
Hiç spordan bahsedesim yok bugün, her tarafım ağrıyor. Belki akşama yine giderim, zira yapacak daha iyi bir işim yok. Bir yandan arabamı gözetliyorum, bir yandan bacaklarımın sızısına yanıyorum. Birkaç haftadır nasıl güzel uyuyabildiğimi düşündüm geçen gece; artık uyumak için yatağıma uzanıp biraz kitap okuduktan sonra sorunsuzca dalıyordum hep, öyle sağa sola dönmeler, ışığı kapatınca ayılmalar olmuyordu. Sanırım bunun stresten uzak olmamla epeyce ilgisi var. Projemle uğraştığım sıralarda epey stresliydim, ama gün içinde hem ağlayıp hem çalışarak stresimden kurtuluyor ve akşamları gün içinde elimden geleni yapmış olmamın verdiği hazla uyuma sıkıntısı çekmiyordum. Sonra projeleri bitirdim, o sıralar zaten abuk subuk saatlerde ve azıcık uyuyordum ve uyuyamama gibi bir derdim olmuyordu, zaten uyumamam daha iyiydi. Her şeyin bitiminin ardından geceleri prensesler gibi uyuyup sabahları kıvrıla kıvrıla uyanmanın keyfi de çok başkaydı. Dün geceye kadar!
Dün sabah odamıza yeni bir kız taşındı, adını her zamanki gibi tanışır tanışmaz unuttum. Kimya mühendisliğinde okuyormuş, hazırlığı bitirmiş, birinci sınıftan dersler almışmış. Normalde bu ikinci "mış"ı eklemezdim ama bu hafif alaycı üsluptan an itibariyle vazgeçemeyeceğim. Neyse, bu irice kızcağızımız dün akşam saat dokuzu geçerken eve döndüğümde buradaydı ve bağıra çağıra telefonda konuşuyor, gülüyordu. Ne diyeceğim, genç. Bağırsın dursun. Bu sırada ben salatamı yaptım, "Mona Lisa Smile"ı seyrettim ve saat yarım oldu. "Mona Lisa Smile" için pek de başarılı olmayan bir "Ölü Ozanlar Derneği" yakıştırması yapıldığını okumuştum ve bu yüzden biraz itilmiştim; "Ölü Ozanlar Derneği"nin başarılı bir kopyası olduğu söylense içim daha fazla ezilirdi, zira ben o filmi pek beğenmedim. Verdiği mesajlar güzel, izlenmeye layık; fakat geriliyorum işte, çözümsüzlükler, dayatmalar, kısıtlamalar ve hele ki insanı yaşamdan bezdiren hatta alıkoyan isyanlar işlendi mi içim kararıyor. "Ölü Ozanlar Derneği"ni düşündüğümde koyu kahverengi ahşaplar, gülmeye hasret yüzler ve korkunç bir kapan düşüyor aklıma. "Guguk Kuşu"nda da bunları andıran duygulara kapılmıştım, yalnız ahşaplar yerine beje çalan beyazlar ve daha değişik bir bağımsızlık ve kısıtlama çifti çağrıştırıyor bana. Üçüncü bir deneyimi kesinlikle arzulamıyordum artık, gece gece ellili yılların kasvetine bürünüp canımı sıkmamın hiç lüzumu yoktu. Yine de kadroyu ve filmin kendisini öven yorumlara güvenip izlemeye karar verdim, tek dileğim sonunun bu sefer hüzünlü değil, umutlu bitebilmesiydi. Eski filmleri pek sevemiyorum ben, bu eskiyi anlatsa da yeni bir yapım olduğundan bana daha bir hitap ediyordu, üstelik sonu da gayet güzel bağlanmıştı, gözlerim bile doldu. Bir-iki haftadır duygusallıktan epey uzaklaşmış bünyemde kalbimin hala atmakta olduğunu hissettim. Uykuya dalmak için savaşırken kalp atışlarımı steteskopla dinleyeceğimi bilmiyordum henüz.
Film bittikten sonra banyoya girdim, kremdi saçtı falan derken biraz da oyalandım. Ben banyoya girmeden önce, yani en erken gece yarısından biraz sonra, bizim kızın bir arkadaşı geldi ve epey bağırış çağırış oldu. Ses etmedim. Su seslerini bile bastıran kahkahalarına gıkımı çıkarmadım. Bir buçuğu geçerken kızın arkadaşı gitti, ama kız susmamayı adet edinmiş bir kere. Bilgisayardan başka bir arkadaşıyla konuşmaya daldı, konuşmak dediğim de lafın gelişi işte, aslında yine bağırmak. Arkadaşı da ayrı bağırıyor, bir kulaklık falan da hiç akıl etmiyor, odanın içinde konferans yankılanıyor uyku saati yaklaşırken. Çaresiz az daha oyalandım sırf gerginlik çıkmasın diye, ama iki buçukta yatmaya karar verip aralık durumdaki kapısını tıklattım. Dikkat ederseniz tüm bu gümbürtüde kapısını kapatmaya bile gerek duymuyor. Dedim ben yatacağım, artık fazla ses yapmazsan sevinirim. Bir de baktım ki suratına güzellik maskesi gibi bir şey yapmış, kalp şeklinde güneş gözlüğü takmış, ona katılıyor.
İyi, gülecek bir şeyleri de varmış, güzel. Ben koridorda ilerlerken sesinin şiddetinde hiçbir azalma olmaksızın arkadaşına şöyle dedi: "Ay, oda arkadaşam beni azarladaa! Çok gürültü yapıyomaşaaaam!" I'ların a'lara çevrimi kesinlikle benim garezimden değil. Neyse, bende yine ses yok. Yattım, kitap okumaya çalışıyorum ama ne mümkün, nasıl arsız bir gülüş anlatamam size. Gülmek var, gülmek var. Tıpa takayım dedim, olmadı. Beynimde yankılanıyor sanki, hayır toleranssız bir insan olsam tamam diyeceğim kendime, ama dört yıldır odamdan kaç kişi geldi geçti de hiçbiriyle böyle bir şey yaşamadım ben! Bediz arada telefon konuşmalarını biraz fazla kaçırırdı, hemen yan odamda olmasına rağmen ben uyardıktan sonra hiç duymazdım sesini. Bir kere de Fazilet saati falan unutuvermişti, ona da uyuyamıyorum deyince hemen kısık sesle konuşup kırmamıştı beni. Bu kızla aramızda iki koca oda var ve iki kat yukarı çıksam eminim sohbetlerinin konusunu işitebilirim! Ben muhabbet ne zaman bitecek diye beklerken Aşk-ı Memnu'nun finalinden söz etmeye başladılar ki o an anladım, bütün gece sonu gelmez havadan sudan konuşmalar yapılacak. Kızı gittim bir kez daha uyardım, bilgisayardan gelen sesi de biraz kısmasını istedim, inan benim odaya inanılmaz ses geliyor dedim. Kapı aralık bırakıldı mı ses açık kapıdan yayıldığından daha da feci yayılır hem.
Kızın ağzından yarım yamalak bir "Tamam!" çıkıyor, sonra kaldığı yerden gülmek mi diyeyim başka bir tanımlama mı yapayım, eylemine devam ediyor. Sonunda yatağımdan tekrar kalktım, kapısına gittim, "Saat gecenin üçü oldu artık, kusura bakma ama bu çekilecek bir şey değil. Üçüncü kez kapına geliyorum ve bu gürültüde uyuyamayacağım, yeter artık!" dedim. Bağırmadım, ama sert çıktım. Bu sefer bir ikileme yaptı, "Tamam, tamam!" dedi; ne özür, ne affedersin!
Sonunda, üç buçuğu geçerken, odasından periyodik "Kkhufff!" diye bastırılmış gülme patlamaları gelmeye başladı, arada derede tutamayıp gürültüyle bıraktığı kahkahalar da oldu. Dört buçuğa kadar sinirimden uyuyamadım artık; son uyarımın ardından kızın soluk alıp vermesini işitsem deli olacaktım zaten, o yüzden o minik gülüşleri bile beni çileden çıkarmaya yetti. İnip arabada mı uyusam, sokağa mı çıksam, film mi izlesem diye bir sürü şey düşündüm, oysa sabah da erken uyanmam gerekiyordu. Bir ara neredeyse ağlayacaktım. Tıpalarımı taktım, onlar da silikon. Takıp kulağımın üstüne yattım mı tap tap kalp atışlarım, nefesimle dalgalanan saçlarımın hışırtısı, her şey on kat keskin geri dönüyor bana. Müzik dinleyeyim dedim, piyanonun tuşları sanki kafama vuruyor. Rezil, rezalet bir şeydi bu. İnsan aile terbiyesinden yoksun olmayagörsün. Bu kız daha ilk kez tanıştığı insanların yanında babasının çiftliğindeymiş gibi davranıyorsa böyle peşin hüküm veririm işte! Haydi bu gece de yapsın bakalım aynısını, elime bir tava bir de kaşık alıp tan tan vura vura koridorda gezinerek "Bu da benim ritüelim!" demezsem ne olayım!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder