4 Mayıs 2010 Salı

TiVu



Medyanın geldiği durumdan çok rahatsızım ve bugün siyasi rahatsızlığımdan hiç bahsetmeyeceğim bile, onun yerine pörsük kuşaklara isyanımı yansıtacağım. Eskiden sabahtan akşama kadar televizyon izlemekten keyif alabiliyor olmamın bir kısmını yaşıma verebilecek olsak bile bir kısmını da programların daha izlenebilir olmasına verebiliriz kesinlikle. O zamanlar her kanalda birbiriyle evlenenler, sürekli oynayıp şarkı söyleyenler, daha programının adını Türkçe'ye uygun yazamadan her sabah ekranı işgal edenler, her akşam ayrı bir entrika döndüren yerli diziler yoktu. Sabah çizgi film olurdu, öğleden sonra pembe diziler başlardı, akşam oldu mu filmler çıkardı. Döngü kırılmaya başlayınca CNBC-e imdadıma yetişti de lise çağımı yine televizyoncukla eğlenebilerek geçirdim. Seinfeld'i kimselere değişemem! Artık CNBC-e de izlemiyorum, televizyonu açmaya neredeyse hiç gerçek bir gereksinim duymuyorum. Sadece renk olsun, kıpırdayan bir şeyler olsun diye duruyor. Belki neon ışıklı bir akvaryum almalıyım.

Aşk-ı Memnu sonunda bitecek diye işler yoluna girmeye başladı da beklediğimize değdi. Değdi mi ki? Günlerce, saatlerce, bölümün tamamını özet diye yayınlayıp uyuttular; oyunculuk, mimik diye ağır çekim bakışları ve önceki bölümlerin toplu bir tekrarı sayılabilecek geri dönüşleri afyon gibi yutturdular ve onlarca çiçekli çarşafla reklam aralarını boğazımıza kadar dayayıp son reklamın ardından hep jenerik verdiler. Baştan sona ne oldu deseler, birkaç cümleyle anlatsak hakkını vermemiş de olmayız hani. Son zamanlarda formalite icabı açık duruyordu, oysa ben hiç seyretmiyordum. Geçen bölümü annemin hatrına izledik babamla, ikimiz devamlı gülüşürken annem ciddiye almadığımız için hafiften sinirlenmese gönlümüzce dalga geçebilirdik. Özellikle Bihter Hanım'ın "Çetin dört kere dünyayı dolaşmış, biz daha bir tur atamadık!" serzenişine içimiz eridi.

Lost'a ne demeli peki? Dördüncü sezonda sarkaçlar sallanır, formüller hesaplanır, karakterler geçmiş ve geleceğin iç içe örüldüğü etkileyicimsi maceralarda koşarken daha çok keyif alıyordum doğrusu, Lost'takilerle mecburen özdeşleştiğim için aldığım keyfin yanında iyi gidiyordu. Şimdi bekliyoruz ki ölülerin bedenlerinde hayat bulan kara dumanı açıklasınlar. Amerikalılar'ın gerçekten uzak, safsata bilimkurgulardan biri olup çıkacak ya, ona yanıyorum. CSI serisi gibi olacak sonunda. Polisiye damarım had safhada kaynarken birkaç bölümünü izleyip adamlardaki teknolojiye hayran kalacak gibi olmuştum, ama bu kadarı gerçek olabilse zaten çığır üstüne çığır açılmış olurdu ve hepimiz kanun adamı olmaya koşardık herhalde. Feci bir uydurmaydı her şey ve daha icat olmamış teknikleri uzun uzadıya her kullanışlarında canım sıkılıyordu bu kandırmacaya. Ben isterdim ki Lost'ta da bilimsel açıdan gerçekleşmesi çok muhtemel değilse de imkansız olmayan bir olay örgüsü bulunsun. Öyle olabilecek gibi de görünüyordu, adanın yer değiştirmesi ve zamanda yolculuklara da bu yüzden azıcık gönülsüzce okey demiştim; ama şimdilerde tıkıdak tıkıdak gezinen o dumana ne bahane bulacaklarını bilemiyorum.

İnsan en beklenmedik diziden bile hem keyif alıp hem öğrenebiliyor doğrusu. Acayip sıkılarak ve dalga geçerek, yine arkadaş zoruyla izlemeye başladığım Gossip Girl'ü zaman zaman sıkılarak, bazen sinir olarak, kimi haftalarda da epey severek seyretmeye devam ediyorum. Örneğin üç-beş hafta önce iki bölümü çok sevdim, ama aynı çizgide gitmeyi beceremediler ve bu hafta gene samimiyetsiz geldiler bana. Yine de izleyenlerden beğenmeyen çıkmadı, kimi tanıdıysam müdavimi oldu, hem kısa ve komik bölümler kahvaltıda ve sıkıntıda iyi gider diye izlemeye başladığım, sonrasında izlemeye gayret ettiğim ve en sonunda kendimi izlemeye iyiden iyiye zorladığım Friends'ten iyidir. İkinci sezonun ortalarında bir yerde iki dakikada bir basılan gülme efektlerine katılamadığım için baygınlık geçirerek bıraktım, projemi başarısız ilan ettim ve konuyu bir daha açmadım.

Ama Desperate Housewives öyle mi? Yapan yapıyor kardeşim. Altı koca sezon oldu, bir bölümcük olsun aldığım keyif azalmadı. Hiçbir şeyi lastik gibi uzatmıyorlar, öte yandan konular ve olaylar hiç tükenmiyor. Genelde anlatacak bir şey bulamayıp tutundukları dala sıkı sıkı yapışır ve en az üç-dört hafta aynı yerde dönüp durur ya diziler, bu tam tersi. Pek toz pembe olduğu da söylenemez bence işlenenlerin, üzüntüsü de var bunun sevinci olduğu kadar. Duygu sömürüsüne inat inanılmaz tatlı mimikler, olacaksa son derece sade gözyaşları var. Abartılacaksa insanı gülümseten jestler var. Haftada bir, küçük mutluluk kutuma ekleyecek kırk dakikam var.

İtiraf ediyorum, ortaokulda dördüncü sezondan Dawson's Creek yakaladım ve devamını sonuna dek izledim, çok da sevdim o zamanlar. Okuldan dönünce Brezilya-Meksika yapımı pembe dizileri de izlerdim, sonra Nickelodeon'da dörtten sonra ne varsa onları da izlerdim. Bütün bunlar Şirinler'den, Çakmaktaşlar'dan, Jetgiller'den, Bugs Bunny'den ve Tom ve Jerry'den çok sonra oldu - ve Tweety'i hiç ama hiçbir zaman sevmedim.

Hiç yorum yok: