9 Mart 2010 Salı

The grass is always greener...




Hayır efendim, anlamıyorum! Bu master dersi haftada sadece 3 saat, bugün 1 ve yarın 2 olmak üzere. Hoca tahtada gölge oyunu falan yapsa benim için bir şey değişmez. Arka arkaya birtakım formüller sıralanıyor, ama şimdi birtakım diyerek haksızlık ettim aslında; ordu, araba, koloni, alem gibi sözcükler daha bir yakışır. Tahta sanat eserine dönüyor sigma'lar, ters ve düz üçgenler, omega'lar, ksi'lar, öyle ki alfa-beta falan görünce seviniyorum artık. Arada sınıfa göz gezdiriyorum da kimse şikayetçi değil halinden, hatta ben deftere gömülmüş bir yandan dinleyip bir yandan da yazmaya çalışarak algılama kısmını neredeyse boşlamışken belki onlar hocayla göz teması bile kuruyor ve kafalarını sallıyorlardır! Burak Hoca zaten tez canlı, eli ayağı hiç durmaz fırıl fırıl döner heyecanla. Hızlı hızlı konuşup tıkır tıkır yazıyor. Sonra eve gelip bir bakıyorum ki hiyeroglif gibi bir defter.

En korkuncu da bugün dersi son bir formül yazarak bitirdi ve tam üç kişi; bir değil, iki değil, tam üç öğrenci o formülde |div(I)|'nın ilk elemanı olarak yer aldığı dot product'ta neden yandaki elemana bıdı bıdı bir şeyler yapamayacağını sordu, sonra hoca da onlara ama o bir fonskiyon falan gibi bir cevap verdi ya da tamamen atıyorum şu anda aralarında geçen konuşmanın özünü, neticede durum şudur ki tekrar tekrar altını çizeyim üç kişi formülü anlamış, üzerine kafa yormaya vakit bulmuş -bakın dersin son anında yazıldı bu formül- ve o vakti akıllarıyla birleştirebilmiş, takiben hocanın yanına varıp konuyla ilgili yorumlarda bulunmaya başlamışlardı! Dahası, bir anda laf lafı açtı ve "Peki ama hocam zaten biz imgelerde gradyanı bulurken .... yapıyoruz o zaman .... neden oluyor?" gibi boşluklarını doldurmaya tenezzül bile edemeyeceğim sohbetler edildi. Vakit nakittir prensibine göre tüm bunlar yaklaşık 2 dakika aldı, bu da gösteriyor ki deneyimli mühendislerimiz en büyük gayelerini -maksimum verim- yerine getirmekte de son derece ustaydılar. Bense ağzım bir karış açık, sayısal kimliğimi acilen bir kenara bırakıp koşa koşa felsefe dersime yetiştim de anca kendime geldim.

Hep yemek kokacağımdan aşçı olamıyorum, tamam. Filozof olsam? O da beni sıkar herhalde, hem çok düşün düşün şimdi bu saatten sonra olmaz ki, rakamları falan da seviyorum aslında şimdi haksızlık etmeyeyim. Ne güzel olurdu fotoğrafçı, tiyatrocu falan olsaydım; ama her şey göründüğü gibi olsun öyle bir şartım var, yani sahnenin arkasında yaşanan öteki dünyaya dahil olmayacağım, fotoğraflardaki ve filmlerdeki gibi olacak her şey! Eğlence, estetik ve buna benzer sektörlerde hep gülümseyen ve yaptığı iş hayatın tam göbeğinde olduğu için yaşadığını hissedebilme fırsatının daha bol olduğunu düşündüğüm kimselere epey imreniyorum şu an. Tamam biliyorum, hayatın zorluk çıtası insanın içinde bulunduğu duruma göre hemencecik inip kalkıyor, geçmişine göreceli olarak daha az zorluklarla boğuşması gereken biri çıtayı anında aşağı çekiyor ve yeni standartlarına uyum sağladıktan sonra yine oflayıp puflamaya, yakınmaya başlıyor - yani bir noktada hayat herkes için zor. Ama benim tek istediğim gökyüzünde bir yıldız kadar uzak görünen çıtacığımla mutlu mutlu yaşamak, tüm bu ters-düz üçgenleri bağrıma basıp bunlar benim diyebilmek. Evet çok teknik ve çok formülizeyiz, öyle gazete dergi gibi değiliz; napalım, işim bu - ama işimi henüz anlamadığım için şimdilik sadece iş demek zorunda kalıyorum ve bunu hiiç sevmiyoruuum! Nerde benim iyelik ekim?




Hiç yorum yok: