11 Temmuz 2010 Pazar – 18:41
Sono arrivata!
Paçalarımı sıvadığım gibi geldim İtalya’ya! Bilgisayarımın şarjı ne kadar dayanırsa o kadar yazacağım, Allah bilir ne zaman süsleyip püsleyip cümle alem okusun diye postalayacağım; çünkü –sıkı dur blog- in-ter-ne-tim yoook! Avrupa deriz, medeniyet deriz, oysa nerede bizim Nero’ların, Starbucks’ların ve hatta her yerin sağladığı internet erişimleri, prizler; nerede Floransa sokaklarında adım başı konuşlanmış kafeler… Daha önce hep gezip tozmaya gelmiştim ya, farkında bile değildim “yaşamak” adına ne var ne yok. Gelmeden önce sürekli Max’a buralarda meyve-sebze alabileceğim yerler olup olmadığını soruyordum örneğin, zira öyle süpermarket zincirleri ya da küçük manavlara falan rastladığımı pek anımsamıyordum.

Sabah üç buçukta uyandık, dört buçuk gibi evden çıktık. Tam ana caddeden inmiştik ki annem pasaportumu alıp almadığımı sordu ve ben dünyanın en lüzumsuz soruya soruyla cevabını vererek “Sen almadın mı?” dedim. Yıllar yılı yolculuk öncesi pasaport ve bilet almasını öğrenemediğimden arabayı aynen geri döndürüp eve gittik, annem yukardan pasaportumu ve belgelerimi alırken ben arabadan yirmi sekiz buçuk kiloluk valizimi indirip yine yanıma almayı unuttuğum çıkış harcı makbuzumu çantama sevk ettim.
Yirmi sekiz nokta beş kilo benim için büyük başarıdır! Amerika’dan dönerken nasıl bir ceza ödediğimi hatırla blog. Bankodaki kız iki kiloya kadar tolere edebiliyoruz dedi, sonra bana beş kiloluk bir ceza yazdı. Yirmi beş avroya paçayı sıyırdım. Annemle babam bunu bir gelişim süreci olarak değerlendiriyorlar olsa gerek, yakında yirmi kiloya inebileceğim konusunda çok ümitliler ve “Ha gayret!” havasında yüreklendirir gibi oldular beni.
Bir de şu açıdan bakalım: ben elli kiloyum ve örneğin önümdeki adam en az yüz kiloydu. Benim ona kıyasla elli kiloluk hakkım olması gerekmez mi? Bizi de tartsınlar!
Yolculuklar konusunda korkunç panik olan annem nedense pasaportumu unutmamla beraber kaybettiğimiz on beş dakikayı hiç önemsemedi ve hatta arabada babamla beni bizzat kendisi sakinleştirdi. Bir anda durumu idrak ettim, kesinlikle ama kesinlikle uçuş saatimi yanlış biliyor olmalıydı. Havaalanına varıp bavulumu yollayana kadar sesimi çıkarmadım, o arada annem tabelalardan benim uçağı gördü ve uçuşumun yarım saat sonra olduğunu sandığını söyledi! Başka türlü olamazdı ki zaten, uçağın altıda kalkacağının biz saat 04:45’te evden ikinci kez çıkarken farkında olsa o sıra havaalanında olamazdık. Babam arabayı sağa çekmiş hatta yolun ortasında bırakmış ve çayırlara çimenlere koşmuş olurdu, annem saçları diken diken, yüzü allı morlu ve ter içinde bir bağırıp çağırıyor, hemen ardından durulup bunun bana müstahak olduğunu tekrarlıyor olurdu.
Babam sırf eşyalarımın bolluğuna ve valiz konusunda cezaya tabi tutulmaya çok meyilli olmama gıcığından beni korkuttu durdu, o küçük el bagajını da tartarlar, uçağa da almazlar dedi hep. Bankodaki kızın valizden beş kiloyu el bagajıma aktarmam önerisini bundan reddettim, oysa kimse hiçbir şey tartmadı. Duty Free’deki adam beni korkuttu, bizden altı karton sigara alırsınız ama İtalya’ya iki tanesini sokabilirsiniz, torbanızı açarlarsa el koyarlar dedi. Bunun üzerine üç karton aldım, hızımı alamayıp bir de Doruk’un içtiğimde sigara budur dediğim Golden Virginia tütünlerinden aldım üstüne ve kimse kaç karton sigaram olduğunu sormadı.
Roma’da boyum kadar valizim, kitaplarımla dolu el bagajım, bilgisayarım, kameram ve çantamla tren istasyonuna giden trene bindim. Nasıl binebildiğime kendim de pek şaşırdım. (Burada hemen not edeyim ki yine benim valiz olaylarıma çok gıcık olan babacığım kameramı götürmemin pek gereksiz olduğunu da söylemeden edememişti. İki aylığına Avrupa’ya giderken götürmeyeceksem bu kamerayı ne diye aldım ki?) Termini’de yine şaşılacak hareketlerle valizleri indirip tren aramaya koştum. Çat pat İtalyancamla internette görünen ama tabelalarda emsali görülmeyen Floransa trenini aramaya başladım, sonunda kendime kioskların birinden seçeneklerdeki en ucuz bileti aldım.
Bu ucuz bilet ne diye ucuzdu onu pek anlayamadım, ancak şöyle de bir şeyler yazıyordu önünde: Bu biletle -bir şey bir şey- 32 kilo CO2 -bıdı bıdı-. Uçağa alınabilecek valizin maksimum ağırlığı şimdi de trende mi beni buldu diye fenalaştım. Bu esnada görevli kadına bilette yazmayan peronumu soruyorum, daha belli değil diyor ve trenimin kalkmasına yirmi dakika gibi bir süre var. Kaçta belli olur diyorum, beş dakika sonra diyor. Böyle bir acayip durumlar. Etrafıma bakınsam benim gibi valizleri olan insanları görüp rahatlayacağım, ama kan ter içinde insan idrak edemiyor işte, gözümün önünden o 32 kilo ibaresi gitmiyor. Neden sonra bileti ters çevirip gördüm ki trenle seyahatte otuz iki kilo karbon dioksit salınımı oluyormuş, arabayla daha fazla, uçakla 115. Çok çevreci olduğumuzu belirtiyorlarmış bilette. Trenin kalkmasına çeyrek saat kala valizimi apar topar içeri tıktım ama yanlış vagona tıkmışım ve valizim, ah benim irikıyım valizim, koridorlardan da geçmedi. Sağ olsun hayırsever bir vatandaş benim valizi indirip doğru vagona kadar sürükledi, sonra vagonun en başındaki koltuğa oturdum zira valiz daha öteye gitmiyordu ve karşımda oturan adam içinde kadavra mı var diye sordu. Bir de bunların garip bir onay prosedürü var, bileti aldıktan sonra ayrı bir makineye okutup damgalatmazsan ceza yazılıyor, başka ve dil bilmez bir vatandaş sayesinde onu da sorunsuzca halletmiştim neyse.
Trende biraz uyudum, sonra istasyon önünden taksiye atlayıp 3-5 dakikalık bir yolculukla kalacağım yere vardım. Floransa’yı geçen sene iki saatte baştan başa kat ettiğim günün tanıklık ettiği üzere burası zaten küçücük ve her yer her yere yakın. Apartmandan çıkıp sola birkaç adım attım mı Piazza della Signoria’dayım, sağa birkaç adım atarsam Piazza Santa Croce, oradan iki üç adım daha attım mı Ponte Vecchio’da. Ev sahibim Paolo karşıladı beni, yaşlıca olmasına rağmen gıkını çıkarmadan iki kat dimdik merdiveni valizimi yüklenip çıktı. Odam bildiğin pansiyon odası, bir oda bir salon şeklinde ama salon değil orası; mutfak, ufak bir yemek bir de çalışma masası, televizyon ve bir de tek kişilik yatak var. İlerde o yatağa bir talip çıkabilirmiş, şimdilik yalnızım ve ilk gelen ben olduğum için yatak odasını kaptım. Yatak odası dediğim de yerde tahtalar üstüne atılmış çift kişilik bir şilte ve dolaptan ibaret. (Daha fotoğraflamadığım için uzun uzun betimlemeye kalkışacaktım ama postu yollarken fotoğrafları da koyacağımı fark ettim.) Salondan yukarıya bir merdiven var, tavan arası gibi, insanın anca ekseni etrafında bir tur atabileceği büyüklükte bir yer. Orada gizli bir kapıdan çamaşır makinesine varılıyor, çamaşır makinesi dediğim de üstten açmalı, hiç görmediğim türden. İçine bir şey atsam kesin Chicco ürünlerine döner. Mutfak dolapları çok sevimli geldi bana, hele mutfak eşyaları çok cezp edici. O iki kulplu bıçak tıkır tıkır soğan doğradı sanki, uzun şişeden şaraplar boşandı ve kahve takımlarında sohbetler edildi.
Bana verdikleri havluların renkleri feci solmuş, ama temiz kokuyorlar. Ben de fazla takmaya niyetli değilim. Ne yapalım, böyleyse böyle. İş bir yerlerden internet bulmakta. Yarın artık Tim olur Vodafone olur bir yerlerden hat alıp bir de Vınn mı ADSL mi internete erişebileceğim bir şey bulmaya çalışacağım. Avrupa’dayım ve sanki dağ başındayım.
Her şey tabii ki korkunç pahalı. Çok susamıştım ve bir suya 1.50€ verdim, ama ilk yemeğimi o şehrin altını üstüne getirdiğim gün yediğim yerden aldım: Ponte Vecchio’nun yanındaki minik sandviççilerden birinde, otlu peynirli sandviç, 2.50€. Şişmanlatıcı her şey ucuz, salataların fiyatları ise 8.00€’dan başlıyor! Arayıp tarayıp birkaç “Mini Süpermarket” buldum. Bakalım neler almışım: domates, salatalık, marul, biber, kola, su, Mukki marka süt, peynir, tuvalet kağıdı, kağıt havlu, bulaşık süngeri, bulaşık deterjanı, cif, en ucuzundan minik balzamik sirke, çöp torbası.

İşte ben böyle bir insanım, saat sekize on kala kapanan kafeden ayrılırken göğsüme havaalanından almış olduğum Türk gazetesini bastırıp hüzünleniyorum burada. Bugün tek başıma olmanın, zamanında önce ailemle ve ardından arkadaşlarımla yalnız gezip eğlenmeye geldiğim bir yerde şimdi kendimi idame ettirmenin telaşını yaşıyor olmamın etkisi bu. Ailemle Ankara’da, evimizde, topu topu altı güncük geçirebilmiş olmak ve ardından bambaşka bir ülkeye konuvermek burnumu nasıl sızlatıyor! Önceleri seçimler yoktu ki, annemin hep önlerinden yürümemi ve asla geride kalmamamı tekrarladığı zamanlar vardı, beni kaçırmasınlar diye. Biri sağımda, biri solumdayken öte memleketler bizimkiyle kıyas kabul etmezdi. Olmayanlar yoktu, olduruluyordu her şey. Babam bir yerlerden ne istesek bulup buluşturuyordu, ikisi birden tüm kötüleri saklayıp baktığım her zerreyi büyüleyici kılıyorlardı. Bu duyguları ilk defa geçen yaz Amerika’da hissetmiştim, aynılarını şimdi burada yaşıyorum, üstelik şimdi koşullar daha da zorlayıcı ve bir yandan, sırf böyle olduğu için, daha da güzel!
Yalnız olmak ne güzel! Ah, ailemle olmak da ne güzel! Sadece birkaç dakika arayla ikisini birden istiyor olmama ve bu çözümsüz özlemlerin getirdiği anlık hüzünlere, ufacık tatminsizliklere şaşıyorum sadece – ve bunlardan da keyif alıyorum aslında.
Son bir buçuk saatimi elimdeki gazeteden Türk olduğumu anlayan bir aileyle Piazza della Signoria’da sohbet ederek geçirdim. Levent on altı yaşındaydı, benim de o yaşlarda hissettiğim gibi eğlenmek, eğlenmek istiyordu, dövme yaptırmak istiyordu. Annesi Mine Hanım’la konuşurken onlarla karşılaşmadan az önce içimde beliren uçsuz bucaksız aile özleminden bahsettim; gözlerim dolmasın diye uğraşadurayım Mine Hanım ağlamaya başladı. Levent ortamızda, ne yapacağını şaşırmış, iki eliyle ikimizi tutup “Aa, yapmayın siz de !” dedi gülerek. Hayat böyle ne güzel! Bu gece burada yalnızım, biraz yorgunum ve kaç saat uyuyacağım umurumda bile değil. Gündüz bu meydana ilk gelişimde ne kadar garip, dedim kendi kendime, üç beş saat önce Ankara’daydım ve şimdi Floransa’dayım! Yüreğime üzerinden geçe geçe kazıdığım, üzüldüğümde moral bulup sevindiğimde mutluluğumu katladığım fotoğrafların ve anıların içine düştüm. Bu sefer tek başımayım, sağdan gelen gitar sesiyle meydanın ortasında oturmuş akşamın en sevdiğim saatlerinin tadını çıkarıyor ve bir yandan da ailemi, kendimi düşünüyorum. İnsanlar yemekler yiyorlar, otlu peynirli kocaman sandviçim beni tok tuttu. Yıllar önce ben de ailemle buralarda bir yerde yemek yiyordum, şimdi ise şortum ve tişörtümle oturmuş yazılar yazıyorum. İkisini de ayrı ayrı öyle çok seviyorum ki böyle yenileri her tattığımda hayatın ne kadar güzel olduğunu görebilmenin sevinci içime sığmıyor!
Yarın sabah 9’da kursa gideceğim, evden en fazla beş-altı dakikalık yürüme mesafesi. Nemden yapış yapış, yolculuktan pek pis oldum ama banyomu sabah yapmayı düşünüyorum, zira banyo penceresi maşallah başka pencereleri baya bir görüyor ve buzlu muzlu da değil. Işığı yaktım mı vitrin gibi olurum. Aman ondan da değil belki, ne bileyim yorgunum işte. İtalyan kanalları falan seyreder kitabıma gömülürüm. Milan Kundera’dan “Ölümsüzlük”ü okuyorum şimdi, “Gülüşün ve Unutuşun Kitabı”na bunun kadar bayılmamıştım. Tanrı’m kitaplarımı nasıl seviyorum! Şu Milan Kundera’nın bana hissettikleri o kadar güzel, öyle harika ki; iyi ki, iyi ki var bu adam, iyi ki yazmış.
Buraya gelmeden kitaplar aldım kendime. Hala okunmayı bekleyenlerin yanına iki aylık maceram için yenilerini ekledim. Kaç kilo olursa olsun onlardan asla fedakarlık edemezdim. Bakınırken Agatha Christie’nin romanlarına göz gezdirdim, seksenlerime kadar elimi sürmeyeceğim “Ve Perde İndi” haricinde okumadığım bir Hercule Poirot romanı bulunduğuna dair içimdeki o küçücük umudu canlandırdım yine ve bu sefer haklı çıktım! Koşa koşa anneme gösterdim Cafemiz’de buluştuğumuzda. Çaylarımızı içip bizim kurabiyelerden yerken Agatha Christie’nin zor zamanlarımızda hep yanı başımızda bizi nasıl başka yerlere götürdüğünü konuştuk, teşekkürler taşırdık ona.
Yarın ateş pahası olmayan, sorunsuz erişilebilirliğe sahip bir internet ve ucuzca bir telefon hattı bulsam hiçbir derdim kalmayacak. İnterneti olan başka bir yerde kalır mıyım diye bavullarımı boşaltmadım henüz, oysa ev alışverişimi de yaptım. Böyle zamanlarda hop oturup hop kalkıyorum, alıştığım konfordan uzaklaşınca hemen hafifçe şımarıklaşıp o konforu sağlamaya uğraşıyorum. İnternet ne kadar elzem bir şeydir? Olmadığı yerden çıkını toplayıp ayrılmaya bakmak ve acilen internetli bir yere konuşlanmak mı gerekir yoksa bu farklı deneyimi yaşayıp internet erişimini kısıtlayarak yeni bir tecrübe edinmek mi? Göreceğiz bakalım.
Saat 22:11. Dünya kupası maçı gösteriliyor karşı tarafta, insanlar bağırıp çağırıyorlar. Azıcık sokaklarda yürüyeyim diyorum; bir ara üç gün üç gece süren mezuniyet kutlamalarımızı, mastera kayıt yaptırma maceramı ve ailemle buluşup Ankara’da geçirdiğimiz zamanları anlatacağım, ama şimdilik sırayı tatilimin başlangıcına verdim. Bilgisayarın şarjı da suyunu çekti, şimdi Toscana’da dolaşma zamanı!
Ciao tutti!


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder