Yine Moyo'dayım, bu akşam burada aperitivo yaptım ve kahretsin ikinci tabakta durmadım üçüncü tabağımı da aldım. Ne yapayım, karidesli risotto vardı! Hem alt tarafı birkaç kaşık makarna canım. Evet, bir tanesi mayonezliydi ama ondan çok almadım ve bir sürü çeşidi de es geçtim. Ton balıklı nohuta kim hayır diyebilir? Peki buralarda sürekli yapılan, kiş şeklindeki sebzeli omlet dilimlerine? Baklava kadar pizzacıklarla aynı boyutta mantarlı mozzarellalı dürümler ile bulgurlu portakallı tavukları takdirinize bırakıyorum. Görüldüğü üzere o kadar da çok yememiş miyim? Bilmiyorum ki! Güzel doydum ama. Kendime biraz sinir oluyorum tabi, hani iki tabak yiyecektin de üçüncüyü aldın diye; ama iki gündür deli gibi spor yapıyor ve yürüyorum, o nedenle üç günde bir hafifçe abartmanın bir sakıncası olmamalı. Koca senede yalnız bir ay aperitivo yemeyecek miyim? Eh, kafayı fazla takmanın alemi yok o halde.

Aklanma amaçlı ufak kilo seansım sona erdiğine göre günlerimi nasıl geçirdiğimi anlatmaya devam edebilirim. Cuma akşamı festivale gittik gitmesine, ama pek bir şey bulamadık. İlk girişte dünya mutfağından restoranlar koymuşlar; Brezilya, Arjantin, Arap, Fas, İtalyan mutfakları. Brezilya ve Arjantin restoranlarında boyum kadar yağlı etler dumanı tüte tüte pişiyordu, bir lokma bile yiyemeyeceğim türden etlere benziyorlardı. Biz geleneksel Toskana mutfağını tercih ettik, ben azıcık salata üzerine azıcık balık aldım. Sonra etrafı dolandık, incik boncuk satan bir sürü stand haricinde kalan her yerde bira, içki ve sandviçler satılıyordu, bir yerlerde konser alanı ve dans pisti falan olmalıydı ama o gece açık değildi herhalde, sonra 20:00-23:00 arası fitness yapmak için koca ve -bilmiyorum şimdilik mi yoksa hep mi- boş bir platform vardı.
Benim ilgimi en fazla çeken yer kütüphane oldu ki bu da çılgın gençlikten tamamen koptuğumun sıkı bir belgesidir. Kütüphaneye girer girmez kendimi daha iyi ve güvende hissettim. O kadar yorgundum ki yatağıma yatıp uyumanın hayaliyle yaşadığımdan her şey gözümde daha bir ucubeleşiyordu, oysa kütüphanede beni bir sakinlik ve mutluluk aldı, sanki pijamalarımı giymiş ve kitaptan bulutlara düşmüşüm gibi.
Dönüş yolunda belki ilk defa Nori'yle sohbet ettik. Japonlar öylesine kapalı, öylesine utangaçlar ki aklım almıyor; yani böylesi bir utangaçlıkla hiç karşılamamış olduğumdan adını bile koyamıyorum. Üzülüyorum ya da acıyorum diyemiyorum, ama hakikaten garip bir şey bu. Hata yapma korkusuyla İngilizce konuşmuyorlar, birileri dalga geçer diye müthiş çekiniyorlar. Chizu gençliğinin etkisiyle olacak, daha bir rahat; inanılmaz bir beden dili, insana hayat aşılayan ve sürekli mimikleri var. Nori ise derste bile konuşacağı zaman feci heyecanlanıyor, sesi çıkmıyor, kızarıp bozarıyor, utangaç utangaç gülümsüyor ve hata yaptığı anda ellerini yüzüne gözüne götürüp saklanmaya çalışıyor! Halbuki ikisi de güldüler mi öyle içten gülüyorlar, öyle temiz hissettiriyorlar ki, az da olsa onlarla konuşmak bana çok iyi geliyor.
Nori ülkesinde aşçıymış! Japon yemekleri yapıyormuş; suşilerden pilavlara her şeyi beceriyormuş! Ben yağsız tuzsuz Japon lapasını çok severim (evet, tuhafım ben, şimdiye dek anlamış olmalıydınız), nasıl yapıldığını anlatmasını istedim ve bizim pilavdan pek de farklı yapılmadığını öğrendim, yalnız pirincin cinsi değişik ve bu nedenle otuz dakika kadar pişiyormuş. Bir akşam Maria, Silvia, Chizu ve bana Japon yemekleri yapmasını istedim, o heyecanlı gülüşü ve kocaman açtığı gözleriyle kabul etti. Bu "kız" kırk yaşında o-la-maz! Hafta sonları otobüsle civar kentlere gidiyormuş, gezip tozuyor ve yemekler yiyormuş. Otobüsle gittiği için yol masrafı çok olmuyormuş. İtalyanca derslerinin yanı sıra İtalyan mutfağı üzerine dersler de alıyormuş (okulda öyle dersler de var), ülkesinde bir İtalyan restoranı açmak istiyormuş. Yalnız gidiyormuş hafta sonu gezilerine, ben de bir pazar başımı alıp Lucca'ya gitmek istiyorum.
Cumartesi sabahı zar zor uyandıktan sonra çıkıp koştum. Evden çıkıp Arno'nun benim tarafından koşuyorum, ilerde bir köprüden dönüp öbür tarafı koşarak kat ettikten sonra mimlediğim başka bir köprüden geri dönüyor ve yürüyorum. Dönüşte nefesimi toparlayana kadar Arno kıyısından devam edip aklım başıma gelince arka sokaklara dalıyorum, böylece durağan nehir yerine çarşı pazarları, dükkanları, günaydınlaşan insanları, çiçekli ve panjurlu pencereleri görüyorum, yaşıyorum. Koşarken olmuyor ama, koşarken her şey dümdüz ve sakin olmalı.
Öğlen Carolina, İsrail'den Jonathan ve Jonathan'ın kız arkadaşı İtalyan Fabiana ile buluştuk. Of, bu yazı çok uzayacak çünkü düşündükçe her şey aklıma geliyor. Jonathan'ın buradaki hocasının adı Lorenzo ve ilk tanıştığımızda birinin ağzından bu isim kaçıverdi, dolayısıyla Jonathan'a sürekli Lorenzo demekten kendimi alamıyorum, aklıma öyle kazındı bir kere. Jonathan çocukluktan beri filmleri seviyormuş, sonra lisede kafasına yönetmen olup Hollywood'a gitmeyi koymuş. Dawson's Creek'i izledin mi, diye sordum; o da evet, ama benim hikayem daha bir kaliteli ve içinde daha az kız olan bir versiyon, diye yanıtladı beni. Bakmış Hollywood yönetmeni olmak için çok çalışmak ve hırslı olmak gerekiyor, oysa kendisine bir tembellik ve rahatlık hakim, film öğretmeni olmaya karar vermiş ve şimdi bir lisede film dersleri veriyormuş. Aynı zamanda filmler de çekiyormuş, birçok başarısız denemenin ardından bir filmini sanıyorum Amsterdam'da bir festivale kabul ettirmiş, sonunda IMDB'de listelenmiş ve okul sayesinde Hollywood'a gitmiş! Çocukluk hayallerini bir kenara koymuş, ama yaptığı işi çok sevdiğini görmüş ve kader işte, bu sefer çocukluk hayalleri onun peşinden gelmiş! İşte hayat böyle bir şey; çok hayalci olup bir yerlere saplanmak yerine biraz akışına bırakarak işini iyi yapmak ve iyi yaptıkça sevmek, sevdikçe daha iyi yapmak, kendine ve başkalarına faydalı olduğunu gördükçe mutlu olmak, sevdiklerini ve sevildiğini duyumsamak. Sevmiyorum hayal kurmayı, en azından çok uzun vadeli hayaller kurmayı hiç istemiyorum. Elimin uzanamadığı zamanlar ve yerler hakkında düşündükçe hepsini bir anda elde edesim geliyor, bunun imkansızlığı önüme çıktığı anda panik içinde yapacaklarımı sıraya koymaya çalışıyorum ve gitgide daha da heyecanlanıyor, ardından aynı yerde olduğumu görüp buruluyorum. Küçük, minik hayaller kuruyorum onun yerine, buraya gelmeyi hayal ettiğim gibi; oysa işim gücüm, hayattaki amacım, on yıl sonraki evim ve yüzüm üzerine hiçbir şey düşünmek istemiyorum, hayat yolunu buluyor.
Mercato Centrale'nin yakınında çok ünlü bir trattoria'da yemek yiyecektik, trattoria taverna anlamına da geliyormuş. Adından anlaşılacağı üzere geleneksel Toscana yemekleri pişiyor orada. Bir gece için Fabiana'nın evinde konaklayacak olan iki gezgin Fransız kız bize katıldılar, Ashley günlerdir yaptırabilmek için dört döndüğü pediküründen çıkıp geldi. Trattoria'da bekleme sırası olduğu için Mercato Centrale'de biraz gezindik, of Tanrı'm ne kadar güzel bir yer burası! Bir kasaplar var ki kasap değil kafe, otur önünde çayını kahveni iç, gazeteni oku! Her şey geçen senekinin aynı, çektiğim fotoğraflarla karşılaştırdım da bana aşina gelen pek çok şey fark ettim. Birçok kafe ve dükkanda da aynı şeyi gördüm, ne güzel ki burada bazı şeyler değişmeden kalıyor ve insanın tanıdıkları kaybolmuyor!
Sıramız geldiğinde tıklım tıkış tavernaya girdik; ravioliler, pirinçli çorbalar, kıymalı makarnalar ve parmesanlı kuru fasulyeli salatalar yendi - ama Ashley'nin tavsiyesi üzerine ben "Ribollita" yedim ki her şeye bedeldi! Beyaz lahana, kuru fasulye ve ekmekten yapılan, yulaf ezmesi kıvamında bir yemek, ama öyle lezizdi ki anlatamam; zaten lahananın da bakliyatın her türlüsüne de bayılırım! İtalyanlar da bakliyatı seviyorlar sanırım, hele bizim kuru fasulye yaptığımız beyaz fasulyeyle neredeyse her yerde karşılaşıyorum.

Piazza del Duomo
Yemeğim içeriği ve yanında tükettiğim bolca ekmekle salata ya da yeni ve minik midem sayesinde beni inanılmaz doyurdu, hepimiz tok ve mutlu halde Fransızların kitaplarında bulunduğundan denemeyi çok istedikleri organik dondurmacı Grom'a gittik. Yoğurtlu dondurmayı denedim önce, şekerli yoğurt gibi, güzel; ama canım çok çok tatlı bir şeyler istiyordu ve Torroncino aromalı aldım ki bu yumurta beyazı, şeker, fındık fıstık ve vanilyadan yapılan bir tatlıymış aslında, zaten müthiş tadından belliydi.
Fransız kızlar bizden ayrıldılar, Lara geldi ve Jonathan'la Fabiana'nın anlatıp bizi heyecanlandırdıkları "Geocaching"i oynamaya başladık. Telefondan geocaching.com'a bağlanıp ülkeni ve konumunu seçiyorsun, sana ufak bir macera tanımı ile varılacak bir yer veriyorlar, GPS kullanarak gitmen gereken yeri buluyor ve minik bir kutuyu aramaya koyuluyorsun. Doğru yerde olduğumuz halde kutuyu bulmak için bakmadığımız delik kalmadı, sonunda daha önce denediğimiz ama bana çok saçma gelen bir yerden çıktı. Park demirlerinin zorlayınca açılan kapaklarından bir iki tanesini açmış ve içlerinde yalnız çer çöp ile çürümüş bir şeftali çekirdeğine rastlamıştık, oysa Fabiana kapakları tek tek tekrar açmaya koyuldu ve sonunda "Buldum!" diye haykırıp zıplamaya başladı! Ben tabi böyle daha mistik, daha roman gibi bir şeyler bekliyordum ama bu da epey eğlenceliydi. Minik yeşil silindir kutudan çıkan kağıda adlarımızı ve geldiğimiz ülkeleri yazıp tarih attıktan sonra diğer oyuncular için her şeyi bulduğumuz gibi bıraktık. Jonathan Türkiye'de de var dedi, şimdi siteye üye olmakla falan uğraşamadım ama siz bir bakın.
Bilgisayarımın şarjı bitiyor diye içeri girdim ve büfeye gelen meyveyi görüp dayanamayıp minik, ama çok minik bir tabak meyve salatası ile havuç ve kereviz dilimleri aldım. Evet, burada kereviz dilimleri ya da tadı kerevize çok benzeyen başka bir şey dilimleri oluyor aperitivolarda, mest oluyorum.
Oyundan sonra dağıldık, ben de Boboli Bahçeleri'ni gezmeye karar verdim. Beş buçuğa doğru bahçelere vardım, paramı ödeyip içeri girdim ve gezmeye koyuldum. Bitkileri dondan korumak için yapılan "limonluk"un önüne geldiğimde adı limonluk olduğu için hemen içerdeki limonların fotoğrafını çektim.
Gül Bahçesi'nden geçip Porselen Müzesi'ne çıktım, porselenden hiç hoşlanmadığım halde müzedeki pek çok şey çok sevimli geldi bana. Şu çaydanlıklar mesela, ellerini bellerine koymuş dedikodu yapar ve birbirlerine caka satar gibi değiller mi? Müzeden çıkarken geçen seneden beri nereden edindiysem edindiğim bir inancın tamamen gerçek dışı olduğunu ve dolayısıyla bugün hakiki bir akılsızlık etmiş bulunduğumu fark ettim. Palazzo Pitti ile Boboli Bahçeleri, benim Floransa gezi kitabımda ayrı sayfalarda anlatıldığından ve ikisinin de girişi paralı olarak belirtildiğinden, hiç sorup soruşturmadan ve tamamen kendi kendime "akıl" yürüterek, bunların girişlerinin farklı olduklarını sanmıştım, oysa Porselen Müzesi'ne girebilince gördüm ki aynı biletle ikisini de gezip görmek mümkün ve saat altı buçuk olmuştu, dolayısıyla Palazzo Pitti'yi, Kostümler Müzesi'ni ve içerdeki daha pek çok galeriyi gezebilmek için başka bir gün tekrar gelip aynı giriş ücretini bir kez daha ödemem gerekeceğini anladım!
Yaşadığım çöküntünün etkisiyle Neptün Çeşmesi'ni, amfitiyatroyu ve La Grotta Grande'yi gezerken moralimi yüksek tutmak için ekstra çaba sarf etmeye çalıştım. Bahçeleri gezmem bittiğinde Palazzo Pitti'den içeriye kafamı uzatıp birkaç merdiven teptim, ama müzelerin hepsi kapanmıştı. Olsun, kapı gibi biletim vardı benim ve Palazzo Pitti'ye ayak bastım işte. Başka bir gün gidip galerileri gezerim rahat rahat, sonra da bahçeye çıkar, yetişecek bir yerlerimin olmayışının huzuruyla kitap mitap okurum. Bu arada, Veronica (ve bir de Luca varmış) için adalet hala sağlanamamış. Forte di Belvedere zaten Boboli Bahçeleri'nin tepesinde ve dahilindeymiş. Hala restore edilip güvenli hale getirilmeye çalışılıyor ve çıkış yasak.
La Grotta Grande
Karnım hala çok tok olduğundan akşam yemeğini kesinlikle es geçmeye karar verdim. Carolina'yla buluşacaktık sekiz gibi, ama çok yorgun olduğunu haber vermesi isabet oldu, zira benim de canım biraz yalnız kalmak ve dinlenmek istiyordu. Ponte Vecchio'ya gittim, güneşin batışını izlemek istiyordum, daha doğrusu güneşin batıp da ışıkların yandığı saatimde orada olmak istiyordum, ama anca dokuza denk geliyor bu manzara ve saat yalnız 19:45'ti, bulutlar güneşin kızıllığını bile engelliyordu az biraz. Işık istediğim gibi olmasa da (çok profesyonel bir cümle oldu, ha?) birkaç fotoğraf çektim. Bu fotoğrafları çekerken hep yaşanmışlıklar ilgimi çekiyor benim; binaların, pencerelerin fotoğraflarını çekmeyi çok seviyorum. Bütün o minik minik pencerelerin ardında aileler, işler, çocuklar, sıkıntılar, mutluluklar var; birileri her sabah kalkıp bütün hislerini o camlardan dışarı yaymaya başlıyor; uyandıktan hemen sonra, yemek yaparken ya da telefonla konuşurken benim fotoğraf çektiğim yere bakıyor. Benim hevesle fotoğrafladığım yerler onların ve ben onların milyonlarca misafirinden biriyim. Benim için tatil olan, yüzümü güldüren görüntüler onların "asıl" hayatlarının bir parçası, yoldaşları.
Yanımda fotoğrafımı çekecek kimsem olmadığından, köprüye oturup ayaklarımı uzatarak dinlendiğim sırada bir "oradaydım" fotoğrafı çektim, işte ayaklarım. Kafamın ve üst bedenimin de göründüğü fotoğrafı sonradan çekik gözlü bir turiste çektirdim.
Dönerken Piazza della Repubblica'dan geçtim, Mercato Nuovo'daki standlar kutulanmış, götürülmek üzere hazırlanmıştı. İngilizce dergi bulmak için biraz dolandım, ama büfeler kapanmıştı. Piazza della Repubblica'da minik bir kitap çadırı var bu sıra, içinde renkli sandalye ve küçük masalar da bulunuyor. Piazza della Signoria'ya gittim ardından, Ponte Vecchio'dan evime giden en kısa rotalardan biri bu, yani ekstra bir çaba sarf etmeden geçiyorum iki meydandan da. Yirmi dört saat açık eczaneden elzem bir iki ihtiyacımın yanı sıra bir kutu multivitamin aldım, malum burada günde otuz kilo sebzeyle yirmi kilo meyve tüketmediğim için vitaminsiz kaldım. Uydurmuyorum, geçen gün yanağımın içi yara oldu mesela, vitaminsizlikten olur hep öyle şeyler. Ezcane torbam da çok afiliydi.
Gün içerisinde böyle güzel şeylerin fotoğrafını çektim. Alabildiğine uzanan çayırları sevmem ben, ortasında yapı görmek isterim. Alışılmış tarihi zenginlikler ve büyük görüntülerden ziyade kafe girişleri, dekorlar, vitrinler, kapılar ve pencereler dikkatimi çekiyor, ben de her seferinde ilk kez karşılaşıyormuşçasına yeniden fotoğraf çekiyorum.
Eve dönüp eşyalarımı bıraktım, sonra yarım saatliğine tekrar Piazza della Signoria'ya döndüm ve oturup kitabımı okumaya koyuldum. "Oradaydım" fotoğraflarımdan bir iki tane daha çekip bir İspanyol'dan fotoğrafımı çekmesini rica ettim, hiç beklenmeyecek güzellikte bir fotoğraf çıktı ortaya. Beyaz poşet İspanyol kadına ait, onun varlığı da yanımda kalsın.












1 yorum:
hımm sondaki fotorafa bayıldım mmmmm
Yorum Gönder