07 Ağustos 2010 Cumartesi - 23:22
Bologna Centrale’de trenimin yeniden hareket etmesini bekliyorum. Üç kişi kalacağımızı sandığım kompartımanda tek başımayım, zaten burası öyle küçük ki üç kişinin ne şekilde sığabileceğini anlamış değilim. Hadi benim yatağın üzerine bir yatak açılabiliyor diyelim, üçüncü yatak nerede olacaktı hiç bilmiyorum. Neyse, üzümü yiyelim bağını sormayalım. Valizlerim kendi etrafımda dönmeme olanak tanıyacak olan minicik alanı tamamen doldurdu, girişi de bir güzel kapattı. Başka birisi içeri adımını atamaz artık.

Viyana’ya varmadan bir saat önce genç, hafif toplu, uzun saçlı ve pek sevimli kondüktörümüz beni uyandıracak ve işaretlediğim yiyeceklerden oluşan kahvaltımı getirecek! Kahvaltıda bir fincan kahvenin yanında ekmek, krem peynir, Avusturya peyniri, hindi sosis, bal ve müslili yoğurt yiyeceğim. Avusturya peynirini önce işaretledim, sonra sildim, sonra Bologna’da durduğumuzda kondüktöre peyniri istediğimi söyledim. Çok mühim bir meseleymiş gibi bir saat boyunca Avusturya peyniri nedir, neden denemeyecekmişim diye kafa patlattım.
Trende kahvaltı servisi olacağını duyar duymaz bugün Amore Mio’dan aldığım krem peynirli ve koyu renkli adını unuttuğum salamlı sandviçimi bir anda yiyiverdim. Onu kahvaltı niyetine almıştım, daha doğrusu yarısını kahvaltıda yiyip kalan yarısını da Brno’da akşam yemeğim falan yapacaktım. Gözüm döndü bir anda. O sandviçten bir kere Simone aldığında ısırıp bayılmıştım. Koyu renkli o salam burada çok ünlü zaten, ama ben hiç sandviç yemediğim için hep Simone’ninkilerden ısırdıklarımla yetindim. Son günümde ondan alacağım diye günler öncesinden plan yapmıştım, tabi o kadar heyecanlandım ki küçücük kompartımanımın yatağına oturup sessizlik ve huşu içinde yiyip bitirdim.
Perşembe akşamı içimi döküp rahatladıktan sonra nedensiz keyifsizliğim uçtu gitti. Belki hormonel bir şeydi, belki yıldızlarla falan ilgili bir şeydi, ne bileyim aslında belki fazla yemek yemektendi; neyse işte dün kendimi çok, çok iyi hissediyordum. Son günüm olduğu için çok duygusaldım, hele sabah. Uyandığımda bugün son günüm, şunu son kez yapıyorum, bunu son kez görüyorum diye hatırlatmalar yapmıyordum kendime, zira cumartesi günüm de vardı, ama derse girdiğimde okula son kez geldiğimi fark ettim ve bazı şeyleri hakikaten de son kez yapıyor olduğumu iyiden iyiye hissetmeye başladım. Derste Perşembe günkü gibi çok eğlendik, zira imperfetto aşkım doludizgin devam ediyordu ve passato prossimo kullanıldığını gördüğüm tüm cümlelerin ardından “Ama buraya imperfetto da gelebilir, değil mi?”diye soruyordum; bu sorunun istisnasız her cümleyi takip etmesi nedeniyle sinirlerimiz bozulduğundan iki gündür devamlı gülüyoruz.

Chizu gramer dersine gelmedi. Onu görüp hediyesini veremeyeceğim diye endişelendim, bir de kart yazmıştım ona, hem de İtalyanca. Arada hepimiz Moyo’da buluştuk. Dün ilk ve son defa, bir sürü arkadaşımın hemen her arada tükettiği ama benim asla almadığım ve ara sıra onlarınkinden bir parça koparmakla yetindiğim üzeri pudra şekerli kruvasandan aldım. Başından ve poposundan birer büyük parça kopardım, kızlara kalanı yiyin dedim ama kimse yemeye kıyamadı! Kısa bir süre sonra Simone geldi neyse ve kruvasanı anında ona pasladım, pek sevindi. Bugüne kadar ara sıra onun yemeklerini didiklemiştim, bu sefer de ben ona ısmarlamış olayım. Dün Jonina’nın da son günüydü, o yüzden Moyo’da hep beraber bir fotoğraf çekme seansı düzenledik. Akşam yemek için Zoe’ye gitmeyi kararlaştırdık, aperativo olsun ama değişiklik olsun, Moyo’nun sahiplerinin yeri olsun ki Moyo tadında olsun.
Dersler bitince Danielle ile öpüşüp koklaştık, Henrichetta, Nori ve Chizu ile uzun uzun sarıldık. Kim bilir, belki birbirimize dilediğimiz gibi olur ve seneye tekrar görüşürüz! Maria’nın özel dersinden önce beraber kahve içmeye gittik; okulun karşısında bir küçük kafe daha varmış, gözümüz Moyo’dan başkasını görmediğinden bugüne dek hiç fark etmemişim. İki kocaman cappucino istedik, dışarıdaki küçük masalara kurulup oradan buradan lafladık biraz. Maria’yla farklı hayatlarımız var, oysa düşünce yapılarımız pek çok açıdan birbirine benziyor, dolayısıyla onunla konuşmaktan çok keyif alıyorum; nasıl diyeyim sesinin tonu, bir bakışı beni rahatlatıyor, sakinleştiriyor. Gerçekten öyle pürüzsüz, öyle yumuşacık bir sesi, öyle duyarlı ve samimi bir havası var ki insan onunlayken bir anda her şeyi unutup yalnız iyi hissetmeye, her şeye olumlu yönden bakabilmeye odaklanıyor.
Hava dün öyle güzeldi ki parkta tam bir saat koştum, şu ömrümde daha bir saat koşmamıştım halbuki. Chizu’nun “Floransa çok pis!” diye haykırmasına neden olan at dışkılarının parkın ortalık yerlerinde ne aradığını da dün çözdüm, jandarmalar parkta birbirinden güzel atlarla geziyorlar. Kahverengi atlarla gezen iki jandarma var, asıl başka iki tanesi bembeyaz atlarla geziyorlar ve bu beyaz atlar diğerlerinden çok daha büyük, bir o kadar da görkemliler. Kocaman, yumuşacık görünen kuyrukları ve inanılmaz bir zarafetleri var. Beyaz atlı jandarmalarla gün içinde ikinci karşılaşmamız biraz değişikti, ikisi yanımdan geçerken bana bakıyorlardı ve ben de onlara ve atlarına bakıyordum, sonra diğerinden daha büyükçe olan at bir anda durdu, ben bu niye durdu demeden geçtiği yollara son derece belirgin izler bırakmaya başladı. Jandarmalarla bir daha birbirimize bakmadık.
Ben atlardan korkuyorum! Atlardan çok korkuyorum! Meydanlarda faytonların aralarından geçerken resmen nefesimi tutup yumruklarımı sıkıyorum! Bazılarının sağında solunda bir kağıt üzerine bir şeyler yazıyor, bence sevmeyin ısırır, yer falan yazıyor olabilir. O kadar büyükler ki beni ürkütüyorlar, yanlarından geçtiğim sırada ağızlarını sağa sola oynatıyorlar, sanki her an boyunlarını bana çevirip bir lokmada beni yutacaklarmış gibime geliyor; ya da durup dururken bir ayaklarını kaldırıp küt diye böğrüme bir tekme savuracaklarından endişe ediyorum. Bazı şeyler insanda yer ediyor: küçükken bir belgesel izlemiştim, bir çiftlikte sağlıklı ve bakımlı bir atı okşayan bir adamcağızın kolu kesiliyordu, çünkü atlarda bulunan bir bakteri atı iki dakika sevdi diye ona bulaşmıştı. O gün bu gündür dokunacağım varsa da hiçbir ata dokunmadım, şimdi ise üstüme mikrop bulaşır falan diye değil ama korkuyorum işte! Atların insana nasıl yakın hayvanlar olduklarını da biliyorum oysa, hem hayvanlardan korkmak gibi bir huyum da yok - ama sebepsiz yere, çekiniyorum işte atlardan!
Parkta sürekli bulutları takip ettim, ilerde bir yerde çok koyu renkli bulutlar dehşetli bir kümelenme içindeydiler, ara sıra olduğum yerde uzun uzun durup ne tarafa gittiklerini anlamaya çalıştım. Cascine’den döndüğümde yağmur yağmayacağından neredeyse emin gibiydim, böylece bir aydır ilk defa maşamı kullanarak saçlarımı yaptım! Önceki gün yağmur çamur var diye eve tıkıldığım sırada yine bir aydır ilk defa ellerime de oje sürebilmiştim. Şöyle adam gibi süslenip püslenebildim ilk kez, zira burada sokak çocuğuna dönmüştüm. Ellerime bir kere bile oje süremedim, hep ilgilenmem gereken başka şeyler oldu ve zaten ojenin ellerimde çok duracağına da inanmıyordum. Bacaklarım morluklar, yaralar, kabuklar ve şişlerle dolu. Amele yanığı dediğimiz durumun capcanlı bir örneğiyim, inanılmaz komik bir vaziyetteyim ama neyse ki plajdan başka yerde anlaşılmıyor. Üst bacaklarımın ortasında şortun çizgisinden yukarısı bembeyaz, boynumun aşağılarında tekrar bronz oluyor ve Viareggio’da çekilen resimlerime güleyim mi ağlayayım mı bilemiyorum! Her gün terlik giydiğimden ayaklarıma gün içinde krem süremiyorum, ayaklar çatır çutur. Şort giyip oradan oraya yürüyorum, Floransa’da ise her yerden toz kalkıyor, dolayısıyla bacaklarımı da çok kremlemiyorum; kısacası bütün vücudum çöl. Aynı şekilde ellerim de nemsizlikten kaskatı. Göçebe kabile mensubu gibiyim.

İşte dün ilk defa maşamı tozlu raflardan çıkardım diye bambaşka hissettim kendimi, baloya gidiyormuş gibiydim. Tıkır tıkır yürüyüp Duomo’nun orada bir Tabaccheria’dan Türkiye pulu aldım, zira sabah bizim buradakinde kalmamıştı. Piazza della Repubblica’da Edison’dan kartlar aldım. Moyo’nun önünde Carolina’yla buluştuk ve Zoe’ye geçtik, bizden biraz sonra Simone, Ashley, daha yeni tanıştığım Avusturyalı Anela, yine yeni gelen İspanyol Lucia, bugün merdivenlerde gördüğümüz ve Maria’nın bana anlamlı anlamlı bakmasına neden olan Anthony ve İngiliz aile geldiler. Hayatımın en leziz aperitivosu bu akşamdı, Simone “Son gecen olduğu için özellikle telefon açıp bugün harika yiyecekler hazırlamalarını söyledim!” dedi ve hakikaten bunu yapmış olsa anca bu kadar güzel olabilirdi. Peynirli, mısırlı süper bir salata vardı, ton balıklı fasulye, deniz mahsullü barbunya, bulgurlar, makarnalar, of neler yoktu ki! Bir yandan yiyip bir yandan sohbet ettik, epey kalabalık olduğumuzdan sürekli konuşacak bir şeyler çıkıyordu ve herkesle ayrı ayrı iletişim içinde olmak hiçbir tekdüzeliğe yer vermiyordu. Bir ara İngiliz hanımla epey konuştuk, kocasının ve oğullarının adını biliyorum, oysa kadının adını unuttum yine! Gündüz merdivenlerde burun kıvırdığım o Anthony de neydi öyle Tanrı’m, koca bir yıldır hiç kimseleri beğenmemiş, kimseye göz ucuyla bile bakmamıştım ve şimdi bu oğlana resmen tutulabilir, Carolina’nın dediği gibi onunla buracıkta evlenip Avustralya’ya taşınabilir, sahilde küçük bir bar açıp boy boy çocuklara annelik edebilirdim! Ne günah işlediysem artık, durdu durdu son gecemde karşıma çıktı!
Zoe’den sonra Anela ve Lucia’dan ayrıldık, Anela öyle tatlı, samimi ve sevgi dolu bir kız ki bana uzun uzun ve defalarca sarıldı, şurada tanışalı üç gün oldu ve gidiyorsun, çok üzülüyorum dedi durdu. Fotoğraflarda nedense tam gülmüyor ama güldüğünde güzelliği hepten ortaya çıkıyor. Carolina, ben ve Anthony, Antonio ve Duygu’yla buluşmak üzere Moyo’ya gittik ama içerisi öyle gürültülüydü ki günlerdir dışarı çıkmak isteyen ve bugün üç haftalık tatiline resmen kavuşmuş olan Antonio’nun hevesi kursağında kaldı, yine onların evine gitmek istedik. Antonio da öyle şeker ki hiçbir şeye içerlemiyor, önemli olan hep beraber olmamız diyor; o kadar giyinmiş parfümlenmiş oysa. İçimden geldi ben de onlara bir şişe şarap aldım eve çıkmadan, burada gece 10’dan sonra öyle şişeyle şarap almak falan yasakmış dün öğrendim. Adam poşete koyup sıkı sıkı sardı, aman kimseye göstermeyin etmeyin, çantanıza koyun dedi sürekli, çekinmese eve kadar bize eşlik edecek ve şişeyi olabildiğince kamufle etmeye çalışacaktı.

Evde yine bol bol gülüşüp sohbetler ettik, Anthony daha birinci seviyede olduğundan çoğu zaman bizi anlamak için çaba sarf ediyordu ve onun Fransız bakışları sayesinde İtalyancayı epeyce sökmüş olduğumu fark ettim. Antonio üç beş dakikada bir “Gitmee!” diye haykırıyordu, ben de onun bu ufak zaafından faydalanıp dergi yığınından kendim için seçtiğim ve evlerine her gidişimde içim giderek baktığım dergiyi bana vermesi için izin istedim. Gecenin sonunda tıpkı Zoe’den ayrılırken hissettiğim gibi, gideceğim için korkmayarak ve hüzünlenmeyerek ayrıldım evden, hepsine sıkı sıkı sarıldım ve onları tekrar görebilmeyi diledim. Elimde sıkı sıkı tuttuğum dergimle Santa Croce’ye doğru ilerledim, meydanda birkaç dakika oturup soğuğun hafif hafif içime işlemesine aldırmadan kiliseyi seyrettim. Buraya ilk geldiğimde hiçbir şeyin değişmediğini, her şeyin geçen yılki gibi olduğunu görmüştüm ya, belki bir zaman sonra yine dönüp aynı cümleyi kurarım ve kim bilir, o değişmeyen “şey”lere insanlar da dahil olur.
Eve döner dönmez uyudum, ertesi sabah yine ilk iş Cascine. Pislikten ölüyordum, ama Cascine’ye son bir bakış attıktan sonra Mercato Centrale’ye uğrayıp ilgimi çeken bir şeyler almadan İtalya’dan ayrılmak istemiyordum. Marketin ikide kapandığını duymuştum, o nedenle eve uğrayıp çantamı aldıktan sonra spor kıyafetlerim ve tuzlu vücudumla Mercato Centrale’ye gittim. Kapıda cumartesi günleri beşe kadar açık oldukları yazılıydı, bir an eve gidip duşumu alıp dönmeyi düşündüm, sonra hazır gelmişken kalayım diyip vazgeçtim. Asıl niyetim Amore Mio’daki gibi bir kavanoz Salsa Tartufata almaktı, biraz da porcini mantarı. Pek çok dükkanın önünde peynir, sirke, tatlı, kurabiye, zeytinyağı ve değişik soslardan tatmak mümkündü, ben de hepsinden azar azar deneyip mideme bayram ettirdim. Dükkanların hepsinde üç aşağı beş yukarı aynı şeyler satılıyordu, gözüm kuru meyvelere takıldı kaldı. Bir sürü kuru meyve denedim, kendi ülkemde hiç böyle leziz ve çeşitli kuru meyvelere rastlamamıştım. Fiyatları da çok uygundu üstelik. Birer poşet kuru Hindistan cevizi, kuru mango, kuru kavun ve kuru çilek aldım; çok arada sırada, örneğin hafta sonları kahvaltılarımda İst Cafe’de yediğim muhteşem müsliye benzer tatlılar yaratmak için. Yıllar, yıllar önce annemlerle Milano’da yediğimiz safranlı risottonun tadı damağımızda kalmıştı ya, iki paket Milanese risotto, bir paket limonlu risotto, bir paket deniz mahsullü, bir paket tartufolu aldım, yanına bir paket de cevizli mevizli pesto baharatı. Başka harika baharatlar da vardı ama onlara aldanmadım, onun yerine paketlerin içeriğini okuyup not ettim. Aradığım lezzette Salsa Tartufata’ya rastlamadım; pek çok çeşit vardı: peynirli, kuşkonmazlı, zeytinyağlı, ballı, neler neler. Birkaç yerde denememe izin verdiler, ama yok hiçbiri istediğim şey değildi, ben de kalıversin dedim. Ufak bir paket porcini mantarı aldıktan sonra dükkanlardan birinde bir lokma cantucci tattım. Bu cantucci sert bademli bir kurabiye, yani öyle çok bir özelliği yok; ama buradaki öyle güzeldi ki anneciğimle çay saatlerinde yeriz diye ufak bir paket de ondan aldım. Kurabiyelerden önce pirinçleri aldığım dükkanda kasadaki kadın “Bütün kapılar kapandı, siz şuradan çıkabilirsiniz!” dediğinde bir an anlayamadım, kapıda cumartesileri beşe kadar açık yazmasına rağmen yazın işler başka türlü yürüyormuş, yine ikide kapanıyorlarmış. Koştura koştura cantucci aldığım sırada eve gidip duş alma planımı uygulamış olsam nasıl bir hüsrana uğrayacağımı düşündüm, pistim ama neyse ki en kaliteli ama en hesaplı ürünlerden oluşan alışverişimi tamamlamış ve üç torba yiyecekle Mercato Centrale’den ayrılabilmiştim!
Yazın burada bütün restoranlar, barlar, mağazalar açıkmış gibi görünüyor, halbuki bunlar kadar bir kısmı da kepenkleri eylüle kadar indiriyor! Floransa’nın turist kaynadığı yaz ayları boyunca pek çok işletme kapalı kalıyor, azami kâr getirebilecek bir sezonda bunu yapıyor olmaları son derece ilginç.
Elimde torbalarım, hemen yakınımdaki istasyona uğrayıp pasaportumu nereden damgalatabileceğimi sordum. Schengen’imi İtalyan elçiliğinden aldım, altı aylık süresi var ama tek bir ülkede yalnız otuz gün kalabiliyorum, dolayısıyla İtalya’dan çıktığımın bir şekilde belgelenmesi gerek. Polislerle konuştum, benim hiçbir şey yapmama gerek yokmuş, trene polisler gelecek ve her şeyi halledeceklermiş. İstasyonda dergilere göz attım, giderken alırım nasılsa diyip eve doğru yürüdüm. Kartları koymak için zarflar, Brno’da kullanmak için yedek sivrisinek kovucu aldım ve kahvaltılık sandviçimi alıp Francesco’ya Salsa Tartufata’sını nereden bulduğunu sormak üzere Amore Mio’ya uğradım. Simone de içerdeydi, hep beraber biraz oturduk, ona aldıklarımı gösterirken taksi çağırmayla ve mektup yollamayla ilgili şüphelerimi tamamen giderdim. Simone pek çok kez yaptığı gibi yine anahtarlarını bir yerlerde unuttuğundan dün gece okulda kıvrılıp uyumuş! Francesco Salsa Tartufata’yı restoranlara, barlara malzeme satan bir toptancıdan alıyormuş. Burada belirtmeliyim ki Mercato Centrale’deki tartufolar San Gimignano’dakilerin üçte biri boyutunda ve lezzetinde, ama üç katı fiyatındaydı; iyi ki San Gimignano’dan almışım. Simone ve Francesco ile kim bilir kaçıncı kez vedalaştıktan sonra, sonunda, eve gidip banyomu yaptım. Devamında en sevmediğim iş olan valiz toplamaya giriştim, her şeyi katlayıp poşetledim. Buzdolabında beşte bir şişe balzamik sirke ve on-on beş kapariden başka bir kalıntı bırakmamış olduğuma çok sevindim.

Yemek yemek ve son bir kez Piazza della Signoria’ya uğramak için bilgisayarımı ve bıçağımı alıp dışarı çıktım. Aperitivolarda bıçak verilmiyor ve bu işe deli oluyorum. Moyo’da her aperitivoya gidişimde garsonlardan birinin yanıma yaklaşıp “Pardon ama galiba siz aperitivo konseptini biraz yanlış anlamışsınız. Aperitivo demek, içkinin yanında atıştıracak üç beş parça yiyecek almaktır; sizin gibi çatlarcasına büfeyi silip süpürmek değil!” demesinden endişe ediyorum. Bıçağı normal yemeklerin yanında tabii ki veriyorlar, ama aperitivoda değil. Ben de her seferinde kumral, güler yüzlü, tatlı garson kızdan utana sıkıla bıçak istiyorum ve o da beni kırmayıp getiriyor. Bu normalde yaptıkları bir şey değil, zira dün Zoe’de bana bıçak vermediler. Dahası, Çarşamba akşamı Moyo’da çalışan bet suratlı koyu saçlı garson kız da vermedi. Aperitivoda bıçak istemek, süpermarkette torba istemek gibi, çok alışılmadık ve tuhaf bir şey. Süpermarkette iki litrelik kola, yanında iki torba da meyve sebze aldınız diyelim, torba vermiyorlar! İstediniz mi sanki kasadaki tüm parayı istemişsiniz gibi bir bakış atıyorlar önce, sonra feci bir isteksizlik ve hor görüyle ucundan tuta tuta bir torba uzatıyorlar. Perşembe akşamı tedarikli davranıp bıçağımı yanımda götürdüm, oysa yine kumral kız çalışıyordu ve ben istemeden önüme bir bıçak bıraktı! Bugün önce aperitivolarda tıkınmaktan yorgun düşmüş midem için bir ilaç aldım, sonra Piazza della Signoria’da ne hikmetse ben gittiğimde hep beni bekler bulduğum aynı taşa oturup üç beş dakika geleni geçeni seyrettim, fotoğraf çektirdim, ardından süpermarkete uğrayıp ananaslı, vanilyalı ve bir de tatlı süt aldım. Tatlı sütün neye benzeyeceğini bilmiyorum, aslında çok da beklenti içine girmemek gerekiyor. Şekerli süt gibi bir şey olsa gerek, yine de üzerinde “bianco dolce” yazan bir şişeye karşı koyamadım.
Moyo’ya tıpkı Perşembe günkü gibi bıçağımla gittim. Saat tam yediydi ve aperitivo henüz başlamamıştı. Şansıma yine kumral kız vardı, ona bugün son yemeğimi yiyeceğimi söyledim, hemen başlayacak merak etme dedi gülümseyerek. Her zamanki pilavlarımı, yumurtalarımı yedim afiyetle, bugün çok yüklenmemeye gayret ettim. Kızcağıza zorluk olmasın diye bıçağımı çıkarmıştım ki elinde bir bıçakla geldi, “Aa, bıçağın varmış!” dedi bana, güldüm.
Tadına vara vara yediğim yemeğimin ardından istemeye istemeye toparlandım, kumral kızı bulup yanına gittim ve bugüne kadar tanıdığım en tatlı garson olduğunu söyledim ona, “Ne demek, sadece bıçak getiriyordum oysa!” diye karşılık verdi; halbuki bu cümleyi kurarken tanımış olduğum diğer garsonlara haksızlık ettiğimi hiç sanmıyordum. Elini uzatıp “Adım Agnes.” dedi, Kundera’nın kitabındaki gibi. Tanışmamızın hemen ardından sıcacık bir vedayla uğurladı beni. İtalyancanın içimi ısıtan ezgilerini dinleye dinleye, son kez, evime döndüm.
Gözde evdeydi, benim odama yerleşmiş, pek mutluydu. Beraber valizlerimi aşağı indirdik ve taksi çağırdım, üç dakikadan az sürede taksim geldi. İstasyona giderken ilk günümü hatırladım yine, şimdi her yeri karış karış bildiğimi hissetmeme rağmen yolculuk heyecanıyla geçtiğim sokakları yine sökemez olmuş, şaşkınlık içinde etrafı seyretmeye koyulmuştum. İstasyona vardığımda dergi satan dükkanların çoktan kapanmış olacağını takside fark ettim, olsun Antonio’dan aldığım yemek dergim vardı. Neredeyse bütün trenlerin peronları belliydi, bir benimkinin nereden kalkacağı yazmıyordu. Telaştan valizimde taşıdığım ve yemekten hemen önce evde yazdığım kartları postalamayı az daha unutuyordum. Aslında kartları hep uzaktan baktığım ama hiç gidip oturmadığım Rivoire’da pahalı bir espresso ya da başka bir kahve eşliğinde yazmak istiyordum, ama vaktim yetmedi. Zaten bu kadar planlayıp programlayınca Rivoire’da alelacele oturmanın da pek bir zevki kalmayacaktı.
Beş dakika gecikmeli Viyana treninin peronunun açıklanmasını heyecanla bekleyen gruba katıldım. Koca valizlerimle trene ne şekilde bineceğimi ve kompartımana nasıl sığacağımızı düşündükçe iyice geriliyordum. Tatlı kondüktörümüz sağ olsun kırmızı valizimi yüklendi ve kompartımanıma kadar taşıdı da rahat bir nefes aldım. Bugün parkta bana öpücük yollayan altmışlık amcanın üzerine trende tuvalete giderken daracık koridorda bir anda burun buruna geldiğim genç çocuk resmen üzerime yürüyüp beni güzel bulduğuna ilişkin bir şeyler söyledi, ben de nasıl olduysa gözlerimi devirip buz gibi bir ifadeyle teşekkür ettim! Sonrası malum, çıt çıkmayan ve hiç sarsılmayan trenimde hayatımın belki de en konforlu yolculuğunu yapıyorum. Odacığımda bir lavabom, kocaman bir aynam, havlularım, sabunlarım, yastıklarım, yorganım ve şimdi çok uykum var. Pasaportumu kondüktöre verdim, kontroller gecenin bir yarısı yapılıyor, boş yere uyanma ben hallederim dedi. Valizlerimi tekrar indirip bindirmeden önce harika bir uyku çekeceğim şimdi. Viyana’dan iki saatlik bir yolculukla Brno’ya vardığımda bizimle çalışacak öğrencilerden Karel karşılayacak beni, Brno’da öğrenciymiş ve o yüzden yarın bana şehri de gezdirecek.
Floransa'da görmek isteyip de gezemediğim Palazzo Vecchio ile Museo di Bardini kaldı, yemeklerini denemek istediğim restoranlar var hala ve tabii ki sokaklarda karşıma çıkabilecek, henüz bilmediğim sayısız başka yer. Bir de Chianti'ye gitmek istiyorum mutlaka, kim bilir belki günün birinde özel biriyle, ama romantik değil eğlenceli bir şarap tadımına! Bir şeyleri yapılmamış olarak bırakmak ne güzel, dönmek için bir sürü sebebim var şimdi!
Bu sabah eczanede tartıldığıma göre İtalya'dan yalnız yarım kilo fazlayla ayrılıyorum ki yediklerime bakılırsa bence bu kelimenin tam anlamıyla bir mu-ci-ze!
Yorgunluk güzel şey bazen, neyi geride bıraktığımı ya da neye gitmekte olduğumu düşünmüyorum bile. İçimden hiçbir şeye hoşça kal demek gelmiyor! Trenin huzurlu sesine dalıp evimdeymiş gibi uyuyacağım!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder