30 Mayıs 2010 Pazar

Io ne ho ventidue!


Her şeyin günbegün daha da anlamlandığı; kokuların, insan manzaralarının, duyguların, günün ve gecenin içimde hayat bulduğu yaşantıma benzerlerinden daha derin, daha belirgin, ışıltılı ve sıcacık bir gün daha eklendi bugün. Benim günüm; yüzümde alışılmadık sıklıkta mutluluk, şaşkınlık, özlem, heyecan mimikleri oluşturan, sevildiğimi kelime kelime duyma vesilem!


Bu sabah kendime küçük bir izin verdim ve yürüyüşe çıkmadım, azıcık daha geç uyandım. Gecelerce geç yatıp erken uyandıktan sonra sabahın yedi buçuğunda kalkıp yürüyüş yapacaksa insan, sokağın da kendisini çağırmasını bekliyor; halbuki gözlerimi açtığımda hava kapalıydı ve kendimi zorlayıp uyanmam, sevdiğim bir şeyi eziyete döndürmeme eşdeğer olacaktı. İkinci ve asıl uyanışımın ardından banyomu yaptım ve annem gelmeden terminalde olabilmek için ojemi (ve tabi muhteşem icat kurutucu spreyi) çantama atıp yola çıktım. Arabadan iner inmez, etrafıma hiç bakınmadan bir masaya oturdum, -böyle günde olmazsa olmaz- ojemi sürüp kuruttum ve ancak ondan sonra kafamı kaldırıp annemi beklemeye koyuldum. Bir süre sonra nereden çıktıysa annem geliverdi, halbuki otobüs ortalarda yoktu! Meğer otobüs daha geride durmuş, annem de telaş ettirmeyeyim nasılsa gelir diye aramamış beni, gezinmiş durmuş oralarda. Neyse denk geldi de karşılaştık!

Alelacele giyinip evden çıkmadan hemen önce İst Cafe'yi arayıp bahçede rezervasyon yaptırmak istedim, ama görüştüğüm garson minicik bahçelerinde köşe kapmaca oynanmakta olduğundan rezervasyon alamayacağını bildirdi. Bunun üzerine doğum günüm olduğunu, annemin Ankara'dan geldiğini ve bir istisna yapmalarını rica ettim, zaten yüzümü görse beni tanıyıp bir şeyler ayarlayacağından emindim. Tam da gönlümden geçen masa bizi bekliyordu nitekim, hemen tabaklarımızı doldurduk, sonra tekrar doldurduk; bir yandan tepeleme domates salatalık, diğer yandan poğaça-simit, çeşit çeşit peynir ve muhteşem ezme eşliğinde annecikle konuştuk durduk - tatlı niyetine de muzlu müsli. Asıl tatlımız kahvelerimizle birlikte ikram edildi, doğum günüm olduğu üzere bize üzerine mumuyla harika bir brownie getirdiler ki sufleden farksızdı! Formuna çok dikkat eden hanımlar olduğumuzdan hepsini yiyemeyişimize alınmamalarını belirterek zarafetlerine sayısız teşekkür yağdırdıktan sonra, içimizde kakaonun ve ondan da tatlı jestin sıcaklığıyla Nero'ya indik.


Nero'ya gitmeden eve uğradık. Kışlık birkaç eşyamı almak üzere getirdiği açılmayan valizle epey uğraştıktan sonra sıkı bir yumrukla kapağı kaldıran annem, valizin içinden babamla ikisinin hediyesi çantamı çıkardı. Evden tam çıkıyorduk ki görevliler bir zarfım ve bir çiçeğim olduğunu söylediler. Annem bana çiçek almayı planlıyormuş ama ne ara alacağını kestirememiş, babam da annemi gönderdiğinden çiçeği hiç düşünmemiş olacak; yani Çağlar'ım bu harika buketi -hem de ta Amerika'dan!- göndermese bu sene çiçeksiz kalırdım. Notunda yazdığı gibi çiçeğin içinden çıkabilmesini çok istedim! Diğer zarfta tam bir yıl önce bu tarihlere damgasını vurmuş, sürpriz Amelie müzikleri; dün gelen kitabım ise sabırsızlık içinde okunma sırasına girdi bile!


Pazar gününün kalabalıklığı bize işler mi bugün, dışarda en sevdiğim masalardan biri tabii ki boştu; dahası canım Egecan'ım da ders çalışmak için Ezgi ve Damla'yla aynı yere gelmişti. Aman yine bir şık, bir yakışıklıydı sormayın gitsin! İnsan her gün de böyle olmaz ki canım. Annemle ikisi konuşurken ben de kızların yanına gittim. Egecan masasına geçtikten sonra annemin ilgisi yan masadaki köpeğe odaklandı bir süre; malum annem köpek gördü mü dayanamaz sever, konuşur, bırakamaz. Çayımızı kahvemizi içip sahilde biraz yürüdük, annemin canı lokum çekti ondan da aldık - görüyorsunuz feci form koruyoruz. Bu sefer zamanın nasıl geçtiğini hiç anlayamadık, rahat rahat, süzüle süzüle konuştuk; öyle ki içimde anlatmak isteyip de fırsatını bulamadığım ya da dün söylemeyi düşünüp bugün unutuverdiğim hiçbir şey kalmadı.

Anneciğimi yolcu ettikten ve gözden kaybolur kaybolmaz özlemeye başladıktan sonra eve dönüp giyindim, yorgunluğumu atmak ve kendimle uzun uzun baş başa kalabilmek, kendimi kutlayabilmek için akşam yürüyüşüne çıktım. Sokaklar insan kaynıyordu, aralarına karışmak ve durmadan yürümek istedim - üzerimde tavan olmasının zamanı değildi henüz. Benim saatim gelmişti, hani güneşin batmaya ve hemen ardından ışıkların yanmaya başladığı o saatler. Yaşadığımı, yıllar önce bugün yaşamaya başladığımı hissetmemin, iyi ki diyebilmenin en güzel yoluydu yürümek. Teknelerde çay içenler, ellerinde dondurmayla karşıdan gelenler içime doldu, yol boyunca yüzümdeki gülümseme bir an olsun solmadı.


Diğer doğum günlerimden farklı olarak bugün ben de kendimi kutladım, bunu nasıl anlatayım bilmem ki!.. Ben olmak ne güzeldi, onca deneyimin ardından bu insanı yaratmak ve tanımak, yaşamla bütünleştirmek ve onunla bir olmak ne harikaydı! Ben vardım, iyi ki gerçekten vardım ve nasıl da hissediyordum kendimi; yanılgılarımla, başardıklarımla, düşündüklerimle nasıl da belirgindim artık - ve kendime nasıl da aittim, ne büyük bir yerim vardı hayatımda! Ben, iyi ki dünyaya gelmiştim, kendime iyi ki bunu söyleyebilmiştim!

Gün boyunca aldığım telefonların üzerine bilgisayarıma gelen mesajlar eklendi. Hepsini tek tek okuyup cevaplarken zaman bugüne, mesafeler buraya taşındı. Geçmiş şimdiye akarken tüm güzellikleri hatırlattı; dünyanın bir ucu yanı başıma ilişiverdi. Arkadaşlarım, tanıdıklarım, özlediklerim, paylaştıklarım gözlerimin önüne, aklıma doluştu; sahip olduklarımın altını çizdim özenle. En güzeli beraber olmak, nice seneleri birlikte devirmek ya, bir kez daha derinden hissettim paylaşmanın ısıtan yoğunluğunu.

Yirmi iki yıllık benliğim mışıl mışıl uyuyup harika yarınlara uyanmak istiyor, herkesle ve her şeyle yaşlanacağı için öyle mutlu ki geleceği bugünün huzurundan dokuduğu iple çekiyor!


2 yorum:

Damlo dedi ki...

ahaaa! doğum günün pıt diye geçivermiş, çok kutlu olsun. nice nice senelere mutlu mutlu!

pın dedi ki...

çook teşekkür ederim! evet, nice senelere :)