Dün gece çok yiyip yattığımdan olacak, saatlerce uyuyamadım ve beynime öyle kötü düşünceler üşüştü ki kendimden korktum. Hayattan çok, çok korktum. Korkmamaya çalıştıkça iyice korktum, kendimi defalarca sakinleştirmeye, nefes almaya, güzel şeyler düşünmeye çalıştım ama ne yaptıysam boş. Neler denemedim; kitap okumayı, ışığı açık bırakmayı, kalkıp biraz dolanmayı. Yine de atamadım aklımdan geçenleri; gelecek bir anda öyle karanlık çöktü ki üzerime, en ufak çıkış yolu bulamadım kendime. Uyumak, sadece biraz uyuyabilmek için aydınlık bir noktacık görmeye çalıştım ve yapamadım, neden sonra ve mucizevi bir şekilde uyuyakalmadan önce saat gibi sayı sayıyordum artık, hiçbir şey düşünmemek için birden başladım ve kaça kadar gelebildiğimi bilmiyorum.
Uyandığımda gece düşündüğüm hiçbir şey o kadar korkunç gelmiyordu bana, ama bazı kısıtlamalardan kurtulmak istiyordum artık. Brno konusunda Dan'le mesajlaştık, üç hafta gel diyor, ağustos ortasından eylül başına kadar oluyor sanırım bu. Hala maddi yükümlülük ne kadar olacak bilmiyoruz, yarın öbür gün haber gelecek diye bekliyorum; ama en azından uçak biletlerinin çok pahalı olduğuna dair bazı yazışmalar olmuştu. Brno'yu görmek istiyorum, gruptaki herkesi de gerçekten özledim; ama bir yandan da Brno yerine bir aylığına İtalya'da dil okuluna gitme düşüncesini ve benim yaşlarımda bir sürü gençle, rüya gibi ve derinlerine kadar hayat dolu bir ay geçiren gülümsememi -hatta kahkahalarımı- aklımdan çıkaramıyorum! Ne yapacağımı, neyin daha doğru olacağını bilmiyorum; ailemin hangi seçimi onaylayacağını da, hangisinin daha ucuz olacağını da, ya da herhangi birini onaylayabilecek durumda olup olmadığımızı bile bilmiyorum. Fakat emin olduğum bir şey var, bu yazın herhangi bir kısacık olmayan diliminde "özgür" olmak istiyorum, alıp çantamı gezmek istiyorum. Komşu kasabaya gidecek olsam bile bir yerlere gitmek istiyorum ben, hatta bazen şimdi gidemezsem ne zaman gideceğim diyorum; sanki fırsat treninin düdüğü ötmeye başlamış ve olanaklar el veriyorsa üstüne biraz cesaretten başka bir şeye ihtiyacım yokmuş gibi. Uzakları yakın etmek istiyorum; toza dumana bulanmak, dağ tepe yürümek ve yepyeni insanlarla tanışmak, başka dillerde konuşmak, bambaşka şeylerin ortasında yüzerek çözünmek, zerre zerre ayrışmak ve yayıldıkça özgürleşmek istiyorum. Çoksa çok, en azından denemedim değil.

Bu keşif arzusu da nereden çıktı değil mi ama? Aslında burada yapabileceğim şeyler olsa olduğum yerde de kanatlanabilirdim, ama okulun bitişiyle yalnızlaşacağımı biliyorum ve buna karşı durmak istiyorum artık. Yalnızlığa teslim olmak yerine kendimi bilmediğim kalabalıklara atmayı bu yüzden istiyorum. Bildiğim kapıları zorlamak daha güç, daha bağımlı; oysa ben bulunduğum koşulları iyi değerlendirip bağımsız olabilmek istiyorum. Ha hiçbir şey olmadı mı, o zaman en azından resim yapmak, yemek pişirmek gibi yanı başımda bir şeylerle de beslenbilirim. Öyle ya da böyle doğru oynayabilmek için şimdilik kartları özenle sıraya diziyorum.
Gece kıvranırken aklıma Narsis Hanım'a yazmak geldi, sabah ilk iş ona İtalya'ya gidişi hakkında sorular sordum. Hemen ardından Kültür'e telefon açtım, gitmeden bir ay önce falan başvurmanız zaman açısından yeterli olur dediler de yüreğime biraz su serpildi, düşünecek azıcık daha zaman kazanmış oldum böylece. Gece Burak Hoca'yla 15:00'te buluşmak üzere haberleştik, aslında o 13:00 dedi ama ben haftada iki kez spor yapılacak kanunlarına göre 15:00'e çektim. Uyandığımda kendime biraz kızdım bunun için, sporu aksatmazsam projeden geri kalacağıma karar verip toplantıyı tekrar 13:00'e aldırdım ve günün geri kalanında da bu yüzden suçlu hissettim! Bu aralar saplantı halinde pireyi deve yapıyorum, Allah sonumu hayır etsin. Projede de bir yöntemler ortaya attı hocam sağ olsun, dilim varmıyor iki haftada bütün bunlar nasıl yapılacak demeye, sormaz mı bana sonra neden önceden yüklenmediğimi? Elimiz mahkum yapacağız bir şekilde. Konsantre olmakta biraz zorlanıyorum hala, ama nedense teslim zamanı yaklaştıkça performansımın da üssel bir artış göstereceğine inancım tam.
Beşi geçiyordu, uzun düşünme, deneme ve tıkanmaların karışıklığından çıkıp Kadıköy'e gittim. Hislerime güvene güvene Bahariye'ye çıkıp geçen sefer yemek yediğim kafenin yanındaki yere oturdum, biraz gazete ve dergi de okudum. Sonunda, yalnız kendime zaman ayırabildiğim için öyle mutluydum ki! Bahariye'ye yürürken alışık olmadığım yüzler ve kaldırımlardan bir ara ürker gibi oldum, balıkçıların ve devamında bir sürü şeycilerin arasından geçerken endişemin yerini önü açık bir huzura karışık tuz ve baharat kokuları aldı. Her şey rengarenkti burada, kimsenin içinde kötülük yoktu, sadece bazı ağızlardan pek alışıldık olmayan küfürler çıkıyordu ama hiç de idare edilemez değillerdi.
Tiyatroya dönerken güneş camlara kızıl vurdu, her şey daha sarı ve mor oldu, rüzgar hafifledi ve ben müzik dinledim. Tek başıma olmanın güzelliğini çekebildiğim kadar çektim içime. Biletimi teslim alıp tekrar deniz kenarına gittim; benim saatim teknelere, denizin ve karşı kıyının üzerine öyle güzel inmişti ki bozuk da olsa makinemi evirip çevirip hiç olmazsa bir iki kare çekmeyi deneyeyim dedim. Ellerim her zamanki gibi çok doluydu ve kamerayı denize düşürmemin nasıl bir facia olacağını düşündüğüm sırada kameramı gerçekten düşürdüm! Çok şükür denize değil, taşa düşürdüm; ama dedim zaten bozuktu artık Allah bilir hiç açılmaz bu. Sonra kamerayı açtım. Dü-zel-miş! Kameram düzelmiş! Yere düştü ve kendine geldi, istediğim her şeyi yapıyor, her fotoğrafı çekiyor! Yarın Sirkeci'de tamirci aranmama, günlerce beklememe gerek kalmadı! Bu gariplikleri zaten eylül ayında da yapmıştı, eylülden bu yana dayandıysa bir süre daha beni idare eder, Ankara'ya dönüşte tamir ettiririm! Bir iki oynadım, emin olduktan sonra gülmeye başladım, sonra daha da yüksek sesle güldüm, etraftakiler biraz geri çekilmeye başladılar ve garip garip bakmalarının çok yerinde olduğundan hiç şüphe etmediler.

Keyfim nasıl yerine geldi, oyunun başlamasına on dakika vardı ve arkamı dönüp tiyatroya yöneldim, bu sırada kendileri de çevrelerinde bulunanlarla beraber gerçekten eğlenen küçük kızların vurmalı şarkıları ve oynamalarını gördüm. Herkes, herkes onlara bakıp gülümsüyorlardı, adım başı çiçekçilerin yüzleri nasıl aydınlıktı! Basma şalvarlı, yemenili, iri kadın çiçekçiler; yüzlerinde hep bir sıkıntı ifadesi, ellerinde ağızlarında zaman zaman sigaralar, sattıkları çiçeklerle tezat bakışları, asabiyetleri, dokunanı yakacak vurgusu taşıyan gözleri ve onlardan daha bastırılmış duygularla çiçeklerin gerisinde duran esmer erkek çiçekçiler. Renk renk buketlerin yanındayken neden böyle sinirli olmak zorundaydılar - meğer hiç de öyle değillerdi, şimdi nasıl gülüyorlardı! Önlerinden geçtiğimde bana gülen gözlerle bakıp "Buyurun!" derlerken onlara nasıl içten gülümsüyordum ve onlara nasıl içten gülümsediğimi nasıl da iyi biliyorlardı, değiş tokuşumuzun hakkını nasıl veriyorlardı o an! Gözlerim ıslanır gibi oldu, rüzgardanmış gibi yaptım kendime ve salona girdim.

Haldun Taner Sahnesi kadar koltuk araları dar bir başka tiyatro, sinema ya da konser salonuyla veyahut otobüsle karşılaşmadım. İbretlik bir dizayn. Yanımdakiler, arkamdakiler, hepimiz topluca gülüştük, elden başka ne gelir?
Ben şiir sevmem. Böyle beylik cümleler kurmayı da çok sevmem, ama şiiri sevmem işte. Uzun uzun yazılsın, anlatılsın isterim. Kısa dizelere dökülüp satırlar atlanmaya başladı mı daralmış gibi olurum, hele uzak çözümlemelerle yorulmak hiç istemem. Düzyazı istediği kadar dolaylı olsun, onu kendime göre yorumlarken tarifsiz bir keyif alırım da şiire gelince geri çekilirim. Nazım Hikmet'e de kapılarımı pek açmamıştım bugüne dek, oysa seneler önce izlediğim "Nazım" temalı Fazıl Say konserinde hissettiğim coşkuyu hatırladım bu akşam, bir de tatilde annemin bana okuduğu birkaç dize karşısında nasıl duygulandığımı. Yetmedi, Nazım'ın emek, toprak, insan ve yaşam aşkına ağladım. Genco Erkal'ın adeta o günlerden ve derinden yaşayarak hareketlendirdiği kelimeler, bir bir; bazıları alabildiğine somut, diğerleri bir o kadar soyut olgular üzerine nasıl çağladı! Bazen gümbür gümbür aktı başımdan aşağı, bazen yumuşacık, pamuk gibi. Özlemleri, savundukları, üzüldükleri, ayrıntıları; üzerine basa basa, sonu gelmez, uçsuz bucaksız insanlığı, sevgisi, yaşadığını bedeninin ve düşüncelerinin her zerresinde hisseden ve hayata harmanlanmış benliği, o hep övdüğü ellerinden kağıtlara dökülmüş dizeleriyle yüreğimde yankılandı bugün. Hele yaşamak hakkında sürekli aklıma çalınan, toparlamaya can attığım düşüncelerim ve iskele başında gökyüzünün beni sardığını hissettiğim akşamüstünün ardından "Yaşamak Gibi" şiirini dinlerken gözyaşlarım bile yetmedi, solukların tutulduğu salonda kendimi iyiden iyiye koyuverip doyasıya hıçkırmak istedim. Koca dünyayı kendisiyle bütünleştiren, ömrünü sonsuza götüren Nazım'ın hislerine ve yaşamın kendisine hayran oldum; yaşadım, ben, yaşıyorum!..
Buraya günün birinde bir şiir koyacağımı söyleseler gülerdim herhalde! Düşünecek ne çok şey var zihnimde, çoğunu nedense pek dizginleyemiyorum bu sıra; ama ne kadar ferahlıyor her şey dizelerde...

Yaşamaya Dair
1
Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
(1947)
2
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
Diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
Daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
Diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak…
(1948)
3
Bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.
Bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.
Şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
Böylesine sevilecek bu dünya
‘Yaşadım’ diyebilmen için…
Nazım Hikmet
1 yorum:
şiirimiz de gelmiş. ohh daha ne isteriz.
Yorum Gönder