22 Haziran 2010 Salı

Sonsuz


14 Haziran. Mezun olacak bütün elektrik-elektronik öğrencileri Kare Blok'ta sağa sola koşturup sunum yapma derdinde. Hepimiz normalden biraz farklı görünüyoruz; erkeklerin bazıları kravat takmış, kızlar kumaş pantolon, etek, gömlek giymiş. Sırasını bekleyenler heyecanlı, sırası geçenler yorgun. Değerlendirme komitemde Bülent Hoca'nın yerinde, işleri nedeniyle, başka biri var, Murat Hoca ve Burak Hoca hazır. Benimki baştan ikinci sunum, erkenden bitiyor ve kendime bir yer edinip tüm diğer sunumları izlemeye koyuluyorum. Ara sıra değerlendirecek hocalar gelmemiş oluyor, hepsinin türlü işleri bulunduğundan telefonla çağırılıyorlar, aranıp soruluyorlar ve bir şekilde, biraz rötarlı, sınıfa gelip yerlerini alıyorlar. Yalnız bir tanesi yok; neden yok, bilinmiyor - henüz.

15 Haziran. Önümde bir rapor, bir proje daha var; fakat umutluyum, sonuna geldik artık, bundan sonra ne koyverilir ne şaha kalkılır, oysa koyvermeyip şahlanacağıma da inanıyorum. Elimde içeceğim, kolumda çantam ve hırkalarım, dengemi sağlamaya çalışarak koridorda ilerliyorum. Murat Hoca'yı görüyorum, bana doğru geliyor. Final dönemi öğrencisinden beklenmeyecek bir şenlikle "Günaydıın!" diye sesleniyorum, sesim yankılanıyor hatta ve kocaman gülümsüyorum, ona da kendime de bugünden ümit, sevinç aşılıyorum. Fakat Murat Hocam çok, çok keyifsiz sanki. "Ne bu suratınızın hali? Bir sorun mu var?" diye soruyorum, hala gamsız olmaya gayret ederek. Evet, diyor, gerçekten bir sorun var. Nasılsa öğreneceksin, benden duy, diyor.

"Kerem Hoca'yı kaybettik."

İlk tepkim hatırlayamadığım, tuhaf bir bakış, sonrasında bomboş bir inanmazlık cümlesi ve ardından ilk gerçek sorum, kaza mı sorusu. Hayır, kaza değil.

Bir anda, bir anda gitti yüzümdeki gülümseme, çınlayan günaydınım gitti; her şey öyle tezat, öyle garip oluverdi ki koridorda. Murat Hoca'dan hangi sözcüklerle ayrıldım bilmiyorum, fakat orada hiç durmadım; sanki onun yanından olanca hızımla geçtim fakat nefesimin daraldığı ve boğazıma birkaç hıçkırığın düğümlendiği koridor yolculuğum bu kez çok uzun sürdü.

O gün Kare Blok'ta hepimiz durduk. Kodların, kafa çalıştırmaların içleri boşaldı, ekranlar dondu. Hiçirimiz hiçbir şey yapmadık, birbirimizi gördüğümüz kapı önlerinde toplaşıp O'nu konuştuk; nedenlerini konuştuk, yüzünü, sevecenliğini konuştuk.

Kerem Hoca'dan ders almadım hiç. Staj işlerimizden sorumlu olduğundan belgelerimi imzalaması gerektiğinde tanıştık, kısa bir süre sonra ben ortadan kayboldum. Benden haberi bile olmadığını düşündüğüm bu adam, ayaküstü her karşılaşmamızda yaşadığım onca şeyi yürekten bilirmiş gibiydi. Bana adımla hitap eder ve ardından iyi olup olmadığımı, projemin nasıl gittiğini sorardı. Bu iki soruyu sırasıyla sorardı, sanki iyi değilsem proje sorusunu sormamaya karar verecek ve onun yerinde neden iyi olmadığımı merak edecekti. İkinci aşamaya geçmişsek yaptıklarımlagerçekten ilgilendiğini gösterirdi, ona Dunkin'in önünde elimde raporlarımla, şimdi şu hocaya gidiyorum, şunun üzerinde uğraşıyoruz, böyle sonuçlar almaya çalışıyoruz diye kısa kısa, ama sanki içi pek dolu cümlelerle ne yaptığımı anlatırdım. Bir dakika mı sürerdi bu, üç dakika mı, hiçbir önemi yoktu; zira gözlerinde inanılmaz bir parlaklık, samimi ve meraklı bir ilgi ve yüzünde solmayan bir gülümsemeyle bana devam gücü, yaşama sevinci aşılıyordu. Dunkin'de otururken onun kapıda belirmesi bir anda mutlu ediyordu beni; yaşasın diyordum, Kerem Hoca geliyor, şimdi konuşuruz! Hemen beni görmesini istiyordum; beni fark etmesi, bana gülümsemesi demekti ve ben bu gülümsemeden, onun bakışlarından öylesine içten bir güç alıyordum ki o giderken arkasından baktığımda huzur buluyor ve iyi ki var diyordum, iyi ki bölümde Kerem Hoca gibi bir hocamız var.

Sadece bana mı, yine Dunkin'in önünde gördüğü ve başka bölümlerden insanlara da aynı sıcaklıkla yaklaşıyor, onları ilgilendiren sorular soruyordu ve şaşırıyordum bu işe; haydi diyelim benden haberdardı da onları nasıl takip edebiliyordu?

Sonra gitti. İçim nasıl ezildi! Bilemem bir başkası olsa ne düşünürdüm, ama Kerem Hoca'nın son seçimi beni derinden, çok derinden etkiledi. Keşke dedim, ama nereden bilebilirdim, keşke, keşke bir kere de ben onun gözlerinin içine, ta içine bakıp iyi olup olmadığını sorsaydım! Bir zaman kötü hissettim, deseydim; biliyor musunuz hocam, bilir gibi de görünüyorsunuz sanki, ben savruldum, kendimi değersiz buldum, kendimi değersiz buldukça yaşamamın çok değersiz olduğunu düşündüm, öyle ki bazen yalnızca yaşamasına yetecek miktarda yemek ve suyu alıp odasından çıkmasına lüzum olmayan bir insan gibi yaşamayı düşündüm, hayata ayak bağı olduğumu ve hiç olmamam gerektiğini bile düşündüm, ve sonra yavaş yavaş güzellikleri gördüm, kendimi gördüm, kendime tutundum, sizlere tutundum, ayağa kalktım, aslında hala biraz biraz doğrulur gibiyim. Siz hiç böyle hissettiniz mi hocam gençliğinizde, deseydim; peki neden böyle oldu hocam, ne eksikti? Bakın şimdi ne güzel gülüyorsunuz, inanın şurada sizinle karşılaşmak günümü öyle güzelleştiriyor ki yapamayacağımı düşündüğüm her şeyi yapma kuvveti veriyorsunuz bana, nasıl yapıyorsunuz bunu hocam; kim bilir ne büyük inanç, ne yüce bir güven var içinizde!

Ah, keşke sorabilseydim. Belki o zaman içinde bilmediğimiz, bambaşka bir güvensizlik olduğunu görürdüm. O, büyüktü, hocaydı o. Bizi mutlu edebiliyorsa kendi zaten mutluydu işte. Böylesine kimsesiz hissediyorduysa kendini, ancak bir iki defa, tesadüfen umut aşılayabilirdi bize; oysa bu adamın bize verdiklerinde tesadüflerin esamesi okunmuyordu. Yol gösteren Kerem Hoca'ya yol arkadaşlığı etmiş olmak, biliyorum demek, ben vazgeçmiyorum ve siz de vazgeçmemelisiniz demek isterdim; ya da yalnız anlamak, anladığımı söylemek.

Zor diyorum, zor işte. Başarabilirsin, başarıyorsundur; ama hayat senden daha hızlı akabilir. İnce bir çizgide yürüyoruz. Hayatın hızı bir yana, o akışın bizi ne kadar geride bıraktığını bile anlayamayacak kadar odaklanmış, içimize kapanmış duruma gelebiliyoruz. Kafamızı bir kaldırdık mı delicesine afallayıp sorgulamaya başlıyoruz. Değer mi hakikaten, şu hayat bütün bunlara değer mi ki? Penceresiz kutularda yolculuk ediyor bazılarımız, florasanların aydınlığında pek mutlular onlar ve altlarında çağlayanlar umurlarında bile değil. Bazılarımız sakin sakin akmak istiyor oysa, sağa sola bol bol bakmak istiyor, kutudan kutuya atlayıp en güzelini bulmak ve onun kimi zaman içine girip kimi zaman üzerinde seyretmek istiyor. Ve bazen öyle anlar oluyor ki yüzmek istediğimiz denizde kapana kısılmış, şelaleye ilerler gibi hissediyoruz.

İnsan kendine güvenmedikten, kendini sevmedikten sonra her şey öyle boş ki. Bu hayat benim; istemediğim ne olsa isyanlarımı masaya döker, artılarla eksilerle süslerim ve seçimler yaparım, yüzümü ardımda bıraktıklarımın aksi yönüne çeviririm. Hayat yalnız seçebilmeye değiyor ve bu yetkiyi kendimize ancak kendimiz verebiliyoruz. Yetkisizliklerde, hiç seçemeyerek yeniliyoruz.

Bilmiyorum hocam seçimlerinden ne ölçüde memnundu ya da kendisiyle başkalarına nasıl bir görecelikle değer biçiyordu. Hangi yakınlık derecesi son kararının yorumlanabilmesine vesile olabilirdi, onu da kestiremiyorum. Yalnızlığını duyuyorum, konuşamadığı zamanlardan haberdar oluyorum. Doktoradan sonrasının aksettirilişlerinde sanki ince bir tutunma hasreti, un gibi elenmiş. Önceleri öğrencisi ve ardından meslektaşı için Kadri Hocam, beni yanıltmayan düşünce gücü ve açık sözlülüğüyle, Kerem'i buraya biz aldık, dedi. Aldık ama, onu bu sona götüren süreci hızlandırdık mı, yavaşlattık mı bilemiyorum. Tüm zorlukların arasında ona hep bir tampon görevi görmeye çalıştıklarını ve onu mutlu gördükçe bunda başarılı olduklarını düşündüklerini söyledi; oysa şimdi fark ediyorum ki, dedi, gerçek böyle değilmiş ve ömrümüzün sonuna dek aklımızda hep bu soru işaretini taşıyacağız.

Taşarcasına üzüntü dolu bir isyan gibiydi sanki bu sözler, ya da ben böyle anlamak istedim belki. Başka bir hocamın kalbinden kopardığı sarsıcı ve bir o kadar da incecik konuşması "Değdi Kerem..." diye son buldu, oysa kafamdaki soru işaretleri tutundukları yerden sökülmediler, dökülemediler.

Üniversiteden yapılan açıklamaya göre, rahatsızlığı nedeniyle bir süredir tedavi görüyordu ve eceliyle veda etmişti hayata. Doğruydu bu. Son devinimiyle farklı bir etiketlenmeye maruz kalması ne büyük haksızlık olurdu! Bir hastalığa tutulmuş, kurtulamamıştı ve bu hastalığın röntgenlerle, tahlillerle, alçılarla somutlaştırılamayışı, gerçekliğinden ve ciddiyetinden hiçbir şey eksiltmiyordu.

Benim için çok büyüktü Kerem Hoca'nın gidişi. Yüreğinin kırıkları bir şekilde tanıdık geldi bana. Belki doğru, belki gerçekle alakasız bir aşinalık bu; belki üzerime vazife olmayacak açıklamalar getirdim anlamaya çalışırken, ama bilmeme olanak yok artık. Çıkıp gelebilse ve gülse; yanlış anladığımı, amma abarttığımı söylese keşke. Kendimce, onun, anlayabilecek olanlara unutulmayacak bir ders vererek ayrıldığını düşünüyorum aramızdan ve keşke diyorum yine; ona yazdığım gibi, keşke, hiç öğrenmeseydik.




On beş haziran. İkisi de aynı yaşta, iki yıl arayla, sonsuz bir huzuru sonsuzlukta bulduklarını hayal ediyorum.

Hiç yorum yok: