettim. Aralarındaki uyum tarifsiz bir şeydi! Bir yerlere gittim o tablonun karşısında, nerelere bilmiyorum ama hakikaten bir yerlerde, zamanın içinde dolaştım.
Hüseyin Çağlayan'ın sergisi de çok değişik bir deneyimdi. Birtakım defilelerinden videolar vardı. Ne elbiseler yapmış adam. Model çıkıyor podyuma, birkaç aheste adım atıyor -izleyenlere tatil rehavetini aşılamak istemiş sanıyorum ve başarmış da- ve duruyor, sonrasında hareketi elbise devralıyor. Birinin eteklerinden kat kat boncuklar çıktı, ötekisi havalanıp renk değiştirdi, bir başka elbise yukarı çekilerek modelin kafasındaki şapkanın içinde kayboldu! Adam hakikaten başka bir şey yapmış yani, elbiselerine türlü düzenekler yerleştirip heyecanla izlenecek bir defile yaratmış. Uçaklara, uçmayı takmış kafasını bir yandan. Bir kanat tasarlamış, flaplar açılıyor ve ışıl ışıl Swarovski kristalleri görünüyor. Enfes. Uçağı andıran bir elbise yapmış sonra, gerçekten uçağı andırıyor. İzlerken kendi kendime düşündüm, yahu dedim, insanın nasıl aklına gelir uçağa benzeyen bir elbise yapmak ve onu hakikaten uçağa benzetmek. Benzetmiş işte adam, kıza uçak giydirmiş!
Taksim'e dönmek için yokuş teperken telefonda babamla konuştuk. Bu aralar palamut zamanıdır, palamut pişir dedi. Domates fiyatlarını konuştuk. Babamla konuşurken yokuşları hiç fark etmeden tırmandım gitti. Bebek'e inip Kerem'le birkaç saat konudan konuya atladık. O yorgunluğun üstüne eve döner dönmez odamı temizledim ve mışıl mışıl uyudum. Pazar günü ise hava güzel olunca yine Bebek'e gittim, gazetemi okudum. Duyan gelmiş, duyan gelmiş, caddede adım atmak mesele halini almıştı. Birkaç saate çekildi kalabalık, sonra akşam oldu ve 19:29'da şöyle bir şey yaşıyordum:
"Şu an karşımda öyle tatlı ve bal kabağı bir ay var ki! Boğaz gerçek bir denize dönüştü ve ay ışığını boylu boyunca toplayıp önüme serdi. Karşı tarafın küçük ışıklarının tepesinde bir ışık topu, ayaklarından buraya uzun, hafif kıpırtılarla parıltılar saçan, küçük küçük değişen bir yol."
Pazartesi günü yeni yemeğimi pişirdim. Şarap, tavuk suyu, süt, ıspanak, kiraz domates, tavuk, mantar ve çok mühim, bir yemek kaşığı limon suyu ve limon kabuğu rendesi içeriyor. Bir yemek kaşığından biraz fazla koydum ben. Pişirdiğim akşam limonu daha az koysam daha iyi olurmuş gibi gelmişti, ama dolapta durup tatlanınca tutturduğuma kanaat getirdim. Yanına kepekli pirinç haşladım, biraz sulu kaldı, bir de kepekli pirinci sahiden bir süre suda bekletmek gerekiyor sanırım. Yasemin pirinci gibi bir yıkama yetmiyor, o tozlu tat gitmedi sanki üzerinden.
Sonra dün yağmurlar başladı, tam o sıralarda evden çıkmış Bebek'e iniyordum. Bir anda öyle hızlandı ki taksiyle mi insem diye düşündüm, in tabi bulabilirsen. Yürürken derelerle yarış ettik ve hepsi beni geçti. Yan sokaklardan gelen dalların katışmasıyla güldür güldür çağladık aşağı kadar. Çizmelerim hep sırılsıklam oldu, ama ayaklarım henüz ıslanmamıştı (oysa dönüş yolunda karanlığın gizlediği göllere bulanıp fırç fırç ses bile çıkaracaklardı). Eylül'le iki saate yakın oturup kız kıza sohbet ettik. Hakikaten seviyorum oturup gerçekten konuşabildiğim insanları. Eylül de ne güzel anlattı da anlattı, kaç zaman olmuş şöyle ballandıra ballandıra iki saat geçirmeyeli. Bir de çok hoş bir güzelliği var Eylül'ün, cildi çok güzel mesela, küpeleri ve elbiseleri güzel, ben giysem hiç olmaz ama o giyince böyle pek bir oturuyor, ne bileyim büyüyoruz da hepimize bir şeyler oturuyor ya onu görmeyi seviyorum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder