20 Haziran 2011 Pazartesi

Yazıyoor!


Uzun süre yazamamış olmak, sanki geçen zamanı yaşamamış olmak gibi biraz. Biraz, çünkü geçen zaman yaşandı; doyasıya yaşandı, pek de güzel yaşandı. Çok yoğun, çok yorgun yaşandı, ama hiç şikayetim olmadı. Son yazımın üzerine İstanbul'a döndüğümden beri gece gündüz demeden ders çalıştım. Sporu aksatmadım, yemek pişirmeyi aksatmadım, kendimi de aksatmadım aslında; ama belki farklı biri olmaya başladım - her zamanki gibi.


Garip değil mi, ne zaman geriye dönüp baksam kendimi hep değişmiş buluyorum. Dönemin başında bir kamyon çıkınımı toplayıp büyük işlere kalkışmış, yurt hayatımı sonlandırmıştım. Ne koşuşturmaca, nasıl bir hevesti! Bir yandan inanılmaz uzak zamanlarmış gibi geliyor, bir yandan daha dünmüş gibi yakın. Bu dönemin nasıl geçip gittiğine hayret ederken ev için sağda solda mekik dokuyuşumu hayal meyal hatırlıyor gibiyim. Gözümün önüne hep kazaklar geliyor; çünkü kıştı, soğuktu ve çizme, kazak giyiyorduk. Her şey tamam olsun istiyor, insan üstü bir güçle hiçbir ayrıntıyı atlamaksızın kuruyordum evimi. Her saat ağzımda yeni çalı çırpıyla dönüyor, ekledikçe ekliyordum! Ve sonra, şöyle az geriye geçip baktım; tamam, dedim. O andan sonra evime bir çöp daha eklemem, dedim - eklemedim de. 

Sanki yıllardır burada yaşıyormuşum gibi yaşamaya devam ettim sonra. Hep buradaymışım, hep kırmızı mutfağımda yemek yaparmışım, hep uzun koltuğumda dizi seyredermişim, yüksek masamda kahvaltı edermişim, geniş yatağımda huzurla uyurmuşum gibi. Bundan öncesi uzaklaşmış oldu böylece, yeni bir devir başlamış oldu. Sonra derslerin yoğunluğu geldi, yeni ilişkilerim ve arkadaşlarım oldu, eski arkadaşlıklarımın köklendiği oldu. Yavaş yavaş, ya da hızlıca, değişmeye devam ettim. O kadar tempolu geçiyordu ki günler, eskisi gibi sakin sakin düşünüp yüzümü rüzgara veremiyor, hislerimi huşu içinde didik didik edemiyordum! Daha geçen dönem gediklisi olduğum yerler sanki çok daha geçmişte bir yaşantıya ait; çocukluk gibi, güzel hikayeler gibi, bambaşka. Fotoğrafları açacak oluyorum, geçen sene değil miydi bunlar diye düşünüp şaşırıyorum üzerlerinden yalnız birkaç ay geçtiğini görünce.

Ama hiç şikayet de etmiyorum, değişmişim çünkü. İlk defa, senelerdir ilk defa, bir final dönemini tek damla gözyaşı dökmeden, paniğe kapılmadan, isyan ve lanet etmeden, işimi severek, yatağımı bozmadan okula gitmeyi de severek, uykusuzluktan sesimin çıkmamasını da severek, nasıl olduğunu anlamadan kilolarca sebze meyveyi bir gecede yemesini bile mazur görerek, kilo aldım diye tenimin çekilerek genişlemesini ve bunun yarattığı -fiziksel- acıyı dahi görmezden gelerek, ve her şey bittiğinde başarımı kendime atfedebilerek, yaşadım. 

Ve her şey bittiğinde, gecelerce uyuyamamış olmanın da etkisiyle, üstümden bir anda kalkan yüklerden kalan boşluk içinde, kısacık bir zaman, bıraktım kendimi. Birkaç damla ya ağladım ya ağlamadım, ama gerekiyordu herhalde bu; ufak bir bocalama, yoksa belki bir rahatlama, acaba bir sevinme, bir yandan biraz üzülme. Ayırt edilir yahut edilmez o kadar çok duygu bir araya geldiğinde kendini göstermek, bir delik bulup aradan kaçmak istiyordu. Ne güzel ki o kaçış anında kısacık gözyaşlarımın taşıdıklarını benimsemiş, anlattıklarına saygı ve sevgi besleyebilmiş bir omuz yanıbaşımda bekliyordu.

Şimdi, bir kez daha görüyorum ki hayat böyle bir şey. Konuştuklarım, kokladıklarım, çocukluğumun anılarında gezinmek; o küçük, ışıl ışıl çocuğu bugüne taşıyabilmek, nasıl büyüdüğümü ama onunla aynı kişi olduğumu görüp sevinçten deliye dönmek!


Yazmadığım zaman, bu filmvari hayat görüşümün gerisinde çalan, insanı gülümseyip koşmaya ya da gaza basmaya heveslendiren o harika müzikler gidiyor sanki. Kuru kuruya yaşanmış gibi oluyor, çok değerli hislerim sallapati geçiştirilmiş gibi. O zaman, çok değerli zaman uçup gitmiş gibi oluyor sahiden, değerinden azına razı geliyor. Onun için yine yazmak istiyorum, değiştikçe yazmak!

Hiç yorum yok: