4 Mayıs 2010 Salı

Bir klasik, monşer!



Okula dersten bir saat önce gidip gazetemi okudum kahve, İrem ve Derya eşliğinde. Sonra bir baktım ki ders iptal olmuş. Kapıda birkaç kişi toplaşmış, ders iptali haberini aldığımda herkes soran gözlerle birbirine bakıyor ve bu durumda projenin nasıl erteletileceğini bilmek istiyordu. Evet, hiçkimse yapmamış ödevini, tatilde yan gelip yatan bir ben değilmişim! Asıl ödevini yapana uzaylı gözüyle bakılacak. Kapı önünde bekleyenler grubumuza katılan her yeni üye iptali duyuşunun hemen ardından "Ee, projeyi erteletsek mi?" sorusunu yöneltti, her gelenin ardından daha bir mutlu oldum. Dün ve bugün ITK kurulumlarını yapıp Serkan'ın internete koyduğu kodları çalıştırdım, beş örnekten dördünü inceledim bitti. Gerçi o dördü azıcık fasa fisoydu zaten. Zurna beşincisinde zırt diyor, ama ben akşam olduğu üzere kendime zaman ayırmak istiyorum ve Çaykovski konseri arasında aldığım "500 Yıl Klasikleri"nin ilk CD'sini dinliyorum. Hiç davul zurna modumda değilim. Yarın labda bol bol göbek atacağım.

Sol bacağımın üst arka kısmındaki kas ağrısına benzer acılar iki gündür geçmedi, yarın akşama kadar iyileşmezse fit olmayan patates hayatıma iyice alışacağım demektir. Gün bitiminde sol omzumda laptop, sağ omzumda çanta, sol kolumda felsefe kitabım ve hırkam, sağ elimde peynir ve içeceklerle dolu torbam ve ben Güney otoparka gittik. İçine atılan şeyleri her daim yutan ve özellikle istenen eşyayı istendiği anda daha da derinlere gönderebilen çantamdan anahtarı tabii ki bulamadım. Kitabımı ve üzerine poşetimi arkamdaki beyaz sedanın bagaj kapağına koydum -çok ayıp ettim- ve çantadan bir bir cüzdanımı, şemsiyemi, anahtarlığımı, el kremimi, aynamı çıkardım. Yeterli gelince tekrar araştırıp anahtarımı buldum, bu arada iki elim ve kucağım dolu, neyse tekrar her şeyi çantaya tıktım. Dikkatim yanımdan geçen iki kişinin selamlaşmasıyla iyice dağıldı. Torbamı alıp arabaya bindim ve eve geldim.

Torbamı aldım değil mi? Kitabım nerede peki? Açlıktan ölmemek için yanıma iki küçük salatalık alıp tekrar otoparka gittim, bu arada ben asansör beklerken merdivenlerden yukarı çıkmakta olan genç kız gördüklerine inanamadı ve birini yemekte olduğum iki salatalığa kafasını çevirip çevirip tekrar tekrar baktı. Kitabım biraz üşümüş vaziyette aynı arabanın üzerinde bir başına oturuyordu. Arabamı sedanın önünde durdurdum, el frenini çekip indim ve kitabımı alıp geri bindim. O sıra tesadüfen bu ana tanıklık eden kimseler bu işe epey şaşırdılar.

Kitabımı almak için evden çıkarken bizim buranın otopark sahibiyle karşılaştık, kendisi yine tesadüfen bariyerin önünde duruyordu ve kartımı alıp bariyeri bizzat kendisi kaldırdı, bundan sonra böyle bir hizmetlerinin bulunduğu yönünde espri yaptı, biraz şakalaşıyorduk ki arabamın sol arkasındaki koca çizikleri gördü ve içi gitti. Vallahi dedim ben vurdum, hem de burada vurdum, bu daracık park yerlerine girip çıkarken afyonumun henüz patlamamış olduğu bir sabah hesap hatasına düştüm ve o korkunç gaarç sesini işittim, başımdan aşağı kaynar sular boşandı ama ne fayda, oldu bir kere. Adamcağız bu duruma öyle üzülmüş göründü ki ben bu üzüntüsünden feci bir cesaret aldım ve senelerdir isyan ettiğimiz ama sesimizi pek duyuramadığımız önemli bir noktaya parmak basarak sordum: "Biz neden en aşağı park ediyoruz?" Bana şöyle bir baktı ve ne zaman döneceğimi sondu, on dakikaya buradayım, dedim. Tamam, dedi, döndüğünde sana hemen yeni bir park yeri ayarlıyoruz.

Kitabım ve ben yeni park yerimizin heyecanıyla içimiz içimize sığamayarak hızla döndük. Yeni park yerimin sadece en üst katta değil, aynı zamanda merdivene de yakın olması uygun görüldü. Merdivenin azıcık çaprazında, giriş karında, misler gibi bir park yerim var artık, ah nasıl gururluyum! Üç araba sıkışmayacağız üstelik, iki arabacık işte o kadar! Zaten yanımdaki -ötemdeki demek daha doğru artık- beyaz araba ne zaman baksam orada, o da eskilerden sanıyorum, demek ki hiç kıpırdamayacak ve hangar gibi park yeri tamamen benim kızıma ait. Kalas duvarların bıraktığı bembeyaz çizikler de yarın pastayla olduğu kadar geçirilecek, kaportacıya götürülüp elden geçirilinceye kadar.

Daha dün labdan çıkmadan bir-iki saat önce alışverişimi yapıp üç torbayla döndüm de Serkan erzağıma bakıp "Pınar, savaş mı çıkacak?" dedi. Benim gibi her gün kasayla meyve sebze alan birine en alt katta ve merdivene uzak park yeri verilir mi yahu! İki güne bir kollarım kopuyordu o merdivenleri çıkarken, öyle ki bazen arabayı almak bile istemiyordum. Otoparkları zaten hiç sevmem, içimi karartır. Sabah akşam canım sıkılıyordu da belli etmiyordum. Hayır, anlamadığım bizim otopark yerinden kımıldamayan klasiklerle dolu. Madem sadece duracaklar, onlar dursun en altta da biz üstten üstten girip çıkalım! Yok, olmaz dediler. Ama bugün çok kıdemli oldum dostlarım. Klasikler neyse biz de oyuz.

Hiç yorum yok: