5 Ağustos 2010 Perşembe

Penna o matita?

05 Ağustos 2010 Perşembe - 00:14


Az önce ödevimi yaparken düşündüm de henüz tükenmez kalemle ödev yapacak kadar büyümemişim. Hep kurşun kalemle yazarım ben, yazma konusunda da fazla mükemmeliyetçi davrandığımdan bir şeylerin üzerini karalayıp sağına soluna yeni ve başka şeyler yazmak asla içime sinmez. Jonina ise kitabına tükenmez kalemle yazıyor; büyük, yetişkin insanlar gibi. Çocuklar da tükenmez kalemle yazabilir tabi, ama sürekli satırların üzerlerini çizip doğruları eğri büğrü sıkıştırmaları gerekir. Jonina benim gibi olsa onun kitabında pek çok boyalı lacivert dikdörtgen olurdu, ama o bir yetişkin olduğundan öyle ikide bir yanlış yapmıyor ve kitabı hep çok muntazam görünüyor. Gramer yanlışlarını, yani soruya yanlış cevap verme durumunu bir kenara bırakalım; “a” yazacağıma “o” yazarım, “g” yazmam gereken yerde bir bakmışım “q” yazıvermişim, silmem gerekir. İnsan hayatını düzene soktuğunda, her şeyi yoluna koyup rahat, tasasız bir huzura ulaştığında “a” yerine “o” yazmayı da kendiliğinden bırakıyordur belki.

Jonina’yı seviyorum, çünkü herkesle, üstelik İtalyanca, konuşmaya çalışıyor. Nori ve Chizu ders arasında hep sınıfta otururlardı ve bir gün Jonina onları Moyo’ya davet etti. O günden beridir hepimizle beraber Moyo’da kahve içmeye geliyorlar.

Pazartesi günü derslerden sonra Carolina’yla yiyeceklerimizi elimize alıp Viareggio trenine yetiştik. Plaj havlusu görevi görsün diye ev sahiplerimin bana vermiş oldukları çarşaflardan birini yanıma aldım, kitabımı ve iPod’umu da götürdüm. Sohbete trende başladık; okuldan, insanlardan konuşurken Carolina’ya Amerikalıların hiç susmadıklarını gözlemlediğimi söyledim ve o da aynı şeyin farkında olduğunu dile getirdi! Bazen ne anlamsız konuşup gereksiz esprileri ne denli uzatabiliyorlar, bunalıyorum, dedi. Niyetim Amerikalı arkadaşlarımı ya da başka kimseleri kötülemek değil, zira hepsini seviyorum; fakat kimi zaman uzun süre etrafında dönüp durdukları noktalar öylesine boş geliyor ki bunu hissedenin yalnız ben olmadığımı vurgulamak istiyorum.

Viareggio tren istasyonunda dünyanın en bilimkurgu tuvaletine girdik. Kapıya 50 sent atıp düğmeye basıyorsun, kayarak yana doğru açılıyor. İçeri girdiğimde tren yolculuğundan mıdır yoksa kapının uyandırdığı hislerden midir bilmem, asansördeymişim havasına girdim ve eylemsizlik prensibinin beni aşağı bastırmasını veya yukarı çekmesini bekledim. Sifon butonu falan yok, çıkmak için basılan ağır düğmenin kapıyı açmasından biraz daha sonra sifon otomatik olarak çekiliyor.

Viareggio tam bir sahil kasabası, ama öyle elit bir sahil kasabasından söz etmiyorum. Çeşme, Bodrum falan gibi bir yer değil, bizim yazlığın çevresindeki minik kasabacıklara daha çok benziyor. Sokaklarda yer yer kocaman palmiye ağaçları ve alabildiğine sıralanmış zakkumlar var; her yer zakkum. Birkaç fotoğraf çekmek istedim aslında, ama zakkumların hemen yanında, yolun iki tarafında arabaların park etmemiş ya da motorların işgal etmemiş olduğu ufacık bir alan dahi kalmamıştı. Floransa’nın ya da İtalya’nın herhangi bir yerinde park etmiş bu kadar çok taşıtı bir arada hiç görmemiştim.

Yerlilerinin yalnız işlerine güçlerine bakmak istedikleri, sürekli koşturdukları ve ziyaretçilerin deniz koktuğu bir yer gibiydi Viareggio. Kaldırımlar kumlardan tozlanmıştı sanki, sahille ana caddeyi ayıran binaların önündeki kafelerde insanların bileklerine kadar kum tozuyla yemek yediklerini, garsonların gömleklerinin rüzgardan biraz şiştiğini canlandırıyorum gözümde. Ana caddede konuşa konuşa yürüyüp Carolina’nın önceki gün geldiği işletmeye girdik. Plajı böyle adım adım parsellemişler, her yer şezlong ve şemsiye. Önceki gün pazar günü olduğundan plajda inanılmaz bir kalabalık varmış, bugün tenhaydı neyse. Üzerinde gölgelik bulunan iki şezlonga attık kendimizi karşılıklı, hiç susmadan konuşmaya devam ettik.




Bir yerlerde önceden alıştıra alıştıra değindiğimiz “hayat” konusunu iyice derinleştirmeye başladık. Deneyimlerimizi, bizi bugünlere getiren ve ilk bakışta tatsız görünen, ama bir yandan da kendimizle alabildiğine gurur duymamızı sağlayan anılarımızı paylaştık. Bunlardan söz açılınca sıra arkadaşlığa geldi. Düşünüyorum da belki bundan sonra hiçbir zaman “en iyi arkadaşım” diye birisi olmayacak. Çocukluğumdan beri yanımda olan iki “en iyi arkadaşım”dan başka kimseyle ilişkimde o güven ve rahatlığı duyumsamayacağım, kimse atsan atılmaz satsan satılmaz duruma gelmeyecek ve ben de kimse için böyle olmayacağım. Karşıma çıkan ve buna değer bulduğum insanlarla kimi zaman az, kimi zaman çok, bazen çok keyifli ve ara sıra “Bunu neden anlattım ki şimdi?” diye kendime sitem edeceğim paylaşımlar yaşayacağım. Bu insanların hiçbirini hayatımda ne kadar tutacağımın muhasebesini yapmayacak, dereceleyip etiketlemeyeceğim. Onlarca yıl hayatımda tuttuğum arkadaşlarım olsa dahi sıralamaya ilişkin bir sıfatları bulunmayacak.

Bu saptamalarımın “birey” olmayı başarmakla ilgisi olduğunu düşünüyorum. Hayatımın merkezine kendimi koyduğumdan beri benden başka kim varsa hep çemberin içinde bir yerlerde dönüyor, ama orta noktada çocuklar gibi sarılıp birbirimizi dürterek, bir yandan birbirimizin ayağına basıp bir yandan kıkır kıkır gülerek, heyecanla itişip kakışmıyoruz artık. Herkesin bir yeri var; yeniler yarıçaptan içerilere ilerliyor, bazıları çemberin üzerinde bir iki volta atıp dışarı çıkıyor, içerdekiler bir aşağı bir yukarı geziniyorlar ve her şey uyum içinde, zira her yeri ve herkesi görebiliyorum, önüm açık, içim rahat. Hayat yalnız canlılarla yaşanmıyor, aslında cansızları benimseyip kendime çektiğim zaman da çok zenginleşiyorum; bolca çiçek kokusu, kitaplar, gözlemler, sokak lambalarının ışığı, uzun gölgeler, kalabalık, panjurlar, taşlar, köpekler, pencereler. Bunlardan aldığım hazzı başkalarına anlatıyorum sonra, anlaşıldığımı hissettiğimde bu o sıra “arkadaşlık” oluyor, ne azı ne fazlası. Bir gün birine çok yakın hissediyorum kendimi ve ertesi gün ne olacağının hiçbir önemi yok, önemli olan doğru zamanda doğru şeyleri doğru insanla paylaşabilmek. Kalıcılık önceliğim olmadığı gibi beni biraz ürkütüyor bile, çünkü o zaman sorumluluklar geliyor, sorgulamalar gerekiyor, inanç, güven, sadakat işin içine giriyor ve her şey bir nevi zorunluluğa dönüşüyor sanki. Oysa istediğim yalnız anlamak ve anlaşılmak; bunu öyle sıradan, öyle doğal bir şekilde yaşamalıyım ki kendimi değil hayatımı paylaşmalıyım, karşımdakini değil onun yaşadıklarını almalıyım ve tüm bunları solumak gibi, okumak gibi, bir koltuğa kendimi bırakmak gibi anında ve tasasızca yapıp üzerine düşünmeden var olmaya devam etmeliyim.

Carolina benden sekiz ya da dokuz yaş büyük, ona rağmen bütün günümüzü hayatı konuşarak geçirebildik ve bir damla sıkılmadık birbirimizden. Bana küçük bir kızdan ziyade bir kadın olduğumu söyledi, belki İngilizceyi daha iyi biliyor olsa “kadın” sözcüğünü daha yerine oturan bir başkasıyla değiştirebilirdi ama ne demek istediğini anladım. Bunları işittikçe kendimi daha çok seviyor, daha çok biliyorum adeta. Simone birkaç kez bana bakıp şaşkınlık içerisinde “ne istediğini bilen bir insan” olduğumu yineledi. Her seferinde yüzünde aynı garipseyen ifadeyle tekrarlıyordu bunu, sanki hiç karşılaşmadığı bir kesinliğim olduğunu dile getirmek istiyor, kimsenin bana istemediğim bir şeyi yaptıramayacağını ve kendimden son derece emin olduğumu söylüyordu. Kendimi dışarıdan görmediğim için böyle bir izlenim uyandırabileceğim aklımın ucundan geçmezdi, oysa demek başkalarının -onun ve bu cümlelerin akabinde gözlerini büyütüp kafalarını sallayan diğerlerinin- gözünde “ne istediğini bilen bir insan”dım ben.

Saatin yediye geldiğini güneşin epey kızıllaşmasıyla fark edebildik, yoksa kontrol edeceğimiz yoktu. Eşyalarımıza bir şey olmasın diye denize ayrı ayrı girdik, gayet yeşil, dalgalı, ortalama sıcaklıkta bir denizdi işte ve böyle denizlere, hatta daha soğuklarına alışkın olduğumdan hevesimi almama yetti de arttı. Trenimiz yedi buçukta kalktı, plajın tatlı rehavetinin gerektirdiği üzere bir buçuk saatlik yolumuz boyunca ikimiz de uyuduk. Dokuz buçuk gibi bizi Moyo’da bekleyen Özgen’le buluştuk, yemeğimizi yedik ve on buçuk gibi Carolina’nın Amore Mio’nun bir kapı sağındaki yeni evine uğradım.

Carolina aralık ayına kadar Floransa’da kalacak ve eylül ayından itibaren Le Cordon Bleu’da aşçılık dersleri alacak. Bugün sormaya cesaret edip hikayesini öğrendiğim, genç yaşından beklenmeyecek üç evliliğinin ardından çalışıp biriktirdiği parayla gelmiş buraya ve bir İtalyan restoranı açmak istiyor. Pazar günü taşındığı yeni evinde Duygu isminde, Ankara Üniversitesi’nden mezun olmuş, Parola’da staj yapan çok tatlı bir kız ve Antonio adında, 22 yaşında genç bir İtalyan aşçıyla yaşayacak. Eve gittiğimde Duygu yoktu zira yemekte bize bir uğramış ve arkadaşlarıyla buluşmak üzere yanımızdan ayrılmıştı, ama Antonio içerdeydi. Çok yorgundum fakat ev öyle sıcacık, Antonio’nun konuşması öyle hoştu ki epey oturdum. Salondaki birbirinden güzel yemek dergilerini inceledim, çoğu İngilizceydi, evde daha önce kalan bir İngiliz kız Antonio için getirtmiş. Dergilerin hepsini yüklenmek, bütün yemekleri tek tek pişirmek istedim! Bir süre sonra Antonio’nun üç arkadaşı daha geldi, hep beraber İtalyanca konuşurken üç haftada öğrenemediğim kadar İtalyanca öğrendiğimi hissettim; Antonio’nun ve diğerlerinin sesleri, heyecanları, dilleri öyle güzeldi ki Carolina’nın yerinde olabilmeyi çok, çok istedim. Keşke dedim içimden, bir yolu olsa da buraya dönebilsem, ben de burada yaşayabilsem! Tüm konuşmalar, görüntüler, koltuk örtüleri, yastıkların yumuşaklığı, ışıkların sarılığı içimi öyle bir sevinçle, öyle bir huzurla dolduruyordu ki hayata bunları yaşamak için geldiğim hissine kapıldım ve mutlu olduğum bu yerde kalabilmek için geri kalan her şeyi elimin tersiyle itebilecek denli plansız bir insan olabilmeyi hayal ettim. Yalnız hayal ettim.





Salı günü parktaki koşumun ardından Santa Croce’deki kiliseye gittik. Bu kiliseye daha önce hiç girmemiş olduğum için fırsatı kaçırmak istemedim. İçerde Michelangelo’nun, Galileo’nun ve bir sürü başka Floransalının görkemli mezarları vardı, kilisenin sağına soluna tadilat yapılmakta olduğundan pek çok güzel yeri iskeleler örtmüştü maalesef. İskeleler olmasa oraya girilmez buradan çıkılmaz diye konulan levhalar, eserlerin önüne gerili bantlar içerde en ufak kutsal hava bırakmamış, kilise çok yüksek tavanlı bir galeri olup çıkmıştı. Kilisenin arkasında büyük bir avlu ve Brunellesschi’nin tasarladığı sade bir şapelin yanı sıra deri atölyeleri bulunuyordu. 1966’da burada fena bir sel olmuş, insanlar kilisedeki ikonları, mezarları duvarlardan söküp bozulmasınlar diye yardımlaşarak dışarı çıkarmışlar ve söktükleri mezarların arkasındaki freskleri anca o zaman keşfetmişler.



Ben ve Haute Couture kilise giysim.


Kilise gezimiz bitince yine Santa Croce’deki bir kafeye oturduk, kahve içip sohbet ettik. Bugün gruba birkaç yeni kız daha katılmıştı ama hiçbirinin adı aklımda değil. Günümüz erken bittiğinden eve dönüp fotoğraflarımı düzenledim, o sırada Carolina bana telefon açıp akşam Antonio’nun pizza pişireceğini haber verdi. Moyo’ya gidip yazılarımı internete koymayı planladığımdan ve pizza sevmediğimden on buçuk gibi Carolina’nın evine vardım. Sarper’le Emine, Duygu, Carolina ve Antonio’nun ortalarında gecenin asıl konuğu pizza duruyordu. Antonio o yüksek sesi ve canlı, içten konuşmasıyla bana darılacağını söylediğinden çok tok olmama rağmen pizzayı denemem icap etti, ilk lokmanın ardından bu ev pizzasının hamurunun beni inanılmaz cezbeden tadı durmama olanak bırakmadı. Gecemizi sohbet edip sürekli gülerek geçirdik, evdeki insanların tamamı kafalarının çalıştığını ve anlaşabildiğimizi hissettiğim kimselerdi, dolayısıyla uzun zamandır olmadığım kadar keyiflendim. Saat bire doğru uykudan gözlerim acıdığı sıralarda yine aynı duygular çöreklendi içime, yine kalma hissi, böyle güzel bir geceyi gitmeme yalnız birkaç gün kala yaşayabilmiş olmanın hezeyanı, Carolina’nın istediğim kadar ve istediğim zaman onun evinde konaklayabileceğimi ısrarla belirtmesinin önümde geçebileceğimden emin olmadığım, çekici kapılar açmasının yarattığı çarpıntı, o hayat, ah, o hayat!




Bugün burada hava çok güzel, eskisi gibi sıcaktı ve bütün günümü parkta koşup bisiklete binerek değerlendirdim. Koşup yürümek üç saatimi aldı, eve dönüp yanıma para alıp tekrar istasyona gitmek bir kırk dakikama mal oldu ve istasyonda bisiklet kiralayan adam nüfus belgem olmadan bisiklet kiralayamayacağımı söyledi. Bunun üzerine istasyondan tekrar eve ve evden tekrar istasyona yürüdüm, bir saat bisiklete bindim ve sonra yine eve yürüdüm. Tüm bu ekstra yürüyüşler sayesinde bugün tam dört saat oradan oraya koşturmuş oldum. Bu arada Chizu’ya Accessorize’dan bir çift küpe aldım, dün taktığım turkuaz renkli kelebekli küpelerimi öyle beğenmişti ve Accesorize’dan bir şeyler almayı öyle seviyordu ki ona hediyemi oradan almaya karar vermiştim. Bir çift rengarenk küpe buldum, paketlettirdim. Gün içerisinde koşarken, yürürken, bisiklete binerken, çevremde pek insan olmadığı sıralar -utandığımdan değil, rahatsızlık vermemek için, zira birileri yolda şarkılar söyleyerek ilerledi mi gerildiğimi hissederim- bağıra çağıra şarkılar söyledim, nasıl iyi geldi anlatamam!




Akşam Lara’nın son gecesiydi, buluşup benim sokağımdaki Francesco Vini’ye gittik fakat bütün gece orada kalmadım, zira restoranlarda yemekler öyle ağır oluyor ki tercih edemiyorum. Onlarla bir saati aşkın bir süre içerde oturdum, sonra Lara’yla uzun uzun kucaklaştık ve şöyle bir saat Moyo’da bir şeyler atıştırdım. Dönerken Francesco Vini’nin önünde bizimkilerle karşılaştım, onlar da hesabı kapatıp dışarı çıkmak üzereydiler. Lara’yla bir daha sarıldık birbirimize, bir ara acaba bütün gece onlarla kalsa mıydım diye geçirdim içimden, ama biliyorum o zaman da neden onlarla kaldım da kendi istediğimi yapmadım diye yüklenirdim kendime. Bazı zamanlar oluyor ki ne yapsam tam memnun olamıyorum, bu aralar bu duygu iyice ağır basıyor. Belki gideceğimden, hem de hafif bir bilinmeze gideceğimden, belli belirsiz bir tatsızlığı bulunan düşünceleri bastırmakta güçlük çekiyorumdur.

Odamın gün içinde değişik şekillerde ışık alması çok ilgimi çekiyor bu sıralar. Bazı sabahlar gökyüzü tamamen açık olsa bile çevredeki binalar yüzünden ışınlar odama bir yerlere çarpmadan ulaşamıyor. Öğleden sonra eve döndüğümde odamı daha aydınlık, başka renklere bürünmüş buluyorum ve bu görüntüyle daha güzel duygulara kapılıyorum.

İtalyanlar koştuğum, yürüdüğüm, bisiklete bindiğim, kısacası dışarda olduğum her an bir şekilde benimle iletişime geçiyorlar. Geçenlerde takım elbiseli, otuzlarında olduğunu düşündüğüm bir adam bisikletiyle yanımdan geçerken bana iyi akşamlar dedi, ben de ona karşılık verip yürümeye devam ettim. Birkaç adım sonra köprünün yanında serseri kılıklı başka bir adam, üç aşağı beş yukarı aynı normal tonda bana iyi akşamlar dedi ve yüzümü buruşturup kafamı çevirdim. Bir takım elbise ve temiz, beyaz bir ten çok şey değiştirebiliyor.

Paten kaydığım gün Ponte Vecchio’daki gitariste bir avro attığımı söylemeyi unutmuşum, Lucca’dan dönmeden önce minik bir pastaneden buraların ünlü bademli kurabiyesi cantucci’den yediğimi yazmayı da.

Bugünün son paragrafı çam ağacı kokularına ait olsun. Çam ağacı kokuları galiba bana babamı hatırlatıyor. Emin olamıyorum çünkü hayatım boyunca pek çok çam ağacı kokusuna pek çok başka şey atfetmiş olabilirim; ama yerlere dökülmüş iğne yapraklara basarak çamlarla sarılmış bir yolda yürürken babamı düşünüyor olmalıyım. Çam havasını hep onun ve annemin yanında, ara sıra pikniğe gittiğimizde aldım; sonra sahibi olduğumuz ilk evin bahçesine diktiğinde Mavi Ladin’le tanıştım. Çiçek ya da ağaç sevdalısı olmamama rağmen bu ağacı öyle beğendim ki ne zaman beni rahatlatacak bir ev, bir bahçe düşünmek istesem gözümün önüne onu getirdim. Masallardan çıkıp bahçemize gelmiş; tüllere, çiylere bürünmüş gibiydi. Onun kokusunu bilmiyorum, zira Mavi Ladin ormanından geçmedim hiç; ama serin çam kokuları arasında rüzgara kapıldım mı boyum kısalıyor, ellerim küçülüyor ve saf, sevgi dolu çocuk oluyorum. Çam kokusu, gidecek bir yerim olduğunu, orada mutlu, huzurlu olacağımı bilmenin, her şeyin yolunda olduğunu duyumsayıp rahatlamanın, güçlenmenin kokusu.





Hiç yorum yok: