Az önce annecik'i yolcu ettim. Birbirimizi çok özlemiştik, benim de konuşacak birilerine çok ihtiyacım vardı. Hafta boyunca hava soğuk olduğundan dersim olmadığında ortalarda pek dolanamadım, evde beni bekleyen bir sürü iş olduğu düşüncesine kapıldığım için de sosyal programlar yapmaya fazla yanaşamadım. Aslında aldığım dergiler yanı başımda, kucağımda laptop, sürekli tiyatrolar, konserler, sinemalar, sergiler araştırdım, kendi kendime listeler hazırladım, oyun eleştirileri okudum. Önüne geçemediğim bir aşırı yüklemeye sebep oldum, neye ne zaman gideceğimi, kimle gidebileceğimi bir türlü hesaplayamadım. Spontane hareket etme şansının biletlerin tükenivermesi sıkıntısı nedeniyle kaçabileceği düşüncesi doldurdu içimi, gazetelere ilan verip kim şu gün şu saatte şurda olmak ister diye anketler açmam gerekiyormuş gibi hissettim - ve yetmezmiş gibi rüyamda da bir sürü tiyatroya yetişmeye çalışır, oradan oraya koştururken buldum kendimi. Hafta sonunda ve gün içinde olan iki Haldun Dormen oyunu var hala kafamda, ama onların da eleştirileri pek güzel değil niyeyse, gidenlerin çoğu beğenmemiş. Haldun Dormen artık emekliye ayrılmalıymış, zaten hızlı konuşuyormuş bir de kısık sesle tek kelimesi anlaşılmıyormuş, hem kostümler çok özensizmiş, böyle sürüp gidiyor. Devlet Tiyatroları'nın oyunları çok övülmüş, ben de onlara gidebilmeyi çok istedim, ama çoğu taa karşıda, tek başıma da atlayıp karşıya gidesim gelmiyor hiç. Şimdiden de kesin programlar yapamıyorum kafamda, yani gitmesine gidilir tabi ama esas projem ve master dersi projem yakında kapımı çalmaya hatta kapıma yüklenmeye başlayacaklar, o yüzden kendim yan çizebileceğim durumlar bulunurken bir de arkadaşlarımı heveslendirip ikilemlerde kalma ihtimalini göze alamıyorum diyelim. Neyse, önümüzdeki hafta sonu belki -kısık sesli ve özensiz de olsa- bir Haldun Dormen ya da hafta içinde yapacağım araştırmalar doğrultusunda daha değişik bir şeyler bulur, bir anda kafama estiği gibi koltuğa otururum işte (ama o çok istediğim "Ne Dersin Azizim?" koltuğu değil, çok uzakta çok). Mesela Kaan Erkam'ın "Kadınlar, Erkekler, İlişkiler ve Çelişkiler" diye bir oyununa gitmek istemiştim Ortaköy'de, komedi, girişe bir içki dahildi ve anladığım kadarıyla sahneyle izleyiciyi birbirine katabilen bir şeydi ki üzerine fazla açıklama ya da yorum bulamamış olmama rağmen kafamda güzel bir imge vardı. Ne var ki dündü oyun, ben de gitmedim çünkü Cuma akşamını boş geçirmiştim, bari Cumartesi akşamı öyle gitmesin ve oyun da kaçıversin dedim; çünkü böylesi bir akşam için küçük çapta da olsa bir iletişim ağı oluşturmam gerekiyordu, bir kişi bile olsa telefon açmak ve davet etmek gerekiyordu ve ben bu hareketi yaptığım anda sorumluluklarımı fena boşladığım hissine kapılacaktım iyiden iyiye.
Aslında belki de gitsem bir şeyleri fazlaca boşlamış olmazdım, öte yandan dün gece staj raporumu neredeyse bitirdim ve felsefe okumamı da yaptım, iyi geldi tabi. Cuma günüm önceki birkaç gün gibi kafamda yapılması gerekenler ve aslında biraz da bunlara zaman ayırsam dediğim hayatın içindenleri yalnızca düşünerek geçti, böyle olunca ne gerçekten işleyebildim ne gerçekten gezebildim. En güzeli şöyle olmalıydı: hafta içinde çalışmalı ve çalışmalıydım, ama gerçekten çalışmalı ve kafamdakileri dökebilmeliydim, gerekiyorsa sıkıntıyı öyle bir yedirerek yaşamalıydım ki bir yerde kalemi kitabı fırlatıp "Ben çıkıyoruum!" diye şakımalıydım. O zaman hayatın dengesini kurabiliyor muyum üzerine inşa edilmiş, yeterince gezip görüyor muyum, eğleniyor muyum ucundan bir saniyede aman tanrım ne de çok geziyorum oysa mesleki anlamda ne kadar boş kaldım ucuna geçmek gibi sorunlar yaşamaya vakit ya da neden bulamadan go-with-the-flow yapmış olurdum. Cumartesi sabahı Taksim'de aklımda bunlar vardı işte, bir yandan devamlı yürümek ve ellerimi cebime sokup kafamı yukarı kaldırmak istiyordum; ama bunu yapan kızın bir gece önce masasını sıra sıra makalelerden ve araştırmalardan gözü arkada kalmaksızın temizlemiş olması gerekiyordu. Biri olmadan diğeri olmuyor işte, kendimi ödüllendirir gibi tadını çıkarmak istiyorum hayatın içinin. Hepsi iç içe. Kafamı önce kendimle doldurmalıyım yani, çünkü öbür türlü gördüğüm her şeye özeniyorum. Avare gezici, boyacı, kestaneci, fotoğrafçı, edebiyatçı oluyorum, feci şekilde turist oluyorum; halbuki "ben" olsam zaten profesyonel benden arta kalan zamanlarda ister istemez profesyonel bir turist de olurum ve farkına bile varmadan yaşarım bu geçişleri; böylece boş zamanların hakkını veriyor muyum ya da boş zamanlarım çok mu geçiyorum çelişkilerine düşmem. Uçsuz bucaksız bir denge kurmak için gereken tek şey, başlamak: bitirmenin yarısı.
Yaa işte o yüzden galiba, Cumartesi akşamı oyuna gitmeye çalışmak ve kafamdaki şaraplı-kahkahalı görüntüleri zorlaya zorlaya gerçeğe çevirmek yerine uyandığım gibi Taksim'e koştum, Türbülans'ın son gününe yetiştim!

Öyle çok çarpılacak hissiyatta değildim, o yüzden daha çok havayı ve tahtaları kokladım, ama özellikle üstteki resimdeki renklere ve tekniğe hayran kaldım! Payetli kargalar var mesela, arkada aydıngere kara kalem gibi, üstünde de tavandan indiğinde beni hep mutlu eden modern avizeleri çağrıştıran top top çiçekler. Hepsine tıklayıp kocaman yapın.

Asansörle çıktım bu sefer beşinci kata, ama inerken iyi ki merdivenleri kullandım ve aşağıdaki fotoğraf sergisini de gezdim. Adına sanına dikkat etmemişim bile. Ben küçük makinemle fotoğrafların fotoğraflarını çekerken camdan galerinin kalanı yansıdı.

Yine Türbülans, bazen şu soldaki gibi hissettiğim oluyor bu okula dönüş ya da bir sürü daha şeye dönüş sürecinde. "New citizen" gibi, çok belli belirsiz afalladığım oluyor, aslında gerçekten belli belirsiz ki bana karikatür gibi geliyor zaten. Sağdaki de bir nevi Rorscach sanki, o da geçmişin bir muhasebesi gibi belirdi gözümde, ama bu sefer tepelerde duran büyük büyük adamlar da ya kazan karıştıran böceklere benzetmedim.
En alttaki de daha bir alt katta, Engin Güneysu'nun insanı bir anda oradan oraya uçurarak gezdirdiği "Sokağın Dili: Bildiğin İstanbul" sergisinden.

Dönüş yolunda annemle telefonda konuşuyorduk, çünkü ben kendimi birazcık yalnız ve çizgileri karışmış ya da silgiyle biraz üzerinden geçilmiş gibi hissediyordum. Doğum gününde Ankara'ya gitme planım vardı, öğlen birde dersim bittiği gibi okuldan çıkacak ve iki otobüsüne yetişecektim, annemin gitmek isteyip henüz gidememiş olduğu Niki'de yer ayırtacaktım ve babamla ikisini oraya yollayıp karşılarına çıkacaktım ya da onları evden alıp götürecektim, hediyesini verecektim, sonra bol bol laflayıp sarılacaktık ve aynı gece dönecektim. Master başvurularının 15 Mart'a kadar olduğunu bildiğimden rahat davranıyordum, yine de bir şeyler beni dürtmüş olacak ki 9 Mart'ta biraz bilgileneyim dedim ve Fen Bilimleri'ndeki kadının imalı imalı "Yarın son gün (hıh)!" deyişiyle kendime geldim. Transkript, dekont derken 17 Mart'ta mülakatım olduğunu öğrendim, böylece doğum günü balonları ardı ardına patladı. Evet, artık master başvurusunu yapmış bir çok-az-kaldı-mühendis'im! Tabi bunun karşılığında vazgeçmek durumunda kaldığım sürprizimi anneme açıkladım, o da iki ay önce kılını bile kıpırdatamayacak kadar bezgin kızının şimdi böyle ışıl ışıl planlar yapabiliyor olmasının alabileceği en güzel hediye olduğunu söyledi.
Çarşamba felsefe p.s.'im olacaktı, ama asistan gelmedi. Ben de okulda boşu boşuna epey bir takılmış oldum, kötü de olmadı o kadar, dergi falan okudum. Sonra dönerken Kadınlar Günü için BÜKAK'ın eğlencesine rastladım, inanılmaz keyifle şarkı söylüyorlardı, önlerinde bir sürü kız bağırarak halay çekiyordu ve kendi başıma pek dinlemeyeceğim türden şarkıları solistin sesi öyle güzel yankılıyordu ki bensel bir şey olacağını bilebilsem halaya fiilen bile katılırdım.
Annem dün akşam karar verdi, bu sabah yedi otobüsüne atladığı gibi öğlen kapıda belirdi! Ne gerek var telefonda konuşmaya, gelirim çayımız kahvemizi içerek otururuz dedi. Annem Fazi'yi çok sevdi, Fazi de annemi çok sevmiş. Odada içtiğimiz bir bardak çayın ardından Bebek Nero'ya indik ve orayı bugün çok acayip beğendik, hatta bundan sonra orası bizim kafemiz olsun dedik. Ben bazen oraya gidip ders falan da çalışmak istiyorum. Hatta heyecanlanıyorum oraya gidip ders çalışabilsem diye. Annecikle bir sürü şey konuştuk, ne güzel şeymiş insanın annesiyle böyle dolu dolu konuşabilmesi! Perşembe gecesi de tam yatmaya hazırlanırken Fazi'yle laflamaya başladık bir anda, bıdı bıdı konuşup durduk. Bir ara bu kız hakkında uzun uzun yazmaya başlayabilirim, zira öyle duru, öyle güzel ve ayakları yere sağlam basan bir kız ki beni kendine hayran bırakıyor zaman zaman; ama çok zevkli bir hayranlık bu. Salon sohbetimiz bana öyle tatlı geldi ki yatağıma yatıp elime kitabımı aldığımda inanılmaz huzurlu hissettim kendimi, aldığım nefesi dolu dolu verdim dışarı, üstelik etkisi ertesi sabah bile devam etti. Annem de daha dolu nefeslerim olsun diye geldi zaten, hem kendi nefesleri de doldu gelişiyle. İyi ki, iyi ki geldin!

Annecik'le Bebek'e inerken bir sürü ev, bahçe, yıkıntı, döküntü gördük, hepsi birbirinden güzeldi ve annem kafamı her çevirişimde ona yeni bir şey gösteriyor olabilmeme çok sevindi, artık fark ediyorsun, dedi. En aşağıda onun çok sevdiği tarzda eski bir evin önünde bu ağacı gördük. Uzaktan çiçekli bir bahar ağacıydı ama yakından çiçekleri çok kocaman, lale gibiydi. Ayrıca Nero'da paylaşmalık paylaştık, minicik hindistan cevizli ve kayısılı toplar bunlar, yiyince kocamanmış gibi geliyor üstelik, pofidik pofidik.
Paul'e bayılıyorum dedim ve sonra İtalya ya da Fransa'ya gitmeyi öyle istedim ki, o zaman bütün vitrinler croissantlar, paniniler, pastalar, poğaçalar ve ekmeklerle kaplı olurdu, her yerde meydanlar ve önlerine atılmış minik masalarla sandalyeler olurdu, güzel bir şey görmek için illa belli bir yere gitmek gerekmezdi, kapının önüne çıkmak yeterli gelirdi. Dün Starbucks'a girip çıktığımda da o Starbucks'ın kendine has kokusu bir şeyler çağrıştırdı bana, ne olduğunu tam bilmiyorum ama güzel şeyler geldi aklıma sanki, sevdiğim yanlarımı kokluyormuş gibi oldum. Staj defterimi yazarken Baltimore'daymış gibi oldum sonra, makaleleri Lukas ve Dan'in ağızlarından duyar gibi.
Bugün ilkokul arkadaşlarımı ve eski evimizi düşündüm ara sıra, Ayşe'yle yakalayıp beslediğimiz kertenkele, çekirge ve larvaları düşündüm, annesinin mikroskobunda soğan zarını izleyerek nasıl eğlendiğimizi.
Dün hayatımda bir kere yemiş olmama rağmen mücver gibi bir omlet yapmak istedi canım. Kabak ve yeşil soğan kavurdum, sonra üstüne süt-yumurta-maydanoz-tuz-karabiber döktüm. Kokusu yavaş yavaş burnuma gelirken kendi kendime, buna nane de gider, diye düşündüm ama sonra çok ileri gitmeyeyim dedim. Gerçekten nane konurmuş mücvere. Galiba gurme oldum.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder