29 Haziran 2010 Salı

Baş Aşağı



Moda ve röportaj yazarı olarak tanımlanan bir gazeteci hanımın geçenlerde ailesi ve oğlunun dadısıyla çıktığı tatilin ardından dadıyı ezip bezelyeye çevirdiği yazının yankılarını belki duymuşsunuzdur. Pazar günü alıp pazartesi okuduğum gazete ekinde çınlamaya devam eden bu yankılar, yapılan haksızlığa bir çift söz söyleme isteği uyandırdı bende.

Benim öyle son moda bir "dadı"m hiç olmadı, ama annem de babam da çalıştıklarından ilkokul üçe geçip evde yalnız kalabileceğim kararına varılana dek okuldan sonraki iki saatime eşlik edecek bakıcılarım vardı. Okul öncesi çağlarımda altı yıl Satı Teyze baktı bana, Ramazan aylarında onun minik evine gider, kurduğu yer sofrasında iştahla yemek yemeden önce televizyona bağlı Atari'de araba yarışı oynardım. Satı Teyze'nin annemin görebildiği kusurları, hafif kurnazlıkları varmış, ama ben onu hep iyi hatırladım. Çocuk ona yapılan kötülüğü bilir ve unutmaz, oysa Satı Teyze'yi bugün bile minnetle anımsarım. Bir de Güleser Abla'm vardı, "ablam" diyordum ona, öyle kabullenmiş, sevmiştim onu. Gideceği zaman bahçenin çimlerine yüzüstü uzanıp uzun uzun ağlamıştım arkasından, ayrılığımız çok zor olmuştu. İlk birkaç gün anlaşamamıştık ama sonradan ona öyle bağlanmıştım ki hayatımın unutulmaz bir parçası halini almıştı. Ondan sonra bakıcıların da yardımcıların da biri gitti ötekisi geldi. Annem titizdir, hep söylerim. Temizlik hastası falan değildir, sadece işin layıkıyla yapılmasını ister ve onun gibi işine dört elle sarılan bir yardımcı bulabilmek hiç kolay değil.

Şimdi anladığım kadarıyla dadılık mesleği daha bir ayrılmış, ev temizliğini falan kapsamıyormuş ve yalnız çocuğun bakımına yönelik olması icap ediyormuş. Benim bakıcılarımın asıl işi haftanın bir günü evin temizliğini -annemle beraber çalışarak- üstlenip diğer günler iki saat kadar bana refakat etmekti. Hiçbir zaman yardımcılarımıza iş buyurmadım, şımarıklık etmedim, zira ailemden böyle gördüm ben.

Yardımcımız eve geldiği zaman sabahın erken saatleridir, babamla ben uyuyor oluruz. Annem sessizce kapıyı açar, çay demlediğini söyleyerek kendi de orada oturduğundan yardımcısını mutfakta ağırlar. Kahvaltı edip etmediğini sorar, etmediyse hemen kahvaltı hazırlar ve beraber bir şeyler yer, çaylarını içip sohbet ederler. Sonra iki koldan işlere başlarlar, öğlen oldu mu yine beraber yemek yer, konuşurlar. Ben de arada sohbete katılırım, nevresimler değişmeyecekse yatağımı kendim toplarım. Odamı hiçbir zaman "Nasılsa toplanacak!" diye düşünerek dağınık teslim etmem, her gün nasıl derli topluysam o gün de öyle bırakırım çıkmadan önce.

Şimdi bu çok görgülü hanımefendi tutmuş, lütfedip mavi yolculuklara götürdüğü dadısından adeta bir sepet olmasını beklemiş de kadıncağızın insan olası gelince pek bozulmuş! Dadı kendisini bikiniyle görünce sere serpe uzanmak istiyormuş, yazar eminmiş ki aynada yüzünü defalarca kontrol edip yanıp yanmadığına bakıyormuş! Kendi çoluğunu çocuğunu bırakıp geldiği bu uzak maviliklerde ailesini özlemiş, yanlarında olabilmelerini düşünüp iç geçirmiş ve hanımefendiye bu "sayıklamalar" ucuz, bayağı gelmiş! Su altında nasıl nefes alındığını merak ettiği için fırsattan istifade bir dalış kursuna yazılan başka bir dadıya yönelik "Ben o kadının kafasını dalış tüpü olmadan suya gömerim!" ifadesini kullandığı sıralarda, sonradan görmelik yarışını açık ara kazanabilmek için var gücüyle bitişe koşuyormuş.

En beterine şahit olmuş, çocuğunu tehlikede hissetmiş olsa bu üslupta yazar mıydı hiç? Olanı biteni anlatır, tanıdığı dadının gidip yerine özensiz, aklı havada, bambaşka bir insanın geldiğinden dem vurur, üzüntüsünün ve şaşkınlığının üstüne basardı. Zaten yazıda dadının yaptığı herhangi bir saygısızlıktan, hadsizlikten söz edilmiyor ki; varsa yoksa kadıncağıza tepelerden bakılmış, onun üzerinden şişinildikçe şişinilmiş! Yazar tatile adeta böylesi bir ego tatmini için çıkmış, sırf bunları aktarmak ve dadının isteklerini, heyecanlarını sömürmek için açık tutmuş gözlerini.

Ne yazık, böyle insanlara deneyimlerinden çıkardıkları üstün saptamalarını bizlerle paylaşmaları için köşeler tahsis ediliyor. Daha insan olmaktan, kimlikten haberi yokken insanlığı ilerletmek adına nasıl bir profesyonellikle kolları sıvıyor! Ona göre herkes işini layıkıyla yapmalı, sahi bu hanım püfürdeyerek "iş" yaparken neyi layıkıyla beceriyor? Anlamayı mı? Olmayı mı? Saygıyı, öz saygıyı mı? Hiçbirinin esamesi okunmuyor. Kendini yerden yere vurduğu satırlarda tahtına gömülmüş, oysa nefessiz kaldığının farkında bile değil. Dadı mavi gökyüzünün altında ciğerlerine umut doldurup ailesini göğsünden havaya ve havadan tekrar kendine döndürdüğünü hissetmeye çalışırken o kapana kısılmış, tüm sevinç ve özlemleri hasetle alaşağı etmeye yeltenmiş.

İnsana insanca davranmak, erdemden ziyade doğallıkla gelişen, olması gereken şey. Ben ailemden gördüm bunu, iyi ki de gördüm. Ayrı odalarda, ayrı takımlarda, ayrı çeşit yemeklere mahkum edilen yardımcıları duydum, küçücük çocukken bakıcısına bağırıp çağıran arkadaşlarımı görüp terbiyesizliklerini kınadım, o yaşımda bile bir anda soğudum onlardan. Peki onlar yarasa gibi baş aşağı durduklarını, asıl alttakinin kendileri olduğunu anladılar mı hiç? Sanmam. Sonradan gördüler, hep tersten yaşayıp gittiler işte. Yan yana konup asıldıkları dal nasılsa hiç kırılmadı; ama farkında olmadıkları, onlarınkinin ta köklerden yalnız, çok başka bir ağaç olduğuydu.

1 yorum:

Damlo dedi ki...

güneş çarpmış bence o kadını ya da ne bileyim oksijen. her okuduğumda ilk okuyuşummuş gibi hayrete düşüp kafayı yiyorum.