26 Temmuz 2010 Pazartesi

Una buona serata...


22 Temmuz 2010 Perşembe - 23:04

Çok tatlı bir gece geçirdim ve böyle olabileceğini baştan hiç, hiç düşünmemiştim! Eve az önce döndüm ve döner dönmez de yazmaya koyuldum. Televizyonumdan yaklaşık on kanal çıkıyor, görüntüsü ve sesi güzel geleni açık bırakmaya çalışıyorum. Çoğu Rai kanalları, sanki bazen kanalların isimleri değişiyor gibi geliyor ama ilk beşi hep sabit. Geldiğim gün Rai 1 de çıkıyordu diye bir uydurmam var, oysa şimdi karlı. Salon tavanında devasa bir vantilatörüm var ve geldiğim gün nasıl çalıştıracağımı bulamamıştım. Ertesi gün banyo kapısını onarmaya gelen kimseler vantilatörü çalışır vaziyette (ve nedense salonun, hatta evet, yatak odamın da panjurlarını kapalı) bırakmışlardı çok şükür, bu sefer de kapatamamıştım. Üçüncü günümde, en sonunda, vantilatörü açan, kapatan, hızını ayarlayan anahtarı keşfettim. Odada epey bir esinti oluyor ki bu sıcaklarda çok iyi geliyor. Geçen hafta Perşembe gününün sıcağı bir daha tekrarlanmadığı için şanslıyım. Tişörtlerime burun kıvırışım yalnız birkaç gün sürdü, şimdi hepsini eskisi gibi çok seviyorum.

Bugün her hafta içi sabahı olduğu gibi derslerle başladı, ardından Leonardo da Vinci’nin icatlarının sergilendiği bir müzeye gitmeyi planlamıştım, daha önce de bahsetmiştim sanıyorum, şu yanında katillerle ilgili bir başka sergi bulunan yer. Okuldan sonra tıpkı dünkü gibi Amore Mio’dan salata aldım: yarım şiş tavuk, bolca yeşillik ve domates, biraz da peynir. Dün mozzarella koydurmuştum, bugün parmesana yakın bir peynir istedim ama mozzarella daha güzeldi. Salata ve yanında gelen içeceğimin ardından kendime müthiş güvenerek yollara düştüm ve sergiyi bir türlü bulamadığımdan okula dönüp yerini araştırdım. Müzenin sayfasında biraz gezinince Leonardo’nun icatlarından ziyade plastik ya da tahta oyuncaklar gibi görünen, IKEA aksesuarlarını anımsatan birtakım imitasyonlarla karşılaştım ve gitmekten vazgeçtim. Giriş ücreti ne kadardı bilmiyorum ama yalnız bir akşamüstümü doldurabilmek için sonunda beni hayal kırıklığına uğratacak bir sergiye gitmek istemedim. Onun yerine e-maillerime baktım, Facebook’a girmeye uğraştım; artık kaç zamandır girmiyorduysam bana bir sürü fotoğraf gösterip kare içine alınmış kimselerin isimlerini doğrulamamı istedi, bilgisayarın başındakinin gerçekten ben olduğumu kanıtlarken epey eğlendim.

Okuldan sonra eve gelip birkaç gündür çektiğim fotoğrafları düzenledim, saat beşte giyinip yürüyüşe çıktım. Ara sokaklara günün her saati gölge düşüyor ve sokaklar dar olduğu için hep esinti oluyor, dolayısıyla nehrin kenarından değil de bir iki sokak gerisinden iki saat boyunca yürüdüm, müzik dinledim, kafamı dağıttım. Ashley ile gündüzden bu akşam beraber yemek yemek üzere sözleşmiştik, onun için eve döner dönmez tekrar giyinip saçımı makyajımı yaptım ve sekize doğru okulun önünde buluştuk.



Santa Spirito


Perşembe geceleri Moyo’da “Traffic Light Party” diye bir şey düzenleniyor: Kırmızı giyinirsen nişanlı olduğunu, sarı giyinirsen karışık durumda olduğunu, yeşil giyinirsen hazır bulunduğunu ima etmiş oluyorsun! Normal bir akşamda bile pek çok kişinin askıntı olabileceği bir yerde, böyle bir gecede kırmızılara bürünsek dahi rahat edebileceğimizi sanmıyorduk! Yine de “parti” ondan önce başlamayacağından tercihimizi Moyo’dan yana kullandık; zira bildiğimiz, sevdiğimiz bir yer, fiyatları çok uygun ve karnımız da aç. Bu akşamla ilgili endişelerimin temel nedeni burada kimseyle teketek ilişkimin bulunmayışıydı. Son birkaç gündür daha bir yalnız başıma takılmaya çalışıyor ve insanların bazı davranışlarından mütemadiyen hoşlanmıyordum; örneğin Amerikalıların sürekli kalitesiz espriler yapıp dakikalarca gülmeleri, insanların dayanılamayacak derecede yavaş yürümeleri, İtalyanca konuşmaya çalışırken kendimi fazlaca ifade edememek ve zorlanmak, tıkanmak. Ashley’e bu gece ne yapacağını sorup aperitivo için sözleşmemizin ardından yalnızca ikimizin koca bir akşamı ne şekilde geçirebileceğimizi düşündüm durdum, iyi mi ettim kötü mü diye sordum kendime; zira uzun sessizlikler ve anlaşmazlıklar olabilirdi aramızda ve ayrılmak üzere olan iki sevgilinin son buluşmasına benzer bir randevu geçirip ilerleyen günlerde birbirimizden uzak durmak için çaba sarf ederken bulabilirdik kendimizi.

Moyo’da bu akşam yiyecekler nispeten daha tatsızdı, fakat domates soslu fasulyeleri gerçekten harikaydı. Dayanamayıp sebzeyi yine biraz fazla kaçırmış olsam da yemekten sonra yaptığımız yürüyüşle midemi bastırabildim. Yemeğimiz çok, çok keyifliydi; Ashley ile Amerika’nın, Türkiye’nin ve Avrupa’nın geleneklerinden, benzerlik ve farklılıklardan, insanların yaşam tarzlarından bahsettik. Erken yatıp erken kalkmanın güzelliğinden, sabahlara kadar içip öğlene kadar uyumanın bize hiç iyi gelmediğinden, Amerika’da akşam yemeği altıda yendiği ve eğlence faslı dokuzda başladığı için gecenin en geç bir buçukta sona erdiğinden, restoranların işleyişlerindeki farklılıklardan, bizi deli eden klimalardan ve gençlerden ziyade daha bir yaşlı ve oturaklı kimselerle takılmanın bizi nasıl mutlu ettiğinden konuştuk. Bazen çok yaşlandığım hissine kapılıyordum ya, benim gibi düşünen aklı başında insanlarla bu görüşleri paylaştığımda kendimi çok iyi hissediyor ve doğrularımı takip etmemde hiçbir sakınca olmadığını tekrar tekrar anlıyorum. Gün içinde düşünürken Ashley’i birebir tanımanın bana bir sürü şey kazandırabileceğine inanmak istemiş ve bugün yaşayacağım deneyimin güzel olabileceğini hayal ederek buluşma noktamıza yürümüştüm. Sohbetimiz boyunca tüm inançlarım doğrulanırken günlerdir özlemini çektiğim uzun konuşmaları gerçekleştirebilmiş olmanın rahatlığı çöktü üzerime.

Üçüncü tabaklarımızın ardından yürümeye koyulduk, yemekten sonra biraz yürümek isteyen arkadaşlarımı da ayrı seviyorum. Rehberliği önce ben ele aldım ve Lara ve Carolina’nın evlerine giderken gördüğüm ufak trattoria’nın önünden geçtik, gündüz son derece izbe görünen ve bomboş olan bu yerde İtalyanların “primi piatti” dedikleri makarnalar, pilavlar ve benzeri yiyecekler ve üstüne “secondi piatti” dedikleri genelde et üzerine ana yemeklerden oluşan seçmece bir menüyü sadece 8,50 avroya yemek mümkündü ve üstelik akşam vakti müşterilerle tıklım tıklım dolmuş, şahane bir yer oluvermişti! Kesinlikle denemeye karar verip birkaç adım sonra benim hep gitmek istediğim, adını bile bilmediğim minik meydancığa geldik. Ashley’e orada beğendiğim restoranı gösterdim, bir akşam da oraya gidelim dedik; zira orası da çok şirin, dolu ve uygun fiyatlara sahipti. Meydanları ardımızda bırakırken, tarih doktorası vermek üzere olan Ashley bana buralarla ilgili bir sürü şey anlattı. Mediciler’in yalnız zengin olduklarını sanıyordum, oysa son derece entelektüel ve ileri görüşlü olduklarını öğrendim; sonra Martin Luther’den önce başka bir öncünün insanları tüketim ve yaşayış konusunda bilgilendirdiğini ve Papa’yla ters düşüp Piazza della Signoria’da yakıldığını, Floransa’nın yetim çocukların bakımı ve ailelere kavuşturulması konusunda yüzyıllar öncesinden bir öncü olduğunu öğrendim; gördüğüm anıtlara, binalara başka gözlerle bakmamı sağladı. Ponte Vecchio’dan devam edip Santa Spirito’nun bulunduğu meydana geçtik, yolda piyano eşliğinde bir operaya ve biraz ilerisinde başka bir klasik müzik sokak konserine rastladık. Köprüde her akşam gitar çalan ünlü adam vardı yine. Santa Spirito’da Ashley’nin pizzalarını öve öve bitiremediği Gusta’nın önünden geçtik, bir akşam da oraya gidip geleneksel yemekler yanında peynir-bal yiyeceğiz. Santa Spirito civarını geceleyin hiç görmemiştim, gözlerime inanamadım; o kadar canlı, öyle ışıl ışıldı ki gündüzki boş ve terk edilmiş halinden eser yoktu! Gitmeden bir başka akşam da oralarda takılıp bir şeyler içmek, sohbet etmek üzere anlaştık. Gusta’nın önünde az önce pizzalarını yemiş ve bizim gibi yürüyüşe çıkmış olan Fabiana ve Jonathan ile çene çaldık, ardından Ashley’nin “ortaçağ inim” dediği evini gezdim ve sonunda daha küçük ama daha modern evime döndüm.



Bu gece kendimi öyle iyi hissettim ki neler yaptığımızı ayrıntılarıyla anlatmak için inanılmaz bir istek duydum. Sürekli konuşmaktan ve etrafı incelemekten fotoğraf çekmeyi unuttuğumuzu ancak Ashley’nin evine geldiğimizde fark ettik. Bu geceye ait bir fotoğrafım olmasını istemiştim, üzerimizde bu kıyafetlerimiz, yüzümüzde bu akşamki ifademizle; ama gezinirken sonraki geceler için o kadar çok şey yapmak istedik ki bir sürü güzel fotoğrafım olacağını umarım. Hafta içerisinde yaptıklarımızı, bugün Japonlarla ilgili öğrendiğim yeni gerçekleri, Nori’nin insan zihninin ötesinde seyreden utangaçlığını ve aklıma gelen diğer her şeyi, yarından başlayarak anlatmaya koyulacağım. Yarın akşam raftinge gidiyoruz, tabi öyle adrenalin pompalatacak bir şey olmayacak ama denemeye değer. Kuruduktan sonra uzun uzun yazarım!


Hiç yorum yok: