9 Mayıs 2010 Pazar

Cumartesi-Pazar-lık


Son dakika insanıysan hep son dakika insanısın. Ödevlerde, projelerde nasıl iki hafta öncesinden hiç ilham gelmiyorsa hayatta da çoğu zaman böyle oluyor. Anneler günü hediyesi için gereksinim duyduğum şevk ve esinlenme anca cuma öğleden sonra yürüyüş esnasında kapımı çaldığı için kargoyla postalama işi son güne kaldı, ama ben firmaların bu güne ayrıcalıklı yaklaşacakları yanılgısıyla cumartesi sabahı erkenden fırlayıp Yurtiçi Kargo'ya gittim. Pazar günü çalışmıyoruz dediler, başlarız anneler gününüze diyecek gibi de oldular. Bugün hafta sonu, gün içinde hızlı gönderim falan da yapmıyoruz dediler. Hıh, keyfiniz bilir, deyip hemen Aras Kargo'ya gittim. Onlar da pazar günü çalışmıyorlarmış, anneler günü vız gelir tırıs gidermiş, yılbaşında bile çalışmazlarmış. Peki dedim çok para versem size, bugün yollasanız. Olur dediler, bunun üzerine üstüne not yazılmış makaron kutusunu, anneme yazdığım kartı ve bluz paketini koliye koyduk, bantladık, adresleri yazdık ve her şey hazırlandıktan sonra adam bana dehşet bir fiyat söyledi. Paketim uçakla gideceği içinmiş; o an gözümün önüne kemeri bağlanmış, koltuğu dik, masası kapalı konuma getirilmiş paketim geldi. Hışımla hediyelerimi alıp çıktım, Varan Kargo'yu aradım. Telefondaki kızların verdiği düşmeyen birkaç numaradan sonra anca ulaşabildiğim adam bana "Yogh, çalışmıyoruz. Yogh yogh, bugün de olmaz." dedi ve bunun üzerine tek çaremin paketimi first class uçurmak olduğunu anladım. Sırf anneme aldığım hediye gidecek olsa ne yapalım der pazartesi yollardım; ama sekiz kuşak annelerle dolu o kahvaltı sofrasında yensin diye inanılmaz hevesle aldığım makaronların çöpe ya da başka bir yere (benim midem olmayacağı kesin) gitmesine göz yummaktansa anneler günü için bir servet harcamayı göze aldım. Allem ettim kallem ettim kutuyu da küçülttürdüm de fiyat biraz indi, ne saçma zaten son derece hafif bir paket olmasına rağmen büyük kutuya konulduğu için ebatlara göre fiyat şişirmeye kalkıyorlar. Böylece dersimi almış oldum, artık bu tip işlerin son güne bırakılmayacağını bildiğim için ilham da otomatik olarak iki gün önceden gelecek, ayrıca gerektiği gibi hesap edemediğim için aslında benim hatam olan bu ve benzeri durumlardan ödeme yoluyla son kurtuluşum bu.


Bir saatlik uğraşlarım sonucu Etiler'den çıkışım saat onu buldu, şansa bak ki yollar boştu ve İsPark'ta da hala yer vardı, böylece yirmi dakikalık gecikmeyle İtalyanca öğrenimime kaldığım yerden devam ettim. Sınıfta Ayşegül diye deli dolu bir kız var; konuşkan, hareketli, herkesle bir şekilde iletişim kurmayı becerebilen anaç tiplerden. Çok farklı dünyalarımız var gibi, ama diyorum ya öyle varlığını hissettiren biri ki ortak nokta arayışına sıra gelmeden konuşmaya başlayabildik. Sigara içtiği için her ders arasında aşağı iniyor, ben her arada olmasa da bir-iki kere aşağı iniyorum ve bu şekilde gelişen birkaç cümlemiz olmuştu. Max zaten baş tiryaki, İtalyanca'da "Türk gibi sigara içmek" derlermiş ve Max için "Üç Türk gibi sigara içmek" diye yeni bir terim oluşturulmuş. Ayşegül'le çok sıkı fıkı bir de Başak var ki kendisinin evli olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim, oysa Ayşegül'le yaşıtız.

İkinci derste Max kitapta işlediklerimizden yola çıkarak ikili gruplar halinde sınıftaki birini seçmemizi ve onun karakter özelliklerini anlatmamızı, dış görünüşüyle çok çok az bilgi vermemizi istedi ve okundukça kim olduğunu tahmin etmeye çalışacaktık. Ayşegül'le Başak'ın yazdıkları şöyleydi: "Zayıf, kumral ve güzel. Biraz kapalı biri, aslında yakınlaştığı insanlarla çok sohbet ediyor; ama tanımadığı insanlara mesafeli davranıyor. Eğer ona karşı ilk adımı siz atarsanız, o zaman gerisi geliyor ve görüyorsunuz ki çok samimi, içten." Kumralı zayıfı falan geçtim ve beni anlattıklarını hemen anladım. Böyle bir jest beni gerçekten sevindirdi, biraz kızarmış olabilirim, ama gülerek teşekkür ettim yazdıkları için, sonra ara verdik ve aşağı indiğimizde bir zamandır düşünmekte olduğum bir konuya parmak bastıklarından fırsattan istifade gerçekten dışarıdan mesafeli görünüp görünmediğimi sordum. Max'in de katıldığı yorumlara göre soğuk görünmüyormuşum, kötü anlamda mesafeli de görünmüyormuşum; ama öyle her önüne gelenle sohbet eden bir havam yokmuş, biraz utangaç ve kapalı duruyormuşum. Yahu herhalde bu hakikaten böyle. Ben de kendimi dünyanın en ortada, en konuşkan, en girişken ve en adım atan insanı zannediyorum, ama galiba bunu pek gösteremiyorum. Bir oldu, iki oldu, derken şimdi sınıfta iki derste yazılıp çizilebilecek kadar gözlenebilir bir şeyse ben gerçekten mesafeli ve yer yer utangaç görünüyorum! Kimilerine göre bu güzel bir özellikmiş, fakat bilemiyorum ki. Bazen istemediğim halde dozu kaçıyor ve insanlar da bu nedenle benim yakınımdan biraz kaçıyor olabilirler yani. Zaten nasıl isteyeceğim, böyle göründüğümün farkında değildim ki, daha doğrusu ihtimal veremiyordum. Kendime böyle olup olmadığını soruyordum ve olamaz, diyordum, ama oluyor sanırım.

Biraz iyi, biraz kötü bir şey. Aslında galiba iyi. Neyin iyi, neyin kötü olduğunu bilmem ama ben olmaktan memnunum. Eksiklerimi görebiliyorum ne de olsa, canımı da hiç acıtmıyor bunlar. Tam konduramasam da biraz kapalı durduğumun ayırdına varmaya başladığımdan beri yerinde ve zamanında olmak kaydıyla dilediğim samimiyeti görebilmek için daha girişken olmaya çalışıyordum. Olmadığımı düşündüğüm halde biraz utangaç göründüğümü kabullenmek zorunda kaldıktan sonra da bunu kırmak için kendime daha çok güvenmeye ve daha rahat olmaya başladım. Yıllar yılı başka insanlar vasıtasıyla edindiğim bir çevrem olduğundan birilerine yanaşmayı hiç denememiştim zira, benim yerime bunu diğerleri gayet güzel yaptıkları için bana sadece eğlenmek kalıyordu; oysa sıfırdan bir arkadaşlık ya da ilişki nasıl başlatılır pek bilmiyordum ve hayatımdaki en büyük eksikliklerden biri oldu bu. Hep birilerine sırtımı dayayageldiğim için şimdi şimdi tamamen kendi becerilerimle tanışıyorum etrafımdakilerle ve bu yolda kazançlarım kadar kayıplarım da olacağının bilincindeyim.

Derslerden sonra Ayşegül, Başak, Max ve ben yemeğe gittik. Onlar pide yediler, ben bir salata yedim çünkü pidenin ne kadar yağlı olacağını ve ağzımın tadına hiç uymayacağını biliyordum, ama bu onlara eşlik etmeyeceğim anlamına gelmiyordu. Birbirimize göre insanlar olmayabiliriz, ama bence olmamız da çok gerekmez. Yeri geldiğinde fazla ince eleyip sık dokumamak lazım. Neticede beraber İtalyanca öğreniyoruz, böyle bir ortak noktamız var ve buradan başlayıp başka noktalara atlayıp atlayamayacağımızı görürüz. Olursa onları birleştiririz, olmazsa da elimizdeki noktanın kıymetini bilmeye bakarız, o kadar. Yemekte bir sürü şey konuştuk; konu gözlük almak için Sirkeci'ye gideceğimden açıldı, Max'in eski nişanlısının babasının oralardaki işinden devam ettik, nişanlı sevgili derken Ayşegül'le benim son ilişkilerimizin benzer şekillerde bittiği ortaya çıktı.

Bunları böyle uzun uzun anlatıyorum, çünkü kendi kendime hiç tanımadığım insanlarla konuşmak, yemeklere gitmek, gülmek, mesela sınıftan Cem'e haftaya Lost'u DVD'ye çekip götürecek olmak, hepsi benim için yeni adımlar atmak demek. Bir tek yazın Amerika'da öyle rahattım ki sanki bütün arkadaşlarımla yıllardır tanışıyormuşuz gibiydi ve oradayken yazdığım yazılarda belirttiğim gibi çoğu organizasyonda benim parmağımın bulunması hepten şaşırtıcıydı. Neden bilmem, kendi dünyamda işler oradaki gibi yürümüyor sanki, ama hafif hafif ve yeni yeni farkı kapatmaya girişiyorum.

Yemekten sonra inİstanbul alıp rotamı kendi kafeme çevirdim ve salatanın paklayamadığı midemi tıka basa doldurduktan sonra her ne kadar korkunç, tehlikeli, pis gibi caydırıcı sıfatlarla tanımlanmış olsa da azimle Sirkeci yollarına düştüm. Tramvaya binmek için yaklaşık on dakika nostaljik tramvay durağında beklemek gibi rezil bir harekette bulundum, artık aklım neredeydi bilmiyorum ama Tünel'i daha önce bir kez kullanmış olduğum için koca durağı nasıl olduysa gözden kaçırmıştım. Kendimi çok kınadım. Sen onca sene İstanbul'da yaşa, Eminönü'ne bir ya da iki kez git, o ara hasbelkader bir tünel deneyimi yaşa, Asmalımescit'ten öteye geçme, yok böyle bir mantık! Şehir azıcık daha sabret bak diploma sahibi bir genç olarak baştan başa tavaf edeceğim seni. İstanbul dünden razıymış buna, tramvaya binince onu da gördüm zaten bütün duraklar inci gibi sıralanmış hepsine tek tek gidelim, gezelim diye. Bu zamana kadar aklım neredeymiş? Ben söyleyeyim, aklım beş karış havada, sırtım başkalarına dayalı, onlar nereye ben oraya yaşayıp gidiyormuşum. Kafayı bir kaldırdım ki tramvay duraklarının olduğu koca bir dünyam oldu, ne de güzel oldu.

Hava kapalı olduğu için Taksim'in kalabalığı iyice üstüme üstüme gelmişken onca yerilen Sirkeci'ye ekstra bir şevkle gittim, neden bilmem ama sanki Taksim'den daha güzel olacaktı benim için. Doğu Bank denince aklıma hep tentelerin altında "Gel vatandaş, bilgisayara gel, elektroniğe geel!" diye bağıran satıcıların olduğu bir pazar geliyordu, buna nazaran gayet derli toplu bir iş hanıyla karşılaşınca orta çağdan günümüze ışınlanmış biri gibi hissettim kendimi. İlk birkaç gözlükçü deneyimim başka bir iş hanında ve hayal kırıklığıyla sonuçlanınca cayacak gibi oldum, sonra Doğu Bank'ta dünyanın gözlükçüsüne kavuşmamla bakış açım tamamen değişti, hatta öyle değişti ki yaklaşık on beş gözlük denedikten sonra karar verme mekanizmam köreldi. İki ayrı gözlükçüde esnafın ve müşterinin benim yerime yorumlamasına bıraktığım ve herkesin çok yakıştığında hemfikir olduğu bir siyah kemik gözlükte karar kıldım, sıfır pazarlama yeteneğimi bir anda oluşturup geliştirdim ve daha ucuza satacak olan mağazadan satın aldım ki ödediğim fiyat Etiler'deki gözlükçüde aynı marka gözlüğe biçilen fiyatın dörtte biriydi. Garip bir dürtüyle elimde yeni gözlüğüm, girmemiş olduğum başka bir gözlükçüye de giriverdim ve beyaz kemik gözlükleri olup olmadığını sordum ümitsizce, zira hiçbir mağazada yoktu, oysa şansa bak ki burada tam üç ayrı model vardı ve bir tanesi yüzüme gözüme hayalimdeki gibi oturdu. Aynı fiyata onu da aldığım gibi karttan tahsilat yapılacağı sırada pazarlık yeteneğimi doruk noktasına ulaştırarak "On lira daha indirin de yol param olsun!" deyiverdim, onlar da gönlümü yaptılar. Gözlük maceram böylece araştırma ve pazarlık etme becerilerimin gelişiminden ötürü kendimle gurur duyarak, vay be diyerek, kazıklanmamanın dayanılmaz hafifliği ve ağrıyan ayaklarımın azminin zaferiyle sonuçlandı; bu şekilde yarı fiyatına hem de bir değil iki gözlüğüm olmuş oldu ve beyaz gözlük sevdam da çok şükür içimde kalmadı.


Eve döndüğümde tabii ki yine kimsecikler yoktu, ben de çok yorulmuştum ve sonunda yüzyıllardır izlenmeyi bekleyen, artık yerine getirilmemiş bir sorumluluk ayarında canımı acıtmaya başlamış olan "Guguk Kuşu"nu seyrettim. Ben bunun eğlenceli, tabi biraz da duygusal bir film olacağını sanıyordum, halbuki damağımda "Ölü Ozanlar Derneği"nin bıraktığı tadın hemen hemen aynısını bıraktı, garip bir şekilde şu an her iki filmi düşündüğümde de aynı tarifsiz ve biraz da gergin hislere kapılıyorum ve birbirlerine gerçekten çok benzediklerini düşünüyorum. İkisinin de verdiği mesajlar pek çok değişik boyutta ele alınıp tartışılabilir, öte yandan Danny DeVito'nun ve Christopher Lloyd'un oyunculuklarına bir kez daha hayran kaldım, zaten Christopher Lloyd'un yüzünü görür görmez Addams Ailesi'ni haftada on kez izlediğim çocukluk günlerime dönüp mest oluyorum.

Bu sabah Ales'e girdim ve gördüm ki test tekniğimiz epey körelmiş. ÖSS'ye hazırlanırken nasıl takır takır çözüyormuşuz hepsini, oysa şimdi matematiğin tamamını bitirdiğimde Türkçe'ye ayıracak yalnız bir saatim kalmıştı ve çoğu paragrafı okurken ölesiye sıkıldım! Lost'la ilgili bir soru vardı ki onu zevkle yaptım, ama hele ki tarihsel içerikli sorularda cümleleri bir daha, bir daha okumam gerekti. Matematikte de birkaç boşum olduğunu belirteyim, Türkçe'nin yetişmeyen son dört sorusundan anlaşılacağı üzere üzere matematiğe tekrar dönmeye (üç soru haricinde) zamanım kalmadı! Her şey bir yana, bir anda beş sene öncesine gitmiş gibi hissettim kendimi, yine benzer sorular ve karalanması gereken yuvarlaklar, yüzdeler, bölüler, büyüktür küçüktürler... Beklenmedik ölçüde nostaljik bir sınav oldu. Benim anlayamadığım, ÖSS ayarında bir sınavı üniversite mezunu olacak tıynette insanları ölçmekte neden kullandıkları. O soruların hepsini lise son öğrencisiyken daha rahat çözerdim zaten. Üniversite öğrenimimle bağdaşan neyimi test ettiler bilmiyorum.

ÖSS'den farklı olarak bu sınavda tuvalete çıkmamıza izin verdiler, çok yerinde olmuş.

Yıldız'dan sahile inip eve yürüdüm, yemeğimi yedim, havanın biraz serin olduğunun farkında olsam da sağda solda gördüğüm şortlu kızlara acayip özendiğimden artık dayanamadım, Emir'den sıcaklığın son durumu üzerine bilgi ve şort giyme konusunda onay aldıktan sonra yanımda bir torba içinde pantolon, kemer ve kazak eşliğinde Güney'e gittim. İlk işim Emir Bey'e yılbaşı hediyesini vermek ve 2010 -'un kalan yarısının- ona dilediği tüm güzellikleri getirmesini (ve onları gelirken görebilmeyi) dilemek oldu. Ardından Unicef'in okul öncesi eğitime destek veren uygulamaları hakkında bilgilendirildikten sonra aylık düzenli bağışta bulunacağımı belgeleyen formu imzaladım. Sade sahne alana kadar Uğur, Emir ve Meltem'le çok güzel zaman geçirdik, fakat eski Taşoda coşkusunu bulamadım kendimde. Önceden olsa mutlaka elimde içecek bir şeyler olurdu örneğin, e içtikçe de daha bir eğlenmeye geçerdim herhalde; oysa bugün öyle gereksiz geldi ki böyle bir şey yapmak, yani ne yeri ne zamanı gibi geldi. Şimdi mesela bir yerlere gitsek, bir masanın etrafında toplansak ve bir şeyler içecek olsak, o zaman ben de belki bir-iki kadeh içerim; ama Güney'de karanlık çöktükten ve kimse birbirini pek görememeye başladıktan sonra, kalabalıkta, soğukta ve gürültüde ne diye içki içeyim ki? Sınıf arkadaşlarımdan biriyle konuştum da o da aynı şeyi söylüyor, üstelik o sağlam içici bir adamdı ve şimdi eskiden böyle keyif alarak katıldığı aktivitelerin aynı tadı vermediğini, onun yerine yeni kafeler ve sokaklar keşfetmekle ilgilendiğini belirtti. Enteresan şekilde ben de tıpkı onun gibi yeni kafeler, sergiler, yemekler, dergiler, tiyatrolar, konserler buldukça coşuyorum ve eski zevklerimizin yerini yenileri alıyor demek. Önemli olan kendini tanıyıp sana neyin hitap ettiğini bilmek zaten. O zaman öyle güzeldi, şimdi böyle güzel. Sade konseri de çok, çok güzeldi ve ilk söyledikleri şarkı bir Max FM şarkısı olduğundan hepten mutlu oldum. Bir parçada geri vokalden Emir Bey'in sesi iyice yükseldiğinde kendimi kontrol edemeyip bağırmaya, alkışlamaya başladım. Emir Bey'in sesi üzerimde böyle enteresan etkiler bırakabiliyor. Kendisinin bateri çalmak gibi yetenekleri olduğunu keşfettiğimiz dakikalarda ilgimin öbür yarısı da Emir Yargın'ın içinden çıkan rapçiye yöneldi. Anlaşılacağı üzere dolu dolu bir sahneydi ve uzun zamandır izlediğim en harika performanslarıydı, hem artık kafamın berrak olmasından hem de onların başarısından ötürü iki kat keyif aldım.

Profesyonel hayatım ise harika gidiyormuş doğrusu. Bugün ilk ödevden aldığımız notlar açıklandı. Sema 15 almış ve ben 14 almışım, bu durumda süperim denebilir zira Sema imge işlemeye inanılmaz hakim. Sema'dan yüksek not bir tanecik 16'cık var, onu da herhalde o doktora öğrencisi almıştır. Labda beraber çalıştığımız ve imge işlemeyi yediler yuttular her şeyi ezbere biliyorlar dediğim iki arkadaşım da on dört almışlar. Demeyin keyfime. İnanası gelmiyor insanın, ama bu notla beraber inanasım da biraz gelmeye başladı artık! Bitirme projemin işleri de nispeten kolaylaştı, master dersinin projesi de sanıyorum hakikaten benim geçen yılki ve hatta daha da iyisi bu seneki projemle hemen hemen aynı oldu, böylece ben de bileğinin hakkıyla mezuniyete kararlı adımlar atarken arada sırada arkasına yaslanıp kendine izin verme lüksü bulunan başarılı bir öğrenci statüsüne yükselttim kendimi.

Annemler makaronlara bayılmışlar ve hediyemi çok anlamlı bulmuşlar, ayrıca annem bluzunu da çok sevmiş. Böyle günler hep biraz içimi burar, ben anneme hediye gönderebiliyorum oysa annem ya da kuzenimin oğlu ve sayısız insan bunu yapamıyor; böyle şeyler yaşanmadan zaten bilinmiyor, o nedenle böyle günler üzerine fazla gitmek istemiyorum.

Dört gündür sabahları erken kalkmaktan nasıl yorgunum anlatamam, artık kafama takılan küçük şeyleri bile dert ediyorum, beynime söz geçiremiyorum, yorgunluğun moral bozucu ve mantık söndürücü etkilerine maruz kaldım ve kafamı oynattığım anda başım dönmeye başlıyor. En güzeli ise birkaç güne camlarını yaptıracağım gözlüklerim elime geçtikten sonra belki de gözlerim böyle zamanlarda daha az yanacak - gerçi lenslere o kadar alışkınım ki onları çıkardığımda gözlerim daha bir acıyor sanki!

Hiç yorum yok: