Dönemin neredeyse başından beri sabah kahvaltılarımı Friends izleyerek yapıyorum. Kahvaltı benim için acayip bir ritüel, benim gibi didik didik kahvaltı yapan birini hiç görmedim ve tanışırsam belki de ruh ikizimi bulmuş gibi olurum. İşin daha da tuhaf yanı, bir buçuk sene öncesine kadar kendimi bildim bileli kahvaltı dediğim şey evden bir koca bardak süt içip çıkmaktı. Anneler çocuklarını sürekli masanın başında tutmaya çalışıp şundan da ye, az bundan da al derken benim annem süte güvendi, ben Nesquik'e güvendim ve böylece kahvaltım otuz saniyelik bir hareketle tamamlandı. Yıllar yıllar sonra Ashley'nin domates-salatalık-kırmızı biber ve peynirden oluşan rutin kahvaltılarını istisnasız her sabah yiyişini izlemek yavaş yavaş ağzımı sulandırmaya başladı. Ashley ile tanışmadan çok azıcık önce de kahvaltılarda kullanılabilecek cevizli acı biber sosunu tatmıştım ve onun kahvaltısına bu lezzeti ekledim. Sonra paprikanın tulum peyniriyle dehşet uyumunu keşfettim. Zaman içinde bir de baktım ki her sabah domates-salatalık-kırmızı biber-beyaz peynir-tulum peyniri-cevizli paprika yiyorum. Daha da ileri gittim ve çeşit çeşit omletler türettim. Bir ara kahvaltıcı açsam köşeyi dönerim diye düşünmeye başladım, her gün ayrı bir yaratıcılık sergileyebiliyorum bu işte. Evde kaldığım zamanlar babam kahvaltı tabağıma acayip bakışlar atıyor, zira 4 küçük salatalık, 2 küçük domates ve 2 kırmızı biberi doğradınız mı yemek tabağına anca sığan sansasyonel bir şey yiyorum ben. Tipime bakmayın aslında gıkım çıkmadan aynı tabaktan 3 tane götürebilirim. Sen yıllarca süt iç çık evden, olacağı bu işte. Bazen geceleri yatarken ertesi sabah kahvaltı edeceğimi düşünerek hemen sabah olmasını istediğim oluyor, ve kalan son ekmek parçamla paprikayı sıyırırken içimi aynı lezzeti tatmak için bir gün bekleyecek olmanın derin hüznü kaplıyor.
Bu ritüeli uygularken asıl yapılması gereken her lokmanın tadına varmak için beş duyuyu birden kahvaltıya odaklamak olabilir, ama çoğu sabah farklı uyanış saatleri ve okula yetişme telaşı nedeniyle kahvaltımı yalnız yapıyorum ve sohbet edemediğim zamanlar yine de bir eşlik arıyorum. Kahvaltımı yalnız bırakmıyorum yani. Dorm'da gazete getiren bir kapıcımız olmadığından internetten gazete haberleri takip ediyordum, ama artık sıkılıyorum çünkü medyanın halinden hoşnut değilim. Genelde uğraşacak bir şeyler bulmayı seviyorum ki kahvaltı keyfim uzadıkça uzasın, her şeyi bir anda ağzıma tıkıp tüketmeyeyim. İlgiyi toplamayı değil, dağıtmayı benimsedim bir anlamda. Desperate Housewives ya da Lost olduğunda kahvaltı bayramı yapıyorum, yoksa Friends açıyorum hem yirmi dakika, feci ideal. Friends izlemek, ne yalan söyleyeyim bazen çok sıkıcı olabiliyor. Fazla sulu zırtlak olduğu oluyor, artık buna da gülmeyin denecek bir sürü hareketi efektler takip ediyor; ondan sonra izlemek için izliyorum ki bir şeyi yapmak için yapmaktan daha sinir olduğum şeyler fazla değil. Yine de kimi zaman ikinci sezonu izliyor olmamın etkisiyle yüksek bel pantolonların da fena olmadığını, eski saç stillerinin ve koyu renk rujlarının sinir bozucu göründüğünü düşünürken buluyorum kendimi. Son zamanlarda diziler vesilesiyle çok sık gözüme çarpan şeylerden biri de yabancıların "dating" olgusu. Bu randevulaşma sistemleri bana çok akılcı gelmeye başladı. En son Lost'un bu haftaki bölümünde de aynı şey olunca iyice kafama takıldı. Adam bir-iki defa görüşüp ayaküstü iki sohbet ettiği kadını bir anda yemeğe ya da bir şeyler içmeye davet ediyor ve randevuya çıkmış oluyorlar. O gecenin gidişatına göre de ikinci bir randevu olup olmayacağına karar vermeye çalışıyorlar. Oldu, ikincisine gidiyorlar; olmadı, aynı formatta ve farklı kahramanlarla yeni geceler açılıyor önlerinde. Bu şekilde kısa sürede dünya kadar insanın hayatından zaman zaman eğlenceli olabilecek bir sürü deneyimle karşılaşma ve bunları kimi zaman kendi fırsatlarına dönüştürebilme şansını yakalıyorlar. Bazen hiç tanışmamış iki kişi, üçüncü birinin onları yakıştırması sonucu küt diye kendilerini bir masanın başında bile bulabiliyorlar. Ne ki işte, istediğin zaman bir bahaneyle kalkıp gidebileceğin bir tanışma. Belki böyle kameralar önünde sekanslardan örülüp bana ulaştığı, belki çok renkli görüntülerle süslenmiş olduğu içindir; ama bana çok keyifli gelmeye başladı bunlar. Çevremde böyle onunla şuraya gittim, bilmem kim biriyle tanıştırdı beni şurda oturduk ama sıkıldım bir daha görüşmedim, okuldan biri beni bilmem nereye davet etti çok eğlendik bir daha çıkacağız türünden şeyler duymadım hiç. Genelde benim etrafımda işler daha kesin çerçevelerde ilerliyor, bu kesinlik olmadı mı da beklentilerde mutlaka bir terslik oluyor ve iş hiçbir zaman o dizilerdeki rahatlıkla sonuçlanmıyor. Gereksiz bir hız merakı var, koştururcasına olmalı sanki bizde işler; yorulunca da aman boşver, olmamalı. Son zamanlarda bir torbadan kura çeker gibi insan çekebilmenin eğlenceli olduğunu düşünür oldum böylece, hem kağıttakinden hoşlanmazsan torbaya geri atabiliyorsun; üstelik kağıt torbadan çıkıp yakana yapışarak hesap sormuyor - pek bozulmuyor bile, daha ne olsun?
Bu sene altı filme gideceğim; Şeref Madalyası, Şişkolar, Orijinal Altyazılı, Bay Hiçkimse, Kızıl Mabet ve Kosmos. Ben, Don Juan ve Kamping'e de gitmek istiyordum, ama vakit bulamayacağımı düşünüp alamadım, zira Nisan'ın ilk dokuz gününü proje ve master dersinin adı küçük kendi büyük raporlarının teslimiyle geçireceğim - şu anda o günlere nasıl gelebileceğim hakkında en ufak fikrim yok diyebilirim. Cuma günü hiçbir şey yapamasam bile orda yapamamak burda yapamamaktan iyidir diye düşünerek laba gittim, bir hello world yazsam ellerime kına yakıp bölümün önünde dans edeceğim. Yapılması gereken çok şey var ve hepsinin başlangıç noktası sanki pusulanın dört ucuna dağılmış. Yakında çalışmayan kodlarla ve uzun süre boşa kürek sallamalarla daha da çoğalacak bilgisayar önü oturmalarım, ve ümitle günlerden bir gün benim kano da bir parça hareketlenmeye başlayacak, -mucize gibi ama belki de- ilerde akıntıya bile karşı koyacak. Kızıl Mabet'i de göremeyebilirim, İtalyanca derslerine kaldığım yerden devam etme projemi hayata geçirmeyi kesinleştirebilirsem ilk dersimle çakışacak. Cumartesi sabahları sekizde uyanıp İtalyanca öğrenmek inanılmaz yoğun dördüncü sınıf birinci dönemimde bana her şeyden iyi geliyordu, şimdi o zamankinden daha az işim var belki ama daha çok korkularım var, o yüzden de henüz karar verebilmiş değilim; ama galiba, evet galiba gerçekten devam edeceğim. Hem böylece Cumartesi günleri banko erken uyanıp Taksim'e gitmiş oluyorum ve buna gerçekten bayılıyorum! Hem çıkışta sergilere falan da giderim! Bir taşla biiir sürü kuş! Bunu söylemenin başka yolu yok mu, ben taşlarla kuşları vurup buna sevinmek istemiyorum.
Garip bir bölümde okuyorum ben. Yeni yönetmeliğe göre staj yaptığımız her gün için bilgisayarda 500 kelime ya da el yazısı bir sayfa rapor verecekmişiz. 40 günlük stajım için ellerimle yaklaşık 13 sayfa rapor tutacağım öyle mi? Zaten stajda dünyayı kurtardım, siz de haklısınız. Ayrıca çalışmam gereken derslerim falan da yok. Tabii ki rapor yazma işini teslim tarihinden önceki hafta sonuna falan bırakmadım. Herkes gibi son derece sistematik olduğumdan dersler başlamadan ben defteri ciltletmiştim bile. Böylece bu aralar böyle gereksiz işlerle uğraşmam söz konusu olmadı. Yoksa hayıflanırdım değil mi, bugün derslerime çalışacağıma oturdum sabahtan akşama kadar bu işe yaramaz rapor yüzünden dünyanın zamanını kaybettim derdim. Diyorum işte!
Kahvaltılarımın mucidi Ashley bugün İstanbul'a indi!

Akşam yemeğe gidilecek demişti, ama akşam olana kadar ses seda çıkmadı. Aradığında da organizasyonun Taksim'de kerli ferli bir fasıl gecesi olacağını öğrendim; mezeler, yemekler, içebildiğin kadar içler. Bir anda tepeden tavus kuşu saçım ve eşofmanlarımdan kurtulup Taksim'de vur patlasın çal oynasın yapmayı göze alamadım o saatten sonra. Basit bir şey değil mi, git ya da gitme. Git ve Ashley'nin ablasıyla, onun eşiyle ve bir iki tanımadığın kimseyle daha tanış. Evet, hiç hesapta yoktu ama bir sürü meze ye, rakı iç, daldan dala sohbet et ve yeniliklerin tadını çıkar. Bugün bu havada değildim anlaşılan, bazı günler spontane olamamak hiç de kötü değil aslında. Geçmişte yaptığım gereksiz katılıklar vardı; bugün kendime izin veremem, o yüzden herkes yer ben bakarım gibi. Acaba bu akşam gitmezsem de o omzuma yük bindiren katılıklardan, hayatı optimize etmeye çalışarak bile bile ıskalayışlarımdan mı olur diye sıkıntıya düştüm. Biraz düşündükten sonra gördüm ki olmaz. Bugün canım spontane olmak istemiyor, dağıtmak istemiyor. Canım Ashley'le daha rahat hissedebileceğim bir ortamda ya da durumda görüşmek istiyor benim, o ortam da bu gece için gözümde canlanmıyor. O ilk gecesinde ailesiyle çıksın eğlensin, biz de yarın buluşacağız ve o ablasıyla kahvaltı edip kendisine bir telefon ve kontör ve diğer gereksinimlerini aldıktan sonra rahat rahat kahvemizi içmeye gideceğiz, dahası hafta içi kahvaltıya gideceğiz ve yarın belki başka programlar da yapabiliriz - işte bak bunlara heyecanlandım bugün. Ashley geldiği için çok mutluyum galiba - galiba demem yaşlılıktan, zira artık saatler ilerledikçe meraklarımın önüne uykumun geçmesini engelleyemiyorum!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder