26 Temmuz 2010 Pazartesi

Acqua in Bocca

23 Temmuz 2010 Cuma - 22:47


Ashley’in ortaçağ inini dün gece su basmış! Onu evine bırakmamın ardından duşunu almış, pijamalarını giymiş ve yatağına girip huzur içinde kitabını okuduğu sırada makinede çamaşırları yıkanıyormuş. Makine birden durunca bir gariplik olabileceğini sezmiş, yere basmasıyla her tarafın su içinde olduğunu anlaması bir olmuş. Tam bu sırada elektrikler kesilmiş ve çaresizlik içinde Lara’yı arayıp geceyi onların evinde geçirmiş. Daha birkaç gün önce giriş kapısının kilidi bozuldu ve saatlerce uğraştıktan sonra çilingir çağırıp öyle içeri girebildi. Yine birkaç gün önce Amerika’daki kedisi hastalanıp öldü. Evde bir gece sıcaktan cam açık uyumaya kalktığında penceresinin önüne konuşlanmış böcek tarlasının istilasına uğradı. Üzerinde dolaşır görünen büyük şanssızlığa inat öğlene kadar saatlerce evindeki suyu boşaltmış, elektrikleri halletmiş, ortalığı silip süpürmüş. Aynı şeyler benim başıma gelse ne yapardım bilmiyorum! Bir değil, iki değil; iğne saçlı ve tuhaf tiklere sahip birine dönüşürdüm muhtemelen.

Pazartesiden ve Salı öğleden sonralarımı şort bakmaya adadım. Burada en sevdiğim şeylerden biri etrafta bir dolu turistin ve hemen herkesin kısa şortlar, alelade tişörtler ve terliklerle geziyor olması. Bazen artık neredeyse tamamen geride kalmış olan gelecek kaygılarımı duyumsuyorum, örneğin kaç yaşıma kadar kısa şortlar giyebileceğimi düşündüm geçen gün. Büyüdükçe kot kumaştan kanvasa geçeceğimi, biraz daha resmi bir şıklığa bürüneceğimi hayal ettim ve tüm bunlar gerçekleşmeden önce kaç yılım olabileceğini hesaplamaya çalıştım. Kestirmesi zor bir zamandı bu ve durup dururken kafayı böylesine gereksiz bir soruya takmış olmam son derece garip bir durumdu; ama sıcak ve yorgunluk birleşince bir kenara bırakamıyorum işte.

Burada çok fazla yürüyorum ve kot kumaş giydikçe açılıyor, üzerine bir de sıcak havayı ekleyince bir de baktım ki hafif bol duruyor diye bayılarak aldığım şortum resmen üstümden dökülüyor! Biri beni baştan aşağı süzmeye kalksa, ortalara doğru gözleri fal taşı gibi açılacak ve bu ne biçim bir orantısızlık diye bağıracak. Acilen harekete geçip bütün mağazaları tavaf ettim, ilk gün Zara’da bir şorta rastladım fakat bir beden büyüğünden kalmıştı sadece, üstelik öyle kısacık bir şorttu ki anlatamam. Ne kadar zayıf olsam da bembeyaz tenim ve nispeten uzun bacaklarım böyle kısa şeyleri kaldırmıyor, giyip bir de güzel taşıyanları seyrederken müthiş keyif alıyorum ama kendim asla o miniminnacık şortların içinde rahat edemem, çıplak hissederim. Salı günü istasyonun yakınlarında rengi başta çok içime sinmeyen ama sahip olduğum ve bayılarak giydiğim öteki şortumun neredeyse tıpatıp aynısı olan bir şort buldum, onu aldım. Ne temiz kalpliymişim, şu şort gibi bir tane daha olsa keşke diyordum ve oldu!




Pazartesi akşamı yeni açılan bir yerde ücretsiz aperitivo olacaktı, hep beraber oraya gittik. Ücretsiz olduğundan olsa gerek hiç de bildiğimiz aperitivolara benzemiyordu, yalnız kanepeler ve sebzeler vardı, biz de yakında olduğundan Zoe’ye geçtik. Geçiş yolunda elime biraz havuç ve o kerevize benzeyen sebzelerden aldım, Zoe’de de bir dolu sebze, salata ve dünyanın yemeğini bana mısın demeden öyle bir mideye indirdim ki gecenin sonunda adım atacak halim kalmamıştı. Bunu nasıl yaptım bilmiyorum ama sonrasında epey pişman oldum ve bu şekilde yatağa girersem katiyen kıpırdayamayacağımı fark edip inanılmaz bir gazla gece yürüyüşüne çıktım.

Koşu ve yürüyüşler esnasında benim gibi spor yapmakta olan insanlarla karşılaşmaya bayılıyorum, hele ben koşarken koşan birilerine rastlarsam iyice hevesleniyorum, sanki devam edebilmem için gerekli gücü sağlıyorlar bana. Pazartesi akşamı gidiş ve dönüş yolunda, dün de yürüyüşten dönerken üç defa aynı adamla karşılaştım, eğlenen ya da ağır ağır gezinen insanların arasında robot gibi yürürken birbirimize gülümseyip selam verdik, aramızdaki ortaklığı böyle paylaştık.

Salı günü İtalyanca deyimlerle ilgili bir ders yaptık, benim favorim çok fazla içki içmek anlamını taşıyan dirseği havaya kaldırmak, malum bir şey içerken dirseğimizi kaldırıyoruz. Bir de ağızda su diye bir deyim var örneğin, birine sır falan verirken tek kelime etmemesi için söyleniyor – bu aralar “Acqua in Bocca” adlı kitap tüm kitapçıların vitrinlerini süslüyor. Sevinçten tavana zıplamak, başkalarının işine burnunu sokmak, parmağını bile oynatmamak gibi bir sürü birebir çevrilebilen deyimleri var.





Çarşamba öğleden sonra Montecatini’ye gittik. Geçen yılki gezimizin Floransa kısmında Montecatini’de konaklamıştık ve oradaki evler, sokaklar beni büyülemişti. Bu sene öğrendim ki sokaklarda öylece park edilmiş lüks arabalardan ve görkemli evlerden anlaşılacağı üzere Montecatini epey zengin bir yermiş. Kaplıcalarıyla ün yaptığı için her yer yıldızlarla bezeli otellerle dolu, çoğunun spa hizmeti var. Terme Excelsior ve Terme di Montecatini’yi gördük, ikincisi inanılmaz bir yer. Gün içerisinde bütün dükkanlar kapalı, çünkü akşam yediden sonra yaşanmaya başlanıyormuş ve Floransa’nın Las Vegas’ı da deniyormuş burası için.




Geçen sene yaptığım gibi sokakları arşınlayamadım ama fünikülere binip koca bir dağa çıktık, bol bol fotoğraf çektik. Unutmak istemeyeceğim birkaç kapı girişi ve çiçekli pencere buldum. Bahçe aranjmanları ve zakkumlar, yaz kokusuyla birleşip bana hep yazlığımızı hatırlatıyor, orada geçirdiğim harika günleri ve tabii ki ailemi. Bu duyguyu herhalde anlatamam ama nerede bir zakkum görsem anlık bir seyahate koyulup çocukluğuma dönüyorum. Çimlerin üzerinde testiler, hafif aşınmış ahşap mobilyalar huzur veriyor bana.




Simone bizi bir dondurmacıya götürdü, içerde o kadar çok çeşit vardı ve isimleri de görüntüleri de öyle cezp ediciydi ki tok hissetmemize rağmen hepsinden yemek istedik. Pirinçli dondurma çok enteresan geldi bana, tadına bakmak istedim ve kaşığı ağzıma götürür götürmez sütlacın o harika tadını aldım. Elde var bir. Hindistan cevizli dondurma yemem lazım bir ara, bir sefer muzlu yemek istiyorum, sonra ananaslı istiyorum ama o gün okuldan sonra ananaslı dehşet leziz bir meyveli yoğurt tüketmiştim. Uzun uzun düşündükten sonra ikinci tercihimi cheesecake’ten yana kullandım ve harika bir seçim yapmışım! Normalde dondurmanın anca yarısını yiyebilen ben bu kez kabı silip süpürdüm. Dondurmalardan sonra Simone içeriden çok değişik ve yöresel bir tatlı alıp bizlere bölüştüreceğini söyledi ve içinde badem ezmesi bulunan bir tabak kağıt helvayla döndü. Peh dedim, bizde her köşe başında var bunlardan!



Dönüş treninde arkamda oturan adam dünyanın en korkunç dilini konuşuyordu, Japonca mıdır Çince midir bilemedim ama bir şeylere feci sinirlenmiş olmalıydı ve adeta atlı kovalıyormuş gibi nefes almadan bağırıyordu. Bir saat boyunca hiç susmadı, öyle bir noktaya geldik ki sinirlerimizi kontrol edemedik ve Jonathan’la karşılıklı gülmeye başladık! Adamın yüzünü hayal ediyordum ister istemez; çekik gözlü, ufak tefek ve çok sinirli bir Ninja.




Piazza della Signoria’ya geldiğimde muhteşem olacağa benzer bir konser alanı karşıladı beni, heykellerin arasına bir orkestra kurulmuş prova yapıyordu. Karnım öyle açtı ki önce eve dönüp yemeğimi yedim, bu arada geçenlerde almış olduğum İngiltere baskısı Cosmopolitan’ı okudum. Bizimkiyle kıyas kabul etmez, beni inanılmaz tatmin etti bu dergi. Yavaş yavaş okumaya çalışıyorum ki hemen bitmesin, zamanım olursa ilgimi çeken konularla ilgili ayrı ve cıvıl cıvıl bir yazı yazmak istiyorum! Yemekten sonra çıkıp konsere gittim, hiç olmazsa bir iki parça dinler, huzur bulurum dedim ve düşündüğüm gibi de oldu; harika bir atmosfer, yerlere oturmuş insanlar, orkestranın muhteşem sesi ve burada olmak, tüm bunları hissetmek. Yarım saat sonra konser bittiğinde günün yorgunluğunu taşlara bırakıvermiştim.

Bugün ise kafamı eskiyen ve bayıldığım beyaz terliklerimle bozdum. Onlara bir şey olacak diye ödüm kopuyor, bazen bazı şeylerden hakikaten iki tane mi almak lazım nedir? Bir yeri kopacak diye içim gidiyor hep. Aşındı mı, eyvah birisi arkadan terliğime bastı –ki bu çok sık oluyor- acaba çok mu çekildi, gitti gidecek diye üzülüp duruyorum. Öğleden sonramı gördüğüm her ayakkabıcıya girip çıkarak geçirdim ve dün yürüyüşten dönerken rastlayıp ayırttığım ucuz ve beyaz, sade mi sade beyaz terlikleri pazartesiye kadar tutmalarını rica ettim sonunda. Tek problem ayağıma azıcık küçük gelmeleri, ama uzun süreli bir yedeklemeden söz ediyorum burada. İlk bakışta çok saçma, havaya para saçmaya benzer bir hareket gibi geliyor, oysa oturup biraz düşününce epey mantıklı bir yatırım olacağı hissine kapılıyorum. Azıcık daha düşüneceğim bakalım.




Akşamüstü okulun önünde buluşup nehir kenarında geceleri hınca hınç kalabalığı ağırlayan plajımsı yere gittik. Bir heves yeleklerimizi giydik, küreklerimizi aldık ve botlara atlayıp köprülerin altından geçtik. Dört köprüyü geride bıraktık, köprülerin altlarında ve Ponte Vecchio’nun az ilerisinde –köprüdekiler bizi alkışlarken- molalar verdik, nasıl bir yorgunluk! Üstelik botu götüren biz değildik bence, arkamızdaki deneyimli kürekçi bizi hepimizin yerine itekliyordu sanki ve buna rağmen sarf ettiğimiz güç hiç de az buz değildi! Kameramı ıslanır diye korkup bizi yürüyerek izleyen Simone’ye verdim ama keşke yanıma alsaydım diye düşünüp durdum, zira öyle ıslanmadık ve verdiğimiz molalarda başkalarının kameralarıyla köprü altlarından bir sürü fotoğraf çektik. İnternetten ulaşabildiğim anda buraya da koyacağım, şimdilik benimkilerle yetineceğiz. Yola daha yeni çıkmıştık ki hafif bir yağmur başladı, başladığı gibi de durdu neyse. Burada basınçtan mıdır konumdan mıdır bilmiyorum ama sabahları mütemadiyen bulutlu oluyor, yağmur mu yağacak diye bakınıyorum çoğu zaman. Saat dokuza doğru bulutlar dağılmaya başlıyor ve gökyüzü masmavi oluyor, ama her sabah önce bulutlar kaplıyor üstümü.




Bir saatlik bot gezimiz bittikten sonra Ashley ve Lara ile Gusta’ya gittik, ikisi birer pizza aldılar ve ben de onlarla oturup sohbet ettim. Kendi kendime şaşırıyorum, pizza yemek için çıldıran bir insandan pizzayı gerçekten sevmeyen ve yemek istemeyen bir insana ne ara dönüştüğümü bilmiyorum çünkü! Çoğunuza inanılmaz gelebileceğini, kendimi bu yönde ikna etmeye çalıştığımı zannedeceğinizi biliyorum, ama gerçek şu ki kzların pizzalarından denediğim iki lokma bana pek bir şey hissettirmedi; oysa eve dönüp ıspanaklı peynirli salatamı yediğimde dünyalar benim oldu. Yine de burada yapılan yemeklerin zaman zaman yağlı olsalar da yalnız zeytinyağından yapılmaları nedeniyle çok hafif olduklarını ve insana rahatsızlık vermediklerini belirtmek isterim, zira bu da harika bir duygu. O pizza örneğin, ev yapımı ve bambaşka bir tadı var. Yağlı, peynirli, soslu da olsa hafif ve leziz! Bir de buranın rokaları çok başka, gelmeden önce rokayı pek sevmezdim oysa buradakiler insanın ağzını hiç burmuyor, şahane!

Bu hafta sınıfımıza yeni bir kız katıldı: Gunda. On dokuz yaşında bir İtalyan, ama kuzeyde kimsenin İtalyanca konuşmadığı ve herkesin Almanca konuştuğu küçük bir yerden geliyormuş, üniversiteye başlayarak kasabasından ayrıldığından beri adam gibi İtalyanca öğrenmeye çalışıyormuş! Çok enteresan bir durum bu, zira buralı ve İtalyancası hemen hemen yok gibi. Gunda’nın kendisi de bir acayipti baştan, ilk gün hiç gülmedi ve adeta bir yabani gibi köşesine çekilip saçlarını önüne döktü. Güzel, tatlı da bir kız oysa. İkinci gün biraz daha rahatladı, üçüncü gün gerçekten gülümsemeye başladı ve çekingenliğini epeyce attı üzerinden. Yaşından olabileceğini düşündüğüm hafif sinirli, başına buyruk yapısı hala hissediliyor ve sınıfımıza ergenlik çatışmalarıyla gençliğin başkaldırılarını dolduran birinin olması hoşuma gidiyor.



Üst ortada, Gunda, ilk kez gülümsüyor. Üst sağda Chizu, ortada Chizu ve Nori; en alt sağda ise Maria.


Chizu’nun giyimi inanılmaz ilgi çekici, her gün bugün ne giyecek diye bekliyorum. Bir koca saç bandı var ki görmelisiniz. Bugün ilk kez saçlarını açtı, normalde hep krepe yapıp tepesinde topluyor ve tam bir geyşaya benziyor. Kocaman küpelere ve kolyelere bayılıyor. İki gündür deri pantolon üzerine minicik bir gri kot şort giyiyor ve bu sıcakta o deri pantolonu nasıl giyebildiği hakkında en ufak fikrim yok.

Japonlarla ilgili öğrendiğim yeni bir şey: Chizu’nun İtalyan bir nişanlısı var ve günlerinin çoğunu onunla, onun ailesiyle geçiriyor. Nişanlısının annesi Chizu’nun onlarla yemek yemediği her akşam için ayrı bir yemek pişirip ona veriyormuş. Asıl tuhaflığa gelirsek, Japonya’da çorbayı ve bilhassa sıcak içecekleri tüketirken hüpletmek resmen mühim bir gelenek gibiymiş! Chizu nişanlısının ailesiyle ilk tanıştığı sıralarda kahve içerken her zaman yaptığı gibi o korkunç sesi çıkarmış ve oğlanın annesiyle babasının yüzlerinin şekilden şekle girmesi bir olmuş! Nasıl olmasın, Maria ve benim bile dinlerken yüzümüz buruştu. Chizu’nun bunu bize anlatırken yaptığı tüm ifadeleri görebilmenizi isterdim. Meğer burada öyle ses yapmak çok ayıpmış diyor, oysa Japonya’da yapılmazsa ayıp oluyormuş!

Nori’nin utangaçlığına gelince, kırk yaşında koca kadın olması gereken bu insanın çoğu zaman küçük bir ilkokul öğrencisinden farkı kalmıyor! Hiçbir şekilde konuşamıyor, utancından ne İngilizce ne İtalyanca tek kelime edemiyor. Derste tek tek cümle okuduğumuz sıralarda bile arkasından iteklemek gerekiyor, başını kağıdına gömüp utana sıkıla, ağır aksak okumaya başlıyor; hele yanlış yapmayagörsün hepten mahcup oluyor. Geçen bir derste nispeten zor birtakım sorularla uğraşıyorduk, yüzü gitgide asıldı, morali öyle bozuldu ki! Onun gereksiz yere kendini böyle hırpaladığını görmek çok garip, hatta zaman zaman sinir bozucu ve çok üzücü olabiliyor. Dün Ashley onların misafiri olmuş, malum Lara, Nori ve beş kişi daha aynı evdeler. Ashley tuvaletteyken Nori yanlışlıkla içeri girivermiş, Ashley “Önemi yok!” demeye kalmadan koşa koşa dönüp kendisini odasına kapatmış, bütün gece de dışarı çıkmamış!

E-maillerime baktığımda çok güzel ve beklenmedik bir haber aldım. Murat Hoca’m benim için bir sürprizi olduğunu yazmış – bugün evlenmiş! Bir nişanlısı olduğunu bile bilmediğimden gerçek bir sürpriz oldu bana, onun adına öyle sevindim ki! Dilerim bana verdiği onca güzellik onun hayatını doldurur, mutluluk ömrünce ailesini renklendirir.

Yarın sabah kalkıp koşacağım, sonra kameramı alıp San Gimignano’ya gitmeyi planlıyorum. Pazar günü için çamaşırlarla ilgilenmek, Palazzo Pitti’yi gezmek ve yazı yazmak istiyorum. San Gimignano dönüşünde kızlarla akşam yemeği programlarımızı başlatabiliriz.

Yatağıma yatıp kitabıma gömüldüğümde bir Milan Kundera olabilmenin ne kadar harika olduğunu düşünüyorum hep. Böylesi bir anlatım nasıl yaratılabilir, en temel düşünceler nasıl tarihin kalıntılarıyla bezenip bilgece taçlandırılabilir? Okumak yetmiyor bana, başka bir yolu olmalı bunun! Adeta hepsini ezberlemeli, tüm sözcükleri tek tek vücuduma dizmeliyim.


Hiç yorum yok: