22 Ekim 2010 Cuma

Aradığınız kişiye her an ulaşılabiliyor




Oh blog, bu gece gözlüklerimi taktım ve canım başka hiçbir şey takmak istemiyor! Bugüne iki ödev teslimim vardı ve özenle, azimle ikisinin de hakkından geldim. İlki olasılıkla ilgili bölüm dersinin kitaptan verilmiş sorularından oluşuyordu ve dünya üzerinde bulunmayan, sırf o sorular için icat edilmiş birtakım zaman yiyici integrallerle saatlerce boğuşmak, soruların neredeyse tamamı üzerine internetten ve kitaplardan bir dolu araştırma yapmak durumunda kaldım. İşin matematiğini sondajlamak için üniversite birinci sınıfta edindiğim benden ağır kutsal calculus kitabımı depodaki kutudan çıkarmam gerekti ve bu bile işe yaramadı. Teorem: Thomas' Calculus'ta bulunmayan herhangi bir formülü başka yerde bulmak yedi nokta altmış beş saat almaktadır. Ödevimin olasılık teorisini yedirip yutturacak "kalitede" olduğunu söylemem, bu nedenle çok da mümkün değil. Çok bir şey katmamış olsa dahi, yuvarlak içine aldığım tüm soru numaralarının üzerini günler boyunca bir bir çizebilmiş olmak keyifliydi.

Asıl keyifli olan, bilgisayar bölümünden aldığım "Pattern Recognition" dersinin ilk ödevini yapmaktı. Dersini almak için bin bir takla attığım Ethem Hoca ilk günden beri resmen uçuyor. Dersi çok güzel işliyor, zaten kendisi de pek tatlı bir adam. Anlattıklarını anlıyorum, ama bir yandan yazıp bir yandan hızına yetişmeye çalışırken bir yerlerde kayboluveriyorum. Diğer iki dersime yapmış olduğum gibi bu derse de düzenli çalışmadım malum. Derken ödev verildi, iyice pıstım. Sonra her ödev, sınav, proje ve benzeri durum öncesi kapımı çaldıklarından iyice aşina olduğum hezeyanlara yol vermek adına, çalışmaya başlamadan önce spora gittim. Çıkışta pamuk gibi hissediyordum kendimi. Eve dönüp çay demledim. Defterimi açtım, yanına yine Ethem Hoca'nın yazdığı kitabı açtım ve ilk dört chapter'ı sular seller gibi okudum, her bir şeyi nasıl güzel anladım Tanrı'm! Algoritmayı tasarladım, doğru ilerleyip ilerlemediğimi görmek için perşembe günü hocanın ofisine gittim.

Adam bize her cuma üç saat ders anlatıyor, ve bu üç saatin resmen her dakikasında anlatıyor. Anlamadığımız yer olursa çekinmeyip hemen sormamızı defalarca hatırlatıyor, yanıtlamadığı hiçbir soru yok. Pıtı pıtı bir keyfi ve heyecanı var sınıfta. Gerçekten bir şeyler aktarmak istiyor ve bunu en verimli şekilde gerçekleştiriyor da. Kitabı okuyunca gördüm ki konuların üzerinden adım adım gidiyoruz, olur ya derste üstü açık bir kavram kalır, kitap hepsini noktasına virgülüne, insana mutluluk veren bir akıcılık ve anlaşılırlıkla anlatıyor. Verilen ödev de geçtiğimiz derslerde öğrenmiş olduklarımızı uygulayarak konuyu eksiksizce kavramamıza vesile olacak yapıda. Ethem Hoca'ya dedim ki hocam, bir buçuk yıldır belki de ilk defa, bir ödev yaparken bu kadar keyif aldım. Harika bir kitap yazmışsınız ve yazdıklarınızı derste bize çok açık, anlaşılır bir şekilde anlatıyorsunuz, üstüne verdiğiniz ödev ise insana saç baş yoldurmadan gerçekten epey bir şey öğretiyor ve tüm bunlar için size teşekkür etmek istedim dedim. Odamda öyle çayımı içip kitabı okurken, programı açıp kodu yazarken, yazdıklarıma kafa yorarken hep bunlar geçti aklımdan. Senelerdir kitaplardan kopuk Çince tahtaları takip etmekten, ikisiyle de tümden alakasız ödevler yaparken paniklerden panik beğenmekten o kadar yorulmuştum ki bu ders -evet- ilaç gibi geldi bana. Akademiye bakışım yavaaş yavaş değişiyor yeniden. Yeniden! Bana bu güzel motivasyonu sağlayan hocama bir teşekkür cümlesi azdı bile. Ben de ellerimi kollarımı kullandım olabildiğince, bol bol güldüm, yanaklarımı heyecanla kızarttım ki teşekkürüm yerini bulsun.

Önümüzdeki iki seneyi uğraşarak geçirebileceğim proje olasılıklarını değerlendirmeye tam gaz devam ediyorum bir yandan. Görünen o ki önümde gerçekten bulaşmak isteyebileceğim iki iş var: tümörlerin nasıl büyüdüğünü modellemek ve böylece kanser araştırmalarına girmek ya da kasların yapısını inceleyerek bedendeki fiziksel engellerin önüne geçmeye çalışmak. İkisinin de eksileri artıları var; birincisi daha bebek bir konu, oysa ikincisi on yıllık, kelli felli, epey yankı uyandırmış, tastamam bir proje. İlki çok matematiksel, daha teorik, bu açıdan sanki daha rahat; ikincisi ise bizim labda yapılacak bir dünya kodlama ile tepeme binecek. Bir şeylerin tepeme binmesini istemiyorum tabi, öte yandan bugün olmasa yarın tepeme bineceklerini ya da bir noktada binmezlerse onlardan kaçmamın bana bir şeyler kazandırmış olmayacağını düşünüyorum. En nihayetinde zorlu bir şeylerle baş etmek gerekmeyecek mi? Bugün Burak Hoca'yla toplantımız vardı, ben de ona açık açık bilgisayarın karşısında boş boş kitlenmek, tıkanmak istemediğimi söyledim. Kodlama kısmından mı korkuyorsun, dedi, dikkatinizi çekerim, Burak Hoca sonunda bir şeylerden korkuyor olduğumu görmüş ve bunu yadırgamaz bir tonda sordu bu soruyu, ilk kez. Vallahi korkuyorum biraz, siz yardım edeceksiniz değil mi, dedim. Güzel anlaştık bence, lakin gece üç saat uyumuş, sabah 10:00'da derse girmiş ve dersten sonra olasılık ödevinin son sorusuna kafa patlatarak saati beş etmiştim. Lenslerim gözlerime yapışmıştı. Hafta içi haberleşmeye karar verdik, bu sırada iki konu üzerine makaleler okuyup iki projenin başındaki hocalarla ve tabii ki olmazsa olmaz Murat Hoca'yla akıl fikir alışverişine devam edeceğim. Bu tip işlerin insanı daha az insanlaştırmadan yürütülmesinin bir oluru vardır belki de?

Zira son zamanlarda şu kafam çok karışıyordu. Her şeye arkamı dönüp çiçek böcekle uğraşmak istiyordum. Yahu bana bir baksanıza, diyordum, mis gibi kızım, ne işim var benim burada? Ele güne karışmalı, daha öyle bir işle uğraşmalıyım diyordum. Pazar günü kendim gibi bir örneğe, hemen, derhal, o anda telefon açtım. Damla da dönemin ortalarına doğru işlerin içine iyice girince epey keyifleniyorum, sonra araya yaz tatili giriyor ve dönünce ben burada ne halt ediyorum diye soruyorum kendime, diyor. Damla'nın varlığı bana iyi geliyor, içimden birkaç gündür veremeyip kuruttuğum koca bir nefes pof diye çıkıyor dışarı.

İnsanları fazla aramazdım. Fazla değil, hiç aramazdım aslında. Bu hafta Damla'yı ve teyzem Haloş'u aradım. Haloş'la dakikalar ve dakikalarca konuştuk. Onunla konuşmamız bitince hemen kuzenim Dişan'ı aradım ve onu, Belma Teyzemi, hepsini çok sevdiğimi söyledim. Dün okulda birkaç bambaşka arkadaşımla birkaç saat geçirdim. Yani öyle bir his ki, veriyorum, alıyorum ve her şey rayına ne güzel oturuyor!

Geçen hafta Eylül'le Sema'yı aradım. Cumartesi buluşacaktık, ama Eylül'ün işi çıkınca erteledik. Teorik olarak yarına erteledik, ama yarına ertelemek zorunda da değildik, zira günler poşete girmedi ve canımız ne zaman istiyorsa o zaman görüşebiliriz. Damla'yla da aynısını yapacağız örneğin. Birimizden biri uygun olduğunda arayacak, öteki uygun olmadı mı - bir daha, bir daha deneyip bir yerde buluşacağız. Dün de Selen'le konuştuk, yine telefon. Yahu telefon ne güzel icatmış. Meğer on bir rakam girip gençleşebiliyor, heyecan dolabiliyor, yan yana bitiverip arkadaşlığı, yakınlığı hemencecik gerçek kılabiliyormuşuz!

Geçen hafta pişirdiğim et şahane bir şey oldu. Pirinç sirkesi, susam yağı, soya sosu, istiridye sosu, bal, brokoli, mantar ve yumurta kullandım. Yanına yasemin pirinci haşladım, of harika bir şey! Yalnız üç yüz gram etin on altı lira gelmesi çok fena. Daha fena şeyler de var tabi, örneğin banka hesabımı domateslere boşaltıyor olmam içler acısı. Bu haftaki yemeğim için aldığım kuşkonmazın kaça patladığına hiç değinmeden lezzetine odaklanalım: tavuk, pırasa, mantar, felseğen -daha doğrusu mis gibi kokan reyhan demeti-, beyaz şarap ve tavuk suyu, üstüne parmesan. Bir beş günümüz de böyle manyak leziz geçiyor. Yeni tarif günüm bu hafta pazara denk geliyor, aynı gün odamı da temizleyeceğim. Demektir ki öbür gün ev kızıyım.

Geçen hafta içimi kabartan bir tanıtım seminerine gittim ve içimi kabartan şeylere olabildiğince yakın durmaya çalışıyorum. Bunda bir acayiplik yok zaten, diyebilirsiniz, ama bir daha düşünün. Heyecanın fazlası da bir garip duygular taşıyor insana kimi zaman. Doludizgin heyecanlar yerine her şeyin yumuşacık olmasını istiyorum; dolayısıyla içim çok kabardı mı eş zamanlı endişemsi duygular hissedebiliyorum. Yalnız bu sefer içim pek güzel, kek gibi kabardı; sahneye fırlayıp "Oh bilemezsiniz, sizi nasıl iyi anlıyorum! Tabi! Evet! Ah! Siz de mi? Ben de!" gibi bir dünya ünlem sıralamayı nasıl istiyordum. Paneli ortada kesip bizim eve, çaya gelmişler gibi öne atılmam pek normal olmayacağından tutuyordum kendimi, ve gerçekten tutuyordum, zira üst bedenim öne eğilmişti ve ağzım kulaklarımdaydı.

"What the Dog Saw"u ite kaka bitirdim. Malcolm Gladwell okuyacaksanız sakın ola bu kitapla başlamayın. Bu gece neyi okumaya başlasam bilmiyorum. Kaç zamandır beni bekleyen "Asal Sayıların Yalnızlığı" olabilir, Aziz Nesin'in rüyalar dünyası olabilir, Ferhan Şensoy'un özlediğim parodileri olabilir, Hercule Poirot'nun küçük gri hücreleri olabilir, Lisbeth Salander'ın ejderha dövmesi olabilir... Polisiye olacak sanki. Canım hâlâ eğlenmek istiyor!


Hiç yorum yok: