13 Temmuz 2010 Salı

€uro

12 Temmuz 2010 Pazartesi - 22:51


Bugün bazı konularda epeyce hatalı davrandığımı ve bu nedenle birkaç çarpı on avro içerde olduğumu fark ettim. Yabancı bir şehirde alışkanlıklarıma tutunmak isteyişim bana biraz pahalıya patladı; aslında alışkanlıklarıma falan ihtiyaç duymayacak kadar güçlü olduğumu anlayabilmek için bir gün daha sabredebilmiş olsaydım kendimle gurur duyabilirdim. Gelir gelmez atlı kovalıyormuş gibi kendime domates, salatalık, marul, biber, peynir ve balzamik sirke almış olduğumdan şimdi içim içimi yiyor. Her gün bostan tüketen bir insandım, oysa burada canım kesinlikle kiloyla sebze meyve yemek istemiyor! Dünyanın parasını saydığım yiyecekler bozulmasın diye oturup hepsini yemeye kalkışmak da istemiyorum, göz göre göre çürümelerine izin vermek de.

Dün uçakta harika bir kahvaltı ettim, Türk Hava Yolları’nın yemeklerine hep bayılırdım zaten. Beyaz peynirli ve domatesli omlet, ıspanaklı su böreği, minicik beyaz peynir, kaşar peyniri, bir dilim domates, bir dilim salatalık, iki siyah bir yeşil zeytin, bir sıcacık puf ekmek, çilek reçeli, tereyağı, meyveli müsli ve çay. Floransa’da bir peynirli otlu sandviç, akşam gezintisi sırasında bir top çikolata parçalı vanilyalı dondurma. Bu sabah bir bardak süt, öğlen balık, piyaz gibi bir fasulye ve yanında marul, hepsi hepsi bir avuç!

Burada “aperitivo” diye bir kavram var, çoğu kafe, restoran ve barda akşam saat 6-10 arası açık büfe yapıyorlar. Büfeden istediğin kadar yiyor, yanında bir de alkollü ya da alkolsüz içecek alıyorsun, ne istersen. Turistik merkezlerde de nispeten ucuz bir fiyata çıkıyorsun, hele birkaç sokak ilerledin mi fiyat iyice düşüyor. Bu akşam yemeğimizi Arno’nun karşı tarafında Zoe isimli bir kafede yedik, aperitivoya katıldık. Çay fincanı altlığı boyutunda tabaklar koymuşlardı, ama nasılsa istediğin kadar kalkıp kalkıp alabiliyorsun. Gittiğimizde saat yedi buçuktu, o sıralarda büfede mozzarellalı domatesli makarna, pesto soslu makarna, leziz soslu bir yarma, babaannemin patlıcanlı padişah pilavı gibi harika, sebzeli tavuklu bir pilav, çeşit çeşit sandviçler, kızartmalar ve parmak boyutunda minicik pizzacıklar vardı. Biz tabaklarımızı doldurup yiyeduralım, üçüncü tabakta şişip çatlamamızın ardından menü daha bir zenginleşip güzelleşti; gözümüz içi doldurulmuş domateslerde, çıtır çıtır gözlemelerde, böreğe benzer yumurtalarda ve nicesinde kaldı. Üç tabak dediğime bakmayın, söylediğim gibi kahve fincanı tabağı boyutundaydı bunlar. İnsan yetmez sanıyor ama öyle bir doydum ki şu an tek lokma yiyebilecek durumda değilim. İştahım nasıl böyle kesildi bilmiyorum, eve varır varmaz dolaptaki yiyeceklerin yarısını tüketen benim şimdi, hem de bir başıma, yabancı memlekette, kendimi yemeye daha bir vurmam beklenebilecekken “normal” insan gibi davranıyorum! Keşke diyorum, keşke şu dolaptaki bostan da olmayıverseydi.

Bu sabah uyanıp banyomu yaptım, akan suyun damlası delikten gitmedi. Banyodan sonra musluğun altındaki pompayla gideri açmaya çalıştım, içinden bir şeyler çıkmadıysa da su yavaş yavaş boşaldı çok şükür. Bakalım yarın sabah neler yaşayacağım. Dokuzda okuldaydım, minik bir testin ardından beni ikinci seviyeye yerleştirdiler. Sınıfta iki Japon kız var, Chizu ve Nori, bir de Jonina var İsviçre’den ve öğretmenimiz Silvia. Japonlar çok şeker, bir şey söylemeye çalışırken yanıldıklarında ya da akıllarına kelimeyi getiremediklerinde inanılmaz mimiklere boğuluyorlar, çok değişik ve çok güler yüzlüler. On birle bir arasındaki konuşma derslerinin öğretmeni ise Maria, hocaların ikisi de genç ve karşılaştığım tüm İtalyanlar gibi, öğretmenden ziyade bizim arkadaşımız gibiler.

İlk arada iki Türk kızla tanıştım, dersler bittiğinde devamı geldi ve öğleden sonra dört buçuğa dek Türk kızlarla takıldım. Kızlar benden iki-üç yaş küçükler, kafayı gezmek, içmek, dans etmek, mütemadiyen sabahlamak ve bolca yakışıklı İtalyan erkeği tanımakla biraz bozmuş gibiler. Kötü değiller ama üstlerine biraz o şımarık özel okul öğrencisi havası sinmiş. Bana faydaları olmadı değil, henüz bilmediğim bir sürü marketten bahsettiler, turistik bölgelerin dışında bir kafede ucuza az önce söz ettiğim mini minnacık balıklı salatadan yedik. Sonra içimin yandığı ikinci bir şey yaptık ve gidip on beş avroya bir İtalyan telefon hattı satın aldım, oysa şu an bu hattın gereksiz olduğu hissine kapılıyorum. Ailemle Turkcell’in yurtdışı tarifesi sayesinde öyle pahalıya konuşmuyorum, buradakilerle de öyle zırt pırt telefonla haberleşeceğimizi sanmıyorum. Geçen yaz Amerika’da yaşadıklarımın aynısını tekrar ederek işe başladım: dolap alışverişi ve telefon hattı, oysa şimdi ikisine de ihtiyacım olmadığını fark ettim ve havaya para saçmış gibi hissediyorum. Eh, biraz param gitti ama bir senede nasıl oturmuş, normal bir insana dönüştüğümü gördüm deyip kendimi azıcık rahatlatmaya çalışıyorum; ama para bu şekerim, öyle kişilik kutlaması adına havaya saçılacak şey değil ki! Ben şimdi bu bilmem kaç avroya başka başka pek de güzel şeyler yapabilirdim, öyle değil mi? Giden gitti artık, bir şekilde domateslerden faydalanacağım inşallah, faydalanamazsam da onları yemiş gibi yapacağım. Her halükarda o dolaptan çıkacaklar işte, nasıl çıktıkları konusunda kendimi kandırabilirim. Çöp yerine mideme gitmişler gibi yaparım, bir daha da bu konuyu açmam. Hayatımda bir dönem kapanıyor mu acaba? Bundan sonra cüssesine uygun boyutlarda yemekler tüketen bir insan mı olacağım yoksa?

Türk kızlarla takıldıktan sonra kursa döndüm. Dario da benim gibi bugün başlayan bir Alman, on dokuz yaşında, sarışın ve tatlı mı tatlı, tertemiz bir minik. Dario, ben ve okulda çalışan Simone (bir erkek, Simone burada erkek ismiymiş, Andrea gibi) çok zevkli bir gezinti yaptık civarda. Simone öyle tur rehberleri gibi saçma sapan yerlerde durup otuz saat gereksiz ayrıntılara girmedi ya da bizi turistlerin bolluğundan hiçbir şey göremeyeceğimiz meydanlarda ağaç etmedi. Önce okulun yan sokağındaki bir süpermarkete gittik, ah içim bir daha cayır cayır yandı. Dün gidip alışveriş yaptığım yerin yarı fiyatında, iki katı büyüklükte bir süpermarketten bahsediyorum, iki avroya müthiş ve uygun boyutlarda salataların satıldığı bir süpermarketten! Öğle yemeği mi dediniz - kap bir salata, otur meydanda merdivenlere, tıkın bitsin! Yine okulun dibinde bir internet kafe var, ama asıl güzellik okulun hemen yanında “Moyo” diye bir kafe var ki işletmecileri Zoe’ninkilerle aynı, Moyo’da internet de var dışarıda oturulacak masalar da! Demeyin keyfime! Bu yazıları resimleyip en kısa zamanda Moyo’dan gönderiyor olacağım ve muhtemelen bunu yaparken açık havada kahvemi yudumlayacağım! İnternet sorunum da böylece çözülmüş oldu ve bu kez sabretmesini bildim, gidip yüz saatlik internet için telefon bayiine altmış avro falan vermedim. Sonraa, Simone bizi kütüphaneye götürdü, üst katında içecek de bir şeyler satılıyor. Turistten ziyade İtalya’da yaşamaya gelmiş insanlara yönelik bir gezinti yapmış olduk, hem turistik meydanları gördük, hem İtalyanca sohbet ettik hem de işimize yarayacak yerlerin nerelerde olduğunu öğrendik. Bir yandan piazza’larda yürüyüp bir yandan Türkiye’de böyle meydanlar olmadığından ötürü bu meydan kavramına bayıldığımı ifade etmek, Almanya’da Dario’nun yaşadığı yerde de öyle çok meydan bulunmadığını öğrenmek, oradan başka konulara atlamak ve böyle saatler geçirmek tahminlerimin ötesinde keyifliydi.




Saat yedide okulun önünde Brezilya’dan Carolina, Rusya’dan olmayan Olga, Amerika’dan Ashley, Meksika’dan Hector ve Rusya’dan Mila ile buluştuk ve Zoe’de hep beraber oturduk. Alkollü içki alındığında 7 avro veriliyor, ben su aldım ve 3 avroya akşam yemeğimi hem de tıka basa tamamladım! Üç avro! Burası için gördüğüm en ucuz yemek ve Zoe gerçekten büyük, şık bir yer. Ah, diyorum ya her şey acelecilikten. Dün gezip tozup her yere baktığımı ve sekiz avronun altında salata yiyemeyeceğimi, daha düşük fiyatta yalnız yağ içinde sandviçlere boyun eğeceğimi zannedip panik içinde markete koşmak gibi saçma sapan deliliklere kalkışmasaydım. Bir de havaalanından aldığım tütünler var, o işin de biraz suyunu çıkarmışım. Bir paket al değil mi, yok efendim. Bir daha böyle hatalar asla ama asla yapmayacağım, iki güne bolca hata sığdırdığımı düşünüyorum ve nispeten kısa zamanda aklım başıma geldi. Dilerim ilerde bugün aldığım hatta acayip ihtiyaç duyarım.

Tanıştığım yabancıların hepsi çok keyifli insanlar, onlarla zaman geçirmek çok güzeldi. Carolina otuz bir yaşında ve üç kere evlenip boşanmış! Ashley yirmi yedi yaşında, Olga orta yaşlı, Simone otuzlarında olmalı. Hepsi nasıl genç gösteriyorlar anlatamam, hele sınıftaki Nori kırk bir yaşındaymış ve görseniz yirmi ikiden fazla diyemezsiniz. Utanmasam nüfus kağıdını isteyecektim, kırk bir yaşında olması im-kan-sız!

Dersler birde bitiyor, birden dört buçuğa kadar canımız ne isterse onu yapıyoruz; aslında her gün birden sonra canımız ne isterse onu yapabiliriz ama çok güzel aktiviteler sıralanmış. Bugün minik şehir turu ve ardından aperitivo vardı, yarın dört buçukta İtalya’nın tarihi, politik durumu ve pek çok başka şey üzerine bir sunum yapılacak. Çarşamba aynı saatte Piazzale Michelangelo’ya gidilecek, hani geçen sene tek başıma tırmandığım o dağlar tepeler – hatta belki Forte di Belvedere’ye bile gideriz ve Veronica için adalet yerini bulmuşsa göremediğim o manzarayı bile seyredebilirim! Perşembe günü bisiklet turu yapılacak, Cuma ise gündüz aktivitesi yok ama akşam Festival alla Fortezza da Basso di Firenze başlıyor, ona gideceğiz. Haftaya ya da bu cumartesi havuza gidecekmişiz, öbür hafta da plaja! Bir ara Montecatini’ye gitmek istiyoruz, buraya çok yakın zaten, geçen sene geldiğimde orada konaklamıştık. Harika bir kasaba orası, bizim yaşlarımızda ve tarzımızda insanlara epeyce uygun. Böyle çok olgun laflar ediyorum ya, Simone’ye öğleden sonramı Türk kızlarla geçirdiğimi söylediğimde bana “Sence onlar olgun kızlar mı, ne dersin?” gibi bir soru sordu bana çat diye. Simone son derece canlı, enerjik ve epey de yakışıklı bir adam bu arada, öyle eğlenenlere gıpta edip sözleriyle onları aşağı çekmeye çabalayacak bir insan değil yani. “Olgun” sınıfına dahil olmanın keyfi de bambaşkaymış canım! Montecatini’de bir yerde masaj falan yaptırıyormuşsun, artık ne kadara bilmiyorum ama cüzdanımı yakmayacaksa ona da gideriz tabi. Geçen hafta Ashley’in ilk haftası olmasına rağmen Simone, Ashley ve birkaç kişi daha sabah git akşam gel Roma yapmışlar, biletler gidiş dönüş kişi başı 72 avro tutmuş. Benim market alışverişi artı tütün artı hat böyle bir rakam yapıyor zaten, bakınız Roma’ya gider, yer içer dönermişim. Bak hele, bulaşık deterjanı aldım ama bulaşık yıkamamı gerektirecek bir durumda bile değilim. Vah ki ne vah! Konu komşuya ziyafet vereyim bir gün, yiyebildiğiniz kadar salata konseptli bir gece düzenleyeyim ve daveti duyurmak için İtalyan hattımla herkese telefonlar açayım. Yemekten sonra isteyenlere tütün tedarik edeyim, sonra her taraf pislensin ve sabaha kadar bulaşık yıkayayım, ardından da yerleri duvarları cifleyeyim ve aldığım her şey son kuruşuna kadar işime yaramış olsun!

Üzgünüm blog, paragöz gibi görünerek rakamlarla avrolardan bahsettim sürekli, ama içime feci yer etmiş ki sebep sonuç ilişkilendirmelerine yönelerek hepsini boşaltmam gerekti. Bir de gelmeden 3G teknolojisine bulaştık, bak onun da çok bir gereği yokmuş gibi geliyor şimdi ama çağı yakalamak gibi hayırlı bir iş yapmış olduğumu tekrarlayarak avunuyorum. Maşallah ömürlük bir telefon zaten, bence beni rahat bir on yıl götürür. Allahtan çamaşır makinesinde yıkanan iPod çalışıyor da bir asır elektronik alet almayacağım.

Yavaş yavaş temizlenip yatayım iyisi mi. Hava çok, çok nemli ve gün geçtikçe daha beter olacakmış. Burada içeriler Amerika’daki gibi klimadan buz kesmiyor, dolayısıyla hırka ceket taşıma diye bir şey yok neyse ki. Onların hepsi Çek’te lazım olacak tabi. Biraz kaşıntı var, çünkü bolca sinek böcek geziniyor. Raid’siz uyunmazmış halbuki dün gece mışıl mışıl uyudum ama şans dediler. Dün dağ başına mı geldim diyordum, bugün cennette gibiyim, sanki her şey elimin altında. Dilerim bu dört haftayı küçük dairemde tek başıma geçiririm, yaşam alanımı kimseyle paylaşmak istemiyorum. Kursta Daniella sanki birileriyle kalmak istiyormuşum hissine kapılmış gibiydi, yarın söyleyeyim de kimseleri ev arkadaşı etmesin bana. Ederse de etsin canım, sinekler ikimizi paylaşarak ısırırlar hem, daha az kaşınırım!

Buona notte ragazzi! A domani!


Hiç yorum yok: