2 Mayıs 2010 Pazar

Maggio


Perşembe akşamı yemeğime bayıldılar. Tam üç kişilik yapmışım, hiç artmadı. Tamamen uydurma bir yemek, ne ölçüsü var ne tarifi. Elimizden çıkıyor azizim. Göz kararı, biraz koklayarak, kafadan atarak şahane bir lezzet pişiyor Wok'ta. Azıcık gözlem ve muhakeme yeteneğimiz var yani.

Sofra da kurarım. Dikkat ediniz, bardak yok. Yemekte bir şey içmiyoruz çünkü. Peçeteleri de sonradan koydum. Yemeği de çeksem iyi olurdu, ama o sıra annemler daha gelmemişlerdi ve yemek tavada duruyordu.

Cuma sabahı bir buket çiçek yaptırdım, annemin arabasının tamponunu itinayla direğe sürttüm ve Bahçelievler'e, Doruk'u görmeye gittim. Yavuz'la Defne'nin evlerine bayılıyorum. Keşke ilerde benim de öyle bir evim olsa! Bahçeleri var, büyük camları var, çardakmış gibi ışık alan bir mutfakları var. Şimdi bir de Doruk var ve o kadar küçük ki, sanki gözleri daha tam oluşmamış, göz kapaklarının taslağı çizilmiş de boyanmamış gibi. Gülmeyi, korkmayı öğrenmiyormuşuz. Defne'nin babasının kucağında uyurken başına toplanıp izledik. Önce gülümsemeye başlıyor. Sonra bir anda yüzü öyle bir ekşiyor ki, belli, bir şeylerden hoşlanmıyor ve dudaklarını aşağı çekiyor, kapalı gözlerini düşürüyor. Demek üç haftalıkken gülmeye, dehşete kapılmaya başlıyoruz; sevdiklerimizi ve beğenmediklerimizi mimiklerle ifade edebiliyoruz. Çok, çok garip bir şey bu. Konuşamıyor, daha gün ışığıyla yeni tanışmış; ama gülebiliyor ve çekiniyor. Zaten çocuk sahibi olmak da garip bir şey. Bir anda eve bir canlı geliyor. Ağlayan, bağıran, hareket eden; ama daha yürümeyen, konuşmayan bir şey. Daha dün olmayan, ama bugün olan birisi. Yepyeni ve nasılsa sonuna kadar sana ait bir şey, sonra bıkmayacağın ya da sıkılmayacağın bir şey üstelik.

Loğusa şerbeti içtim, her gelen hayatında ilk defa içtiğini söylüyormuş. Aman ilerde çocuğum falan olursa annem öyle şerbet merbet kaynatmasın bana. Tadı kötü değil, ama örneğin adı kötü. Ben çaya kahveye devam etmek isterim.

Öğleden sonra Murat Hoca'yla buluştuk Tunalı Gloria'da. Perşembe günü doçentlik sınavına girmişti, ben onu doçent oldu biliyordum zaten ama bu resmiyet kazandıran bir sınavmış. Galiba Burak Hoca da aynı sınava girdi. Gün içinde Filistin'de pek kimseler olmuyor hafta içleri, ama Tunalı capcanlı her daim. Tatilin en dolu zamanlarından biri oldu Murat Hoca'yla geçirdiğim iki buçuk saat. Bir sürü şey konuştuk, bunalmışlığımı sildi attı. Her zaman olduğu gibi beni yine yüreklendirdi, çünkü bunu yaparken açık açık yüreklendirmedi beni. Öyle yapsa yüreklendirilmeye ihtiyacım olduğunu hissederdim, bu da bana iyi gelmezdi. Sonra kalktık, yukarı yürüdük. Seğmenler'den geçip biraz nostalji yaptık; ben babamın beni bıkmadan götürdüğü çocuk parkını, indirip çıkardığı kaydırakları, arkamdan ittirip uçurduğu salıncakları hatırladım. Yavaş yavaş yürüdük, en tepeye kadar. Dedemi ve arkadaşlarını hatırladım, o parkta oturdukları günleri hatırlarmış gibi hissettim. Ben hatırlamıyorum o günleri, ama bir fotoğrafım var. Çok küçüğüm, bacak kadarım. Elbise giymişim. Bankta dört kişiler, dedem ve arkadaşları. Önlerinden yürüyorum kameraya bakarak, tam bir geçit töreni havası var fotoğrafta.

Akşam Kolej yemeği vardı, üniversite yapacakları eski binalara güle güle gecesi gibi bir şey. Kendim için değil, babam Kolejli olduğu için gittim aslında. Üç yıllık deneyimimde bana Kolej ruhu bulaşmadı, hatta o Kolej ruhunu hiç mi hiç sevmem. Yapmacık gelir bana, caka satmakla eşdeğer gibi gelir hatta! Geceden de memnun kalmadım zaten. Bizim devreden üç kişiydik, İzmir'de tıp okuyan eski sınıf arkadaşım gelmişti, üç yıl aradan sonra onu gördüğüme sevindim. Boğaz ağrıma ve öksürüğüme faranjit teşhisi koydu. Ayrıca sigarayı içime tam çekmediğimi söylediğimde insanların "Ama doktorlar arada fark olmadığını söylüyorlar." savlarını neye dayandırdıklarını hep merak ederdim. Dudak tiryakiliği bile zararlıymış efendim, sigara yanarken üç yüz derece gibi bir ısıya ulaşıyormuş ve dumanı tamamen ciğerlerimize çekmesek bile ağzımıza doldurmamız zaten ciğerlere o ısıyı iletiyormuş, dolayısıyla az bir farkla yine de epey zarar görüyormuşuz. Tüh be.

Babam birkaç arkadaşını gördü, ben çok eski başka bir arkadaşımı daha gördüm, eski müdür yardımcımızı gördüm. Sonra boyalı sarışınlar, mütemadiyen bronz tenli ve kalıp makyajlı kimseler de vardı. Herkes şık, herkes kaymak; ama nedense o bahçede olmak, o harfin altında buluşmak bana pek iyi gelmiyor. Öyle olmasa bile samimiyetsiz geliyor işte, ne yapayım yani. ODTÜ'den sonra kendimi Boğaziçi'ne ait hissettim, ama hiçbir zaman ne Bilkent'in ne de Kolej'in bir parçası olamadım.

Cumartesi sabahı annemin sosyalist şarkılarıyla uyandım. 1 Mayıs törenlerini izlerken kutlamalara gitmediğine yanıyor, gözleri doluyordu. Öğlene doğru annemin uzun süredir görmediği yakın bir arkadaşının Maltepe'deki atölyesine gittik. Çankaya Belediyesi sanatçılara böyle atölyeler tahsis ediyormuş, öyle güzel bir uygulama ki hayran kaldım. İki bina yapmışlar, aslında binalar çok daha güzel olabilirmiş, sanat yapılıyor orada neticede. Olsun, bunu yapmaları bile büyük nimet. Mürüvvet'in odasının bulunduğu yerde iki üç ressamın daha odası var, karşılarında başka atölyeler, heykeltıraşların odaları, seramik fırınları, ağaçlar, boyalar, tuvaller. Bir sürü sanatçı bir arada, boyuyorlar, kazıyorlar, çiziyorlar, sonra çay içip sohbet ediyorlar bahçede. Mürüvvet'in zor bir hayatı var, başından öyle şeyler geçti ki onun yerinde başkaları olsa bence çok önceden pes edebilirlerdi. O ise en fazla içindeki coşkulara bir süre pes etmişti, ne zamandır kuşlarından uzak kalmanın onu nasıl yaraladığından dem vuruyordu. Kuşlarını çizememek onu kafese koyuyordu. Sonunda kuşlarını tekrar çizmeye, çizdikçe yüreğini uçurmaya başlayabilmişti; tekrar boyuyordu, ardı ardına salıveriyordu hepsini. Kuşları şimdi İzmir'de sergiye çıkacakmış, devamı da gelecekmiş üstelik. Onu görmediğim süre boyunca başka bir kadın olmuştu sanki, bilemedim; ama ona iyi geliyorsa bu başkalık içinde devam etmesini dilerim ve biz de böylesine alışırız.

Sağda, Ataç Elalmış'ın atölyesi. Son zamanlarda hep keçiler üzerine çalışıyor. Mürüvvetin nasıl kuşları varsa, onun da keçileri var. Neden "keçi", bilemiyorum. Çok keçisi var ama. Yakında Almanya'da bir sergi açacakmış. İlk kez duyduğumuz "linol baskı" çalışmaları da varmış ve Türkiye'de onun yaptığı boyutlarda baskı çalışan başka kimse yokmuş. Acayip de zor bir şey. Kocaman bir linol muşambasına önce çiziyor, sonra tek tek, ince ince oyuyor. Sabır kapsülü olmak gerek.

Bayan bir ressam arkadaşı bana "Sizinle tanışmıyoruz, ama ben bu sabah sizin portrenizi bitirdim." dedi. İddiasına göre bir zamandır aynı benim yüzümü çiziyormuş, kafasında canlandırdığı yüz benimmiş. "Demek kusursuz güzellik gerçekten varmış." dedi bana, utandım. Mahcup etmeyin beni, dedim, bunun üzerine "Ama neden, siz kendisini çok iyi tanıyan, bilen bir insansınız; o halde güzelliğinizin de zaten farkında olmalısınız." dedi ve iyice şaşırdım. Bir cümlede iltifatla karışık böylesi saptamaların bulunabilmesi, bu cümlenin nesnesi olmaktan ziyade sadece böylesi bağlantıları işitebilmek hoşuma gitti. Klişeleşmiş güzellik sözlerinin ardından gelen boynu yana atıp yanakların pembeleştirilmesinden daha da ileriye giderek, insanın kendini tanıması ve en pohpohlayıcı kelimeleri bile zevkle ve rahatça kabul edebilmesi üzerine tek bir cümle, çok daha fazlasını anlattı sanki.

Sol ve orta yine Ataç Elalmış'ın atölyesinden.

Annemle Big Chefs'e çay içmeye gittik. İkimiz de çok gergin, halsiz, bitkin ve isteksiz gibiydik; ben artık kurtlanmıştım. Böyle zamanlarda insanın canı tatlı isteyebiliyormuş yahu. Ben pek tatlı sevmem hani, ama menüdeki o balkabaklı cheesecake'i gördüm ya içim gitti. Kendime doğum günü hediyesi yapayım da bugün yemeyeyim dedim, ne savaşlar verdim ama kafamdan atamadım. Zaten cheesecake çok severim, ama en uç noktası limonlu ve böğürtlen soslu cheesecake olabilirdi sanıyordum benim için, oysa şimdi balkabaklı yani artık bunu da yemek lazım! Sonunda dayanamadım istedim bir tane. Üstünde tupturuncu bir sosla geldi, aman bu ne böyle her tarafı sos olmuş diyecek oldum, sosun birazını sıyırdım önce. Sonra yine de sosun tadına bir bakayım dedim; sos ki ne sos, nasıl leziz balkabaklı, anlattıkça yiyormuş gibi oluyorum! Cheesecake'in içinde balkabakları böyle ne büyük ne küçük, tam bir sanat eseri. Ben bunu kutlama tatlım yapacağım. Mezuniyetten sonra koca bir balkabaklı cheesecake. Hatta kendim bile pişiririm yazın, eğlenirim. Önlük takarım. Balkabağını kafama koyarım.

Üstte, annemle ayakkabı almaya gittiğimiz günkü muhallebimiz. Altta skandal yemek sonrası Big Chefs çay keyfimiz.

Varan sponsorluğunda yolculuk etmek de ayrı keyif canım. Sabah AŞTİ'nin o korkunçluğuna hiç uğramadan kendi terminalimize gittik, gariptir bu sefer olaysız bir gidiş oldu. Annem en fazla bir-iki kere hadi dedi, yollar açıktı, hiçbirimiz gerilmedik ve terminale üçümüz bir arada sakin sakin varabildik.; zira genelde arabadan atılanlar oluyor bizde böyle zamanlarda. Terminalde her zaman olduğu gibi yine küçük bir çocuk vardı, Allah'ım dedim ne olur bu bizim otobüse binmesin, bir kerecik de çocuksuz yolculuk edeyim. Pek hanım bir çocuğa benziyor bu dedi annemle babam, sesi çıkmaz bunun dediler. Defne Hanımcık bütün yol hiç susmadı, sürekli kendi dilinde ve tarzında didiyoyuuus, yotuştan yukayı çıkıyoyuuus, kahvaltıda yumuyta yiyoyuuus dedi durdu. Annesi de bir kere bile azıcık daha kısık sesle konuşması yönünde gerçekten uyarmadı kızını. Bolu il sınırından sonra otobüs feci sesler çıkarmaya başladı ve bozuldu. Yarım saatlik rötarın ardından mola yerinde iyice tamir ettiler neyse ki. Molada her Varan molasında olduğu gibi döner-pilavımı yedim. Varan'ın döner pilavını acayip severim. Döneri de pilavı da pek bir şeye benzemez ve ben özellikle onu severim. Ustasından döner pilav çıksa böyle iştahla yiyeceğimi hiç sanmıyorum.

Yolun ilk yarısında günlerdir canımı sıkan, içimi kurutan makalelerimin üçünü birden okudum; otobüsün bozulmasına, Defne Hanım'ın nedenlerine, nasıllarına ve şarkılarına, hafiften bastıran uykuma aldırmadan üstlerini çize çize bitirdim hepsini. Şimdi sorsan unuttum kısmen yazanları, ama bir sıfırdan iyidir. Yarın sabah kalkılacak, laba gidilecek. Makaleler tekrar gözden geçirilecek, ITK yüklenecek, ITK Snap yüklenecek, KDevelop yüklenecek, daha başka gereken ıvır zıvır varsa onlar da yüklenecek, gelsinler hepsi yüklenecek, dokümentasyonlar okunacak, yutulacak, kahve ve galiba bolca da sakız tüketilecek. Öyle ya da böyle, bu işin de altından alnımın akıyla çıkacağım.


Murat Hoca'nın dediğine göre gözlük piyasasında da Doğu Bank benzeri bir yer varmış İstanbul'da, ama nerde? Yolda kemik gözlüklü birini görürsem çevirip "Pardon, gözlüğünüzü nerden aldınız?" diye soran bir manyak olabilirim. Mayıs inİstanbul'u almak ve gidemeyeceğim şeylere biraz üzülüp az da olsa gidebilecek bir şeyler bulmaya çok meraklıyım onca işimin arasında. Yine meşguliyetten bitap düşmüş halimle erkenden yapacağım sahil yürüyüşlerini ve çay-dergi seanslarını iple çekiyorum. Snoopy'li pijama şortumun üstüne lacivert tişört istiyorum. Kışlıkları atınca şortlarımı gördüm, çok şahane çizgili şortlarım varmış, öpesim geldi. Dolap o kadar sıkışıktı ki bir sürü giysimi unutmuşum. Arada eşeleyip hatırlamak gerekiyor, örneğin iki uzun kahverengi hırkam varmış ve tamamen aklımdan çıkmışlar, öyle ki kendime uzun kahverengi bir hırka alsam diye düşünüyordum. Ayıp vallahi. Ayrıca şu kaybettiğim mikroskobik iPod şarjörü var ya -şarjör demeye bile dilim varmıyor zira şarjör dediğin şöyle kalıp gibi, görünür olmalı- onu Ankara'da masamın çekmecesinde unutmuşum. Bence buna unutmak denmez, zaten hatırlanacak boyutlarda değil kendisi. Oraya düşmüş bile diyemem. Düşmekten başka çaresi yok ki onun. Düşmek, yitmek amacıyla yaratılmış zaten. Şimdi tam üç adet şarj kablom var, Apple'a rakip geliyorum.

Genel İstanbul etkinliklerim haricinde zaten okul bu ay maksimum hareketli, okulun en güzel zamanları. Hafta sonu Taşoda, sonra SportsFest, konserler falan derken gecesi gündüzü cıvıl cıvıl olacak okulumun. Bakalım nasıl geçecek. Genel etkinliklerim dedim ya, feci benimsedim şehrimi bu dönem. Buraya iyice ait oldum, çünkü kendim keşfedip yerleştim sokaklara. Benim kafelerim, benim ızgara tabaklarım, benim galerilerim, çay keyiflerim var şimdi. Mayıs kedimi çevirdim temizlik yaparken, Tommy adında bembeyaz bir Van kedisi. Sinirli ve şişko. Tam mezuniyet öncesi sendromu yaşanacak kedi. Beraber tüylerimizi yolacağız.

Bugün pembeli morlu nevresim takımımı serdim. Bahar tam gelmeden, havalar ısınmadan sermek istememiştim nedense. En sevdiğim nevresim takımının eksiklikleri doldurmasını, iyilik saçmasını istemedim; onun yerine güzellikleri tamamlamasını istedim ve sabırla bekledim, bejli takımlarımı kullandım hep. Pembeli takımın da zamanı geldi artık. Uyku zamanım da geldi. "Gülünesi Aşklar" bu akşam bitiyor, öykü okumayı hiç sevmediğim halde Milan Kundera'nın öykülerine bayılıyorum. Bundan sonra Malcolm Gladwell'in "Outliers"ı geliyor, bu sefer başarıyla ilgili yazmış. Tam da başarıyla kafayı bozmamın icap ettiği bir zamana denk getirmem isabet oldu. Bugün pazar gazetemi okudum yine, ama inşallah mayısta bir kerecik de olsa Beyoğlu pazar kahvaltısı yapacağız gazetemle, onu bekliyoruz. Hala politik hislerimi yumurtlamaya sıra gelmiyor, halbuki hakikaten söylemek istediğim çok şey var, ama bir başlasam sabah uyanamam ve sonra laba geç giderim, kendime çok kızarım. İyisi mi azıcık, birazcık daha dursun bunlar, mesela şu 7 Mayıs'ta teslim edeceğimiz (ah nasıl teslim edilecek?) ödevden sonraya kadar dursunlar hiç olmazsa. O ödev ertelenmeli yahu. Dört günde kod mu yazılırmış hiç? Ben salı günü böyle bir şeyler atayım ortaya, bakalım sessiz sınıfımız ne diyecek bu işe.

Hiç yorum yok: