10 Ağustos 2010 Salı

Kaçak


Brno'dayım! Geldiğim gün her şeyden memnundum ve rahat bir oh çekmiş, burayı ne çok sevmiştim; oysa ertesi gün her şey tepetaklak oldu!




Trende çok rahat uyudum, sonra sabah kalkıp yüzümü yıkadım, dişlerimi fırçaladım, kahvaltımı yaptım bir güzel. Viyana'da biraz dönüp dolaştım ve biletimi kolayca aldım, trenime bindim. Valizleri yerleştirmek azıcık terletti beni, sonra yolda biraz kitap okuyup biraz da uyudum.




Brno tren istasyonunda sözleştiğimiz üzere Karel beni bekliyordu, tramvaya atlayıp okula geldik. Güvenlik görevlisiyle bitmez tükenmez bir konuşma yaptıktan sonra Karel anahtarımı ve okuldaki neredeyse tamamı kilitli kapıları açmamı sağlayacak giriş kartımı aldı. Kalacağım yere yürüdüğümüz sırada Karel daha önceden bir kısmını öğrenmiş olduğum çeşitli açıklamalar yapıyordu: Fakültenin bir kısmı yeni inşa edilmiş, bir kısmı ise eskiden manastırmış ve restore edilip üniversiteye dahil olmuş. Geçtiğimiz yollarda resmen bir tatil köyü havası vardı, eski manastır binaları öyle sevimli, öyle huzurlu ve her yer öyle bakımlıydı ki! Yeni evim ise tıpkı Arnab'ın Nisan ayında çektiği fotoğraflarda göründüğü gibiydi. Alt katta antre, küçük bir tuvalet, hemen önünde salon ve mutfak, yukarıda banyo ve kocaman yatak odam. Her şey istediğim, beklediğim gibiydi ve harikaydı!


Merdivenlerimde şahane bir aydınlatma var, bir tanesi çalışmıyor ve üşenmeyip bir ampul alabilirim!


Okul gözüme çok yeni görünüyordu, her şey yeni kokuyordu ve hatta evim de yepyeni kokuyordu ama henüz bir şeye benzetecek kadar vakit geçirmemiştim içerde. Karel'le dışarı çıkabilmek için valizlerimi yerleştirmeyi sonraya bıraktım. Önce laba uğradık, Dan içerdeydi ve günlerden pazar olmasına rağmen her zamanki gibi çalışıyordu. Çinli Yanmin'le tanıştım, elimi kırılacakmış gibi tuttu. Arnab ve Nagendra'nın yemek alışverişinde olduklarını ve bir-iki saate döneceklerini öğrendim. Hafiften karnımız acıktığından Karel'le labdan çıkıp okulun üç beş adım ilerisindeki "The Tree Monkeys" adlı restorana gittik. Garson kadın İngilizce bilmediği için sipariş işini Karel üstlendi. Önce bir salata almayı düşündüm, tam o sırada önümdeki masada oturan yeşil tişörtlü adama koca bir tavuk but, yanında salata ve pilav getirdiler, canım çekti ondan istedim. Biraz sonra önüme koca bir kase gulaş çorbası geldi. Karel istediğim tabağın günlük menünün bir parçası olduğunu, çorbayla başlayıp ana yemekle devam edeceğimi söyledi. Arkamdaki tahtada belirtildiğine göre bu menünün fiyatı benim seçtiğim salatadan çok daha ucuzdu üstelik. Çorbanın tadı çok güzel olmasına karşın hepsini birden yiyemeyeceğimden Karel'e bıraktım. Bir süre sonra benim tavuk pilavım ve onun kremada yüzen tavuklu mantarlı makarnası geldi. Bir yandan sohbet edip bir yandan yemeğimizi yedik; Karel utangaç biri değil ama bir yandan da utangaç sanki. Uzun uzun konuşuyor, gülüyor; ama hani nasıl desem, sanki hareketleri biraz tutuk, yani sanki önceden programlanmış, el yapımı gibi hissettiriyor bana. Onunla zaman geçirmek hiç sıkıcı değildi ama, üzerine yorum yapacak bir dolu konumuz vardı. Menüden yemek seçmeye çalıştığımız sırada bir peynir tabağını açıklamaya çalıştı, ben de "İstersen ortaya alıp paylaşabiliriz!" dedim, bana "Hayır, hayır! Çek Cumhuriyeti'nde biz böyle yapmayız!" diye cevap verdi. Yemeklerimizi sipariş edip koca bir çanağa koyalım, karıştıralım ve ortadan bana bana yiyelim dediğimi sanmış meğer.




Yemeklerimizi yiyip tıka basa doyduk. Porsiyonlar öyle büyük, öyle büyüktü ki böylesini ilk kez görüyordum. Karel kremayı sindirmeyle boğuşadursun önümüze kocaman bir tatlı geldi; puding üzerine meyveler, krem şanti, çikolata. Bu nereden çıktı diye soracaktım ki Karel menüye dahil olduğunu söyledi. İki Kofola -buranın kolaya benzer ama sanki vişneli kola gibi, enteresan bir tadı olan içeceği-, iki diyet kola, bir bira, set menü ve makarnaya 350 çek kronu ödedik; daha doğrusu ben ısmarladım, zira 1 avro yaklaşık 25 kron ediyor! Resmen dünyaları yedik ve yalnızca, yalnızca 14 avro ödedim! Çek Cumhuriyeti gitgide güzelleşmeye başlıyordu!


Dan, Yanmin, Karel, Arnab'ı kapatan Nagendra.


Hava güzeldi, bunun üzerine biraz yürüyüp okula dönmeye ve oradakileri de alıp şehrin merkezinde gezinmeye karar verdik. Arnab ve Nagendra da gelmişlerdi, onları görür görmez mutlu ve tamamlanmış hissettim kendimi. Sanki aradan bir yıl geçmemiş gibi hep beraber konuşmaya, gülüşmeye başladık. Tramvaya atladıktan birkaç dakika sonra Brno'nun merkezine geldik. Burada da her şey yepyeniydi adeta, birkaç sene önce yapılmış gibi görünen, ama tarihi dokuyla uyum içinde inşa edilmiş bir dolu bina. Şehrin ana meydanı çiçeklerle donatılmış, kenarda bir kafenin önüne küçük, yapay bir plaj iliştirilmişti. Yerler raylarla, gökyüzü kablolarla döşenmişti; tramvaylar şehir ulaşımının büyük bir kısmını üstleniyordu. Koca binaların hepsinde ayrı bir görkem, ayrı bir güzellik ve huzur vardı; sanki etrafımda fırıl fırıl dönüyorlardı ve ben gitgide mest oluyordum! İtalya'nın daracık sokaklarından ve o sokakların genişliğine inat her tarafın insan kaynamasından sonra Brno'nun hangar gibi alanları, sessizliği, sakinliği öyle garibime gitmişti ki. Normalde burası çok kalabalık olurmuş, ama kalabalığın ana kaynağı öğrencilermiş. Brno'da inanılmaz bir öğrenci nüfusu varmış ve şimdi tatil olduğu için şehir epeyce ıssızlaşmış.




Karel bizi gezdirmekle kalmıyor aynı zamanda gördüğümüz yerlerle ilgili bilgiler veriyor ve ufak ama enteresan ayrıntılardan söz ediyordu. Kilise pencerelerinden birinde poposunu gösteren adam gibi, sanırım bu hareketi Vatikan yönünde yapıyormuş, ya da başka bir kiliseye doğru; zira bu kilisenin inşası sırasında birtakım anlaşmazlıklar yaşanmış. Biraz ilerde başka bir kilisenin altında kocaman bir tekerlek ve "Dragon" dedikleri bir timsah. Tahta tekerlek bir iddia üzerine yapılmış, birileri bir adama bir günde bir tahta tekerlek yapıp bilmem nereden Brno'ya yuvarlaya yuvarlaya getiremezsin demiş, bunun üzerine adam tekerleği yapmış ve söylenen şekilde Brno'ya itelemiş. Yıllar önce bir köyde hayvanlar geceleri birer ikişer kayboluyorlarmış ve insanlar bunu dragonun yaptığını söylemeye başlamışlar; onu yalnız karanlıkta seçebiliyor ama neye benzediğini tam çözemiyorlarmış. Timsah olduğu sonradan anlaşılana kadar ona dragon demişler ve adı öyle kalmış.




Yürümeye devam ettik, başka bir meydanda büyük bir havuzun yanında oyalanıp sanıyorum bir de sanat galerisinin yanından geçtik, ardından yüksek bir kiliseye girip çıktık ve Brno'nun binalarını görebileceğimiz bir tepeye tırmandık. Brno buranın ikinci büyük şehriymiş, sanırım en büyüğü Prag. Manzarayı seyredip şehir hakkında bol bol konuştuktan sonra biraz ilerdeki bir restorana geçtik. İngilizce menüye biraz göz gezdirmemizin ardından menüde bir dolu yanlış olduğunu keşfettik ve Dan garsona menüyü düzeltmemizde bir sakınca olup olmadığını sordu. Onay gelir gelmez eline bir kalem aldı ve bir buçuk saat boyunca inanılmaz eğlenerek neredeyse her kelimesi hatalı olan menüyü düzelttik. Esprilerimizin ardı arkası kesilmiyordu; Brno'da bulunma nedenimiz "konuşma işleme" üzerine bir projeyi tamamlamaktı ve mühendislik öyle kanımıza işlemişti ki restoran menülerindeki yazım yanlışlarını bile görmezden gelemiyorduk. Bir yandan Çek menüyle karşılaştırmalar yapıyor, neyin ne olduğunu keşfetmeye çalışıyorduk. Çek menüsünde "biber" için İngilizce menüde "şeftali" mi dersiniz, "corn" yerine "porn" mu istersiniz, "Gordon's" cin için "Lordon's" mu alırsınız, yok yoktu. Yemekler de öyle geç geldi ki beklerken oyalanacağımız böylesi bir eğlence bulduğumuz için epey şanslıydık. Biz sürekli konuşup gülerek kelimelerin yaptığı çağrışımlarla konudan konuya atlayaduralım, Yanmin'in ağzından tek bir kelime çıkmadığı gibi yüzünde de en ufak bir oynama olmadı. Yanmin hakkında ilginç bir şey daha var: Chizu'nun anlattığı ağız şapırdatma geleneğini her öğün birebir tecrübe ediyorum ve hakikaten çok, çok değişik bir deneyim oluyor bu!


Karel, Arnab, Nagendra, Dan, Yanmin.


Rokfor soslu kuşkonmazlı tavuk dolmalarım yanında körili pilavla servis edildi ve tabağım öğlenkinden bile daha büyüktü, herkesin yemeği devasa boyutlardaydı. Çek Cumhuriyeti'nde bütün porsiyonların böyle kocaman olduklarını öğrendim. Arnab'ın aldığı vişne ve krem şanti soslu et adından beklenmeyecek derecede lezizdi. Benim yediklerim de harikaydı, parmesanı biraz özlemiş olsam da yine tıka basa doydum. Moyo'nun açık büfelerini ise hiçbir koşulda aklıma getirmemeye çalışıyorum, zira gözlerim dolabilir ve yediğim hiçbir şeyden tat alamam.

Yemekten sonra birkaç adım ilerimizdeki bir kafede dondurma yedik. İçerde pek çok İtalyanca yazı vardı, bugün kilisede koca bir İtalyan turist kafilesiyle karşılaştık ve yemekte arka masamızda İtalyanlar oturuyordu; Arnab'ın dediği gibi, ben İtalya'dan ayrılmıştım ama İtalya beni bırakmamıştı! Geldiğimden beri üç dil dönüyordu aklımda, özellikle İngilizce ve İtalyanca arasında ciddi gelgitler yaşıyordum ve bazen bir sözcüğün İngilizcesi yerine İtalyancasını söyleme isteğimi güçlükle bastırıyordum, garip.

Ertesi sabah geç uyandım, sabah koşuya çıkmak istiyordum ama vücudumun da dinlenmeye ihtiyacı varmış demek. Odamda her şey harikaydı da bir çarşaflarım kötü kokuyordu. Güya temizlerdi, yıkanmışlardı; oysa kokuları hiç de öyle söylemiyordu. Çamaşır makinem yok, burada çamaşırlarımı yıkatabileceğim bir yer de yok. Trende masanın üzerinde iki torba içerisinde iki küçük yüz havlusu vardı, ben de ne olur ne olmaz diye, içime doğmuş gibi ikisini birden valizime attım. Burada bana havlu vereceklerini sanıyordum, onu da vermediler. Neyse trendeki havlularım imdadıma yetişti de duşumu alıp okula gidebildim. "Çalışma saatlerimiz" oldukça esnek, Dan istediğin saatte gel, istediğin saatte git diyor geçen seneki gibi. Hemen herkes on birden, hatta öğle yemeğinden sonra geliyor zaten, ben de on bire doğru okuldaydım.

Öğle yemeklerini okulun biraz ilerisindeki bir kafede yediklerini öğrendim, her gün farklı bir çorba ve iki ayrı ana yemek seçeneğinden oluşan bir menüleri var. Söylememe gerek var mı bilmem, yine hepsi sudan ucuz. Üç avroya dünyanın yemeğini getiriyorlar. Burada her taraf kumarhane kaynıyor, üç beş apartman arayla her yerde rulet resimleri var ve restoranların çoğunda içerde de sigara içilebiliyor.

Yemekten sonra İtalyan Elçiliği'ni aradım ve kondüktörün bana tren yolculuklarında kontrol yapılmadığını söyleyerek iade etmiş olduğu pasaportumu elçilikten aldığım bilgi doğrultusunda damgalatmak üzere, önceki gün tepeden baktığımızda istasyonun hemen yanında olduğunu gördüğüm Yabancı Polisi'ne gittim. Labda bizden bağımsız olarak orta bölmede çalışan bir kız var; siyah ojeli, piercingli ve öyle pek konuşkan ya da arkadaş canlısı biri olmadığını söylediler. Önceki akşam yemek yerken masadakilere bu gidişle ertesi gün diyete başlamam gerekeceğini söyledim ve ardından ara sıra bu tür serzenişlerime şahit olmak durumunda kalacaklarını, zira aramızda hiç kız olmadığını ekledim de oradan bu kızın sözü geçti. Polise gideceğim sırada kızın yanında konuşuyorduk, bir anda kafasını kaldırıp sabahın yedisinde gitmemin daha uygun olacağını, çünkü pek çok Rus'un çalışma ve oturma izni için erken saatlerde uzun kuyruklar oluşturduklarını söyledi. Şansımı denemek zorundaydım ve şimdilik yürüme arzumu ikinci plana atıp tramvaya binmem gerekiyordu.

Binayı hiç uğraşmadan buldum, sıra numaramı aldım ve on dakika sonra memurun yanına geçtim, ne kuyruk vardı ne bir şey. Mutlu mutlu pasaportumu damgalatacağım ve bu iş bitecek sanıyordum, oysa memur bana vizemde yazan otuz günlük limitin tüm Schengen ülkeleri için geçerli olduğunu ve otuz günü o gün tüketmiş olduğumdan gece yarısından sonra Schengen ülkeleri sınırları içinde bulunursam suçlu duruma düşeceğimi söyledi! Bir anda ne yapacağımı şaşırdım, adamın anlattığına göre bu durumu düzeltmenin hiçbir yolu yoktu. Vizeyi İtalyan Elçiliği'nden almış olduğum için Çek Cumhuriyeti'nde uzatma yapamıyordum, Çek Cumhuriyeti sınırlarında bulunduğumdan yeni bir vize için başvuramıyordum. Bu şekilde burada kalmaya devam edersem ülkeyi terk edeceğim gün beni Schengen ülkelerinin tamamından sınır dışı edecekler, belki tutuklayacaklardı. Memur tüm bunları açıklarken öyle güler yüzlü, öyle sıcak davranıyordu ki yalnız onun bu tavrı sayesinde ağlamıyor, sakinliğimi beni şaşırtan bir şekilde koruyordum. Şimdilik yapabileceği tek şeyin birkaç gün daha Çek Cumhuriyeti'nde kalmama olanak tanıyacak bir belge hazırlamak olduğunu söyledi ve bana iki form uzattı, doldurmam için Çek dilini konuşan bir arkadaşımı çağırmamın iyi olacağını söyledi, zira bana yardım edebilecek kadar İngilizce bilmiyordu, hatta İngilizce dağarcığı epey zayıftı. Daha sonra okuldan birtakım belgeler ibraz etmem, seyahat sigortamı götürmem ve bana vereceği birkaç günlük iznin dolacağı tarihten önce ülkeden çıkacağımı kanıtlayan uçak biletleri almam gerekiyordu.


Polis maceram sırasında araya başka şeyler girsin de keyiflenelim azıcık. Geldiğim gün, merkeze inmeden önce tabii ki kartımı evde unuttum ve bizimkilerle buluşmak için fakülteden dışarı çıkamadım, zira tüm kapılar kilitli! Bunun üzerine zayıflığıma güvenip otopark demirlerinin arasından geçtim, Nagendra bu sahneyi yaşamak istediğini söylediği için kartımı almaya döndüğümüzde fotoğraf makinemi boynuna asıp benimle beraber geldi ve Karel'le ikisi demirlerin arasından hırsız gibi geçişimi seyredip epey eğlendiler. Nerede yasa dışı, orada ben.


Karel'i aradım, on beş dakika sonra yanımda olacağını söyledi. O on beş dakika geçmek bilmedi. Başım ellerimin arasında merkezin önündeki merdivenlere oturdum, bir yandan sakin olmaya çalışıyor diğer yandan beni yanlış bilgilendiren tüm insanları; turizm acentesinde bir türlü bana ulaşıp anlatmak istediklerini anlatamamış olan kızı, Çek Elçiliği'nde İtalya'da bir ay kaldıktan sonra vizemle Çek Cumhuriyeti'nde kalabileceğimi tekrar tekrar onaylayan memuru düşünüyordum.

Karel bisikletiyle geldi sonunda, beraber bana verilen formları yarım yamalak doldurduk ve tekrar sıra numarası alıp polisin yanına gittik. Memurla Karel'in konuşmaları bitmek bilmedi; adam konuşuyor da konuşuyordu ve ben hiçbir şey anlamadan bir ona bir Karel'e bakıp duruyordum. Arada bir gülümsüyor, hatta gülüyordu; ama cümlelerin arasına "Ale..." diye bir şey sıkıştırıyordu ve bunu söylerken tavrı biraz ümitsizleşiyordu - sonradan "ale"nın "ama" olduğunu öğrendim. Karel önündeki kağıda habire notlar alıyordu, memur sık sık "ambasada" diyordu ve neden devamlı elçilikten söz ettiğini anlamıyor, fakat diğerlerinin arasından yalnız bu kelimeyi seçebiliyordum. Uzunca bir sürenin ardından Karel bana bakıp "Çözülebilir bir durum." dedi, memur pasaportumu istedi ve pasaportuma Çek Cumhuriyeti'nde yedi gün sorunsuzca ve yasal olarak kalmama yarayacak, vizeye benzer bir belge iliştireceğini söyledi. İlerde Schengen vizesi alırken sorun yaratmayacak olan bu belge, Çek Elçiliği'nden vize almak istediğim takdirde beni biraz zorlayabilirdi, yani neden bu belgeyi almak durumunda kaldığımla ilgili soru yağmurlarına tutulmam olasıydı ama seçeneklerim arasında en makulü sorgulamaları sineye çekmek ve bu belgeyi almaktı, daha doğrusu tek seçeneğim buydu. Salı günü merkez kapalı olacaktı, çarşamba günü neden bu duruma düştüğümü açıklayan bir dilekçe, seyahat sigortası, uçak biletleri ve okuldan tercihen nüfuzlu bir kimseyle beraber merkeze dönmem gerekecekti. Aynı memur orada olmayacaktı, zira tatile çıkıyordu ama bir arkadaşına durumumu bildirecekti. Bundan sonra geleceğimi üstleri belirleyecek, Çek Cumhuriyeti'nde kalış süremi otuz güne uzatıp uzatmama kararını onlar vereceklerdi. Memura, güler yüzlülüğüne ve samimiyetine el kol hareketlerim ve yüz ifademden yardım alarak binlerce teşekkür edip dışarı çıktım, Karel adamın elinden geleni yapmaya çalıştığını ve uzun uzun konuşmasının tek nedeninin içinde pek çok boşluk bulunan ve bazen insana son derece mantıksız gelen bürokrasiyi kafalarımızda hiçbir soru işareti kalmayacak şekilde açıklayabilmek olduğunu söyledi. Annemle babamı aradım, gerekli belgeleri ertesi gün bana ulaştırmalarını istedim. Aksi gibi onlar da tatildeler şu sıra.


Daniel'ın nevi şahsına münhasır bir kimse olduğunu geçen yıl bol bol belirtmiştim. İlk akşamımızda, havuzun yanındaki zincirde yürüme denemelerinin ardından, yemeğe gitmeden hemen önce bir sıçrayışta yukardaki ağacın dalına tutundu, sallandı, süründü, sonra daha yukarılara tırmanıp ağaçta yetişen ne idüğü belirsiz şeylerden topladı, soydu ve ne oldukları üzerine tartışmalara öncülük etti.


Merkezden en son Karel'le ikimiz çıktık, zira saat tam beş olmuş, ana kapılar kapanmıştı. On beş yirmi dakika geciksem kim bilir halim nice olurdu! Hele telefonlarıma bir türlü çıkmayan İtalyan elçiliğinin acil durum numarasını tuşlamasam, burada polise gitmek yerine elçilikle konuşmamın daha uygun olduğunu söyleyen arkadaşlarıma kulak verip vizemin süresi dolduktan sonra polise bugün gitsem, bugün kapalı diye yarın vizenin üzerinden iki gün geçmiş halde tekrar dönsem muhtemelen sınır dışı edilecek, Schengen vizesini ömrümce bir daha anca rüyalarımda görebilecek ve hatta belki tutuklanacaktım bile! Memurun ilk konuşmamızda bana gülerek "Evet, bu gece yarısından sonra kaçak bir suçlu olacaksın!" deyişi ne kadar esprili bir tonda duyulursa duyulsun öyle boşuna sarf edilmiş değildi!

Üzerimde anlatamayacağım, tuhaf bir his ve ağır bir yükle yürümeye koyuldum. Karel beni bisikletinde taşıyabileceğini söyledi, bunun üzerine trafik ışıklarının bizi sıkıntıya sokmayacağı bir yere kadar yürüdük ve ardından bisikletin demirine oturdum, okula öyle gittik. Sonraki gün ülkesine dönecek Kanadalı bir arkadaşı varmış, onun bisikletini benim için isteyebileceğini söyledi. Yolda yine bol bol konuştuk da keyfim yerine geldi; öte yandan önceki gün heyecanla incelediğim ve tanımak için can attığım her şeyden utanır gibiydim şimdi. Hepsine kaçamak bakışlar atıyordum; sanki onlara bakmak, dokunmak hakkım değilmiş, bu ülkede fazladan oksijen tüketiyormuşum ve her an birileri varlığımı fark edip tüm bakışların bana çevrilmesine neden olacakmış gibi.

Laba döndük, herkese tek tek durumumu açıkladım. Bu sırada yeni gelen Çek Honza, Alman (ama burada okumuş ve Çekçe konuşan) Marco, Alman Georg ve Fransız Gilles ile tanıştım. Gilles'in odasında çamaşır makinesi var ve hepimiz onu kullanacağız - tabi burada kalabilirsem. İki gündür bütün cümlelerin sonuna bu eklemeyi yapıyorum; eve temizlik malzemesi almalıyım - ama burada kalabilirsem, kendime havlu almalıyım - tabi burada kalabilirsem...

Her işte bir hayır vardır sözünü çok sever ve başıma gelen pek çok şeyden sonra kendime hatırlatırım. Şuraya gelmişim, görmesem olmaz diye bir hafta sonuma Viyana'yı sıkıştırmak, bir başkasında Prag'a gitmek ve hatta zamanım olursa herkesin buradan ulaşmanın çok kolay olduğunu ve kesinlikle gitmem gerektiğini söylediği Bratislava'ya geçmek düşüncesindeydim; öte yandan sakin sakin oturup kendime Brno'da bildik, tanıdık sokaklar, kafeler yaratmaya ve günlük yaşantıya karışmaya da öyle hevesliydim ki ikisini birden yapmaya vaktim olmayacak, seçim yapmam gerekecekti. Şimdi seçim benden bağımsız olarak yapılmış oldu; Çek Cumhuriyeti'nden çıkamayacak ve gidiyorsam yalnız Prag'a gidebileceğim - tabi burada kalabilirsem.




Yemek için bir Japon restoranını seçtik. Öğlen ve akşam yemeklerimizi Dan'in acıkma saatine göre belirliyoruz; öğlen on ikide, akşamları altıda çıkıyoruz. Altı benim için çok erken olsa da menüyü algılayıp Çek dilini bilenlere çevirtmemiz ve siparişlerimizi vermemiz bir saati buluyor ve yemeklerimizi benim için normal olan bir saatte, yedi buçuk sularında yiyoruz. Böyle korkunç bir günün ardından suşi yiyeceğime çok sevindim, her ne kadar suşiler hiçbir şeye benzemiyorduysa ve dişimin kovuğunu bile doldurmadıysa da şikayet etmedim. Eve dönmeden önce açık bir süpermarketten peynir, balık, sebze, meyve aldım ve yolda Karel beni arayıp Kanadalı arkadaşını uğurlamadan önce yemek yiyeceklerini haber verdi, poşetleri bırakıp onların yanına gittim. Burada pek meşhur olan domuz pirzolasından ısmarlamışlardı, yarısı yağ yarısı et. Adam gibi et bulabilmek için koca kemiğin sağını solunu epey didikledikten sonra iyice doyduğumu hissettim. Karel'in masamızdaki arkadaşları çoğunlukla Çekçe konuştular ve pek bir şey anlamadım, ara sıra çok güldükleri konuları açıklamaya giriştiklerinde hepsinin hafiften bel altı ögeler içeren anılar ve konular olduğunu öğrenip bu işe pek şaşırdım. Kanada'ya dönecek olan çocuğun ailesi Çek'miş ama Kanada'da yaşıyorlarmış ve buraya gelmesinin nedeni bira içmek, eğlenmek ve güzel kızlarla takılmakmış! Burada herkes inanılmaz şekilde bira içiyor ve bira burada -deyim olarak değil, gerçekten- sudan ucuz!

Hava geceleri epeyce soğuyor. Daha garip olan, güneş ışınları bulutlar tarafından kesilir kesilmez hava insanı üşütüyor ve birkaç dakika sonra bulutlar bir kenara çekilince her taraf yine sıcacık oluveriyor. Neyse ki geceleri üşümüyorum, içine yer yer yün tıkıştırılmış yorgan(ıms)ım yeterli geliyor. Cumartesi günü çok yağmur yağmış, geçen hafta da öyle. Bu hafta da cumadan itibaren dört gün yağmurlu görünüyor, bakalım.

Bu sabah zar sor uyanıp koşuya çıktım. Merkeze giden uzun ve dümdüz cadde boyunca koştum, on beş dakika sonra Cascine'nin yanında anca fındık kadar kalacak bir parkta on beş dakika bir aşağı bir yukarı zaman geçirdim ve merkeze devam ettim. Alışveriş merkezlerini, tanıdığım mağazaları gördüm ve aynı yoldan koşarak evime döndüm. Birkaç dakika sonra telefon çaldı, burada bizimle ilgilenen tatlı sekreter Renata arıyordu. Gilles, Georg ve Renata ile başka bir adamın sürdüğü bir arabaya binip konaklama ücretlerimizi ödemek üzere bir otele gittik. Altı eylüle kadar konaklama paramı ödedim - tabii burada kalabilirsem. Bir şekilde daha erken dönecek olursam kalmadığım günlerin parasını geri alabilecekmişim, dolayısıyla dönüş tarihim olarak Dan'in döneceği tarihi bildirmeyi uygun gördüm.

Para ödediğimiz sırada üzerimde hala koşu kıyafetlerim vardı ve duşumu almamıştım, bu nedenle eve dönüp alelacele giyindim, yıkandım ve öğle yemeğimizi yedik, ardından okula döndüm. Annemler acente aracılığıyla uçak rezervasyonumu belgeleyen bir mail yollamışlardı fakat gayet Word'de hazırlanabilecek denli basit bir şeydi bu. Karel'le tekrar konuştum ve memurun zaten rezervasyon değil bilet istediğini öğrendim, bunun üzerine saatlerce Türk Hava Yolları'nın bir türlü açılmayan sitesine girip bilet almakla uğraştım. Seyahat sigortası belgelerim geldi, ardından oturup durumumu açıklayan bir dilekçe yazdım ve Karel'e çevirmesi için rica ettim. Arada Marco'nun ikram ettiği İsviçre çikolatasından yedik, ağzımız tatlandı. Öğlenleri yemekten sonra yukarıda bir odada Arnab hepimize espresso yapıyor. İki gündür o kadar çeşitli şeylerden bahsediyoruz ki burada sürekli konuşuyor olmak çok hoşuma gidiyor.


Üst sıra labımız, alt sıra ise okulun kafesi ve evet, burada isteyebileceğiniz her türlü içki mevcut!


Öğleden sonra zamanın nasıl geçtiğini pek anlayamadım, uçtu gitti işte. Akşam yemeğimizi okulun yakınında bir restoranda yedik, bu sefer yanımızda Çekçe bilen bir Allah'ın kulu olmadığından siparişlerimizi verene kadar akla karayı seçtik. Nisan ayında burada olduğu için Arnab iyi kötü bir şeyler açıklayabiliyor neyse ki. Arnab, Yanmin, Dan ve Nagendra burada bir ev kiraladılar gelmeden önce. Ev onlara öyle güzel anlatıldı ki hepsi duraksamadan orada kalmayı kabul ettiler, hele vejetaryen olduğu için dışarıda yemek yemekte kimi zaman zorlanan Nagendra için mutfağı olan bir evde kalabilecek olması harikaydı. Buraya geldiklerinde evin çok kötü durumda olduğunu görmüşler; her yer derme çatma, klozet bile kırık dökükmüş, ortalarda inşaat malzemeleri, borular geziyormuş. Ev pislik içindeymiş ve örneğin odalar halı kaplamaymış ama süpürge falan bulunmadığından hiçbir şekilde temizleyemiyorlarmış. Evde yalnız dördü kalacaklarını sanmalarına karşın üst katta dört kişi daha kalıyormuş ve mutfak da onların katındaymış, üstelik mutfakta yalnız dört tabak ve az bir eşya daha varmış, dolayısıyla mutfağı da istedikleri gibi kullanamıyorlarmış. Birçok şeyi inanılmaz bir hassasiyetle, birçok başka şeyi de aynı ölçüde bir umursamazlıkla karşılayan Dan için evin durumu sorun edilecek bir şey değildi, orada yaşamaya devam edebileceğini söylüyordu. Yanmin de evin gayet "konforlu" olduğunu ve rahat ettiğini belirtti, diğerleri Yanmin'in bu standartları çok garipsememiş olsa bile kültüründen dolayı şikayette bulunmak istememiş olabileceğini savundular. Nagendra evin yaşanabilecek bir yer olmadığını düşünüyor ama fazla da sesini çıkarmamaya çalışıyor gibiydi; fakat Arnab bir dakika bile orada kalmamak için elinden gelen her şeyi yapabileceğini yineliyordu sürekli. Evin konusu açılır açılmaz yüzünü ekşi bir ifade kaplıyor ve canı fena sıkılıyordu. Kısa bir süre içerisinde sanıyorum Nagendra ve Arnab da Gilles ve Georg'un dairelerine yerleşecekler.

Çekler kremayı çok, çok seviyor olmalılar - bira kadar olmasa da. Tavuklu yemeklerde, makarnalarda illa krema sosu oluyor; tavuk dediğime bakmayın, kremanın içinde abartısız iki üç lokma tavuk yüzüyor. Dün yapamamışlardı ama bu öğlen sosu ayrı getirdiler, kadının bana "Yani sos istemiyor musun? Iyy, öyle bir şeye benzemez ki!" derken takındığı yüz ifadesini görmeliydiniz.

Yemekten sonra Nagendra ile süpermarkete gittik, gün içerisinde tüketebilmek üzere biraz meyveli yoğurtla karamelli ve vanilyalı iki paket çay aldım - tabi burada kalabilirsem. Nagendra geçen seneye göre çok daha iyi, mutlu, heyecanlı olduğumu fark etmiş görünüyor ve buna ilişkin sorduğu ufak tefek sorulara verdiğim cevapların ardından gülümseyerek kafasını sallıyor. Onunla karşılaşır karşılaşmaz ilk söylediğim şey ona kötü bir haberim olduğuydu, zira geçen yıl sigarayı bırakmam gerektiğini öyle babacan bir tavırla söylemişti ki bu temennisini gerçekleştirememiş olmak içime işlemişti!

İki katlı malikanemin kendine has ve benim için çok, çok tanıdık bir kokusu var. Sekiz sene önce Ankara'da şimdi oturduğumuz evimize taşındığımızda orası işte aynen böyle kokuyordu! Ahşap kokusu diyeceğim sanırım, zira üniversite fakültesinin konaklama biriminde yerlerin hakiki parke olması biraz alışılmadık görünse de gerçekten öyle galiba. Merdivenleri her tırmanışımda bu kokuyu içime çekiyorum ve tam bilmediğim ama olabildiğince bana ve yeni evimize taşınmanın huzuruna ait şeyler hissediyorum. Hele yatarken, çarşafların tuhaf kokusuna aldırmadan ahşabı duyumsamaya devam ediyor, Ankara'da, taşınmanın ve hayatımda açılan yeni sayfaların heyecanı içinde kitabımı okuyup uykuya öyle dalıyorum.

Aynı "yeni" koku okulun koridorlarında gezinirken, labda bir yerden bir yere giderken, çekmeceleri açarken burnuma çalınıyor. Gün içinde kim bilir kaç kez bu şekilde zamanda ve uzamda yolculuk ediyorum; Brno'da olmanın en güzel yanı bu tarifsiz "yeni" kokusu.

Bu kokuyu olabildiğince içime çekmek istiyorum - tabi burada kalabilirsem!

Hiç yorum yok: