3 Ağustos 2010 Salı

Le Aspettative

31 Temmuz 2010 Cumartesi - 22:29


Korkunç yağmurlar şimdilik dindi. Salı günü tekrar yağmur gelecek diyor meteoroloji, onlar Salı diyorsa kim bilir hangi gün buraları sel basacak. Henrichetta ve Ashley yarın Cinque Terre’ye gidecekler turla. Bildiğim, daha doğrusu duyduğum kadarıyla burası birkaç kasaba içeren bir bölge. Mila’nın anlattığına göre Cinque Terre turu üç saatlik yolculuğun ardından başlıyormuş. Grup ikiye ayrılıyormuş; isteyenler üç saat civarında bir yürüyüş yapıp kasabaları geziyor, diğerleri bütün günü herkesin öve öve göklere çıkardığı bir plajda değerlendiriyormuş. Daha önce de bir kere bahsi geçmişti bu Cinque Terre’nin, o zaman da gitmek istememiştim, zira o tura katıldığıma günün pek çok anı pişman olacağım düşüncesini zihnimden uzaklaştıramıyorum. Öte yandan Ashley ve Henrichetta’nın gideceklerini duyduğumda içimdeki plaja gitme arzusu öyle yoğunlaştı ki ben bile kendime şaşırdım. Öyle deniz, kum, güneş sevdalısı olduğumu pek bilmezdim oysa! Bir kerecik denize gireyim, şöyle bütün gün kumsala serilip uzanayım, kitabımı okuyayım istedim. Mila’yla konuştum, tahmin ettiğim gibi turda bir sürü insanın aynı anda hareket etmesinin güçlüğünden ve bunun insanın sinirlerini epeyce bozduğundan, çok zaman kaybedildiğinden söz etti. Hemen ardından Carolina’ya hafta içi bir gün plaja gidelim mi diye sordum, olur dedi. Mila’nın daha önce Darius ile yaptığı gibi Pisa’ya gidip kuleyle fotoğraflar çektikten sonra trenle plaja devam edebiliriz. Lara da bize katılabileceğini söyledi, dolayısıyla o gitmeden, yani perşembeden önce bir gün deniz sefasını gerçekleştirmeliyiz; oysa Salı günü yağmur yağacak demek, pazartesi ve çarşambaya da pek bel bağlamayın demek. Sıcaklık pazartesiye kadar artıyor gibi göründüğüne göre en iyisi pazartesi gitmek, ama yarın bunun için organize olabilir miyiz bilemiyorum.

Annem, babam ve Tonton bugün Çandarlı’ya gittiler. Onların yanında, orada olabilmeyi öyle çok isterdim ki! Zaten bu aralar hala kendimi biraz tuhaf hissediyorum, sanırım bunun nedeni hafiften kendini hissettiren aidiyet yoksunluğu. Kendimi çok sorgulamaya başladım, biraz rahatsız bir durum bu. Günde kaç sigara içtiğimi, kaç sakız çiğnediğimi, neye ne kadar harcadığımı çok sıkı hesaplamaya ve her şeyi kafamın kenarına köşesine sokuşturmaya dönmüş gibiyim, oysa bunu yapmadığım zaman ne kadar rahat olduğumu gördüm ve şimdi, bunu biliyorken tekrar her şeyi didiklemeye dönüyor gibi olmak belki de iki kat yoruyor beni. Böyle ufak sorunlardan bahsetmek istemiyorum oysa. Yine de karnım ağrıyor örneğin, çünkü bütün gün bir bardak süt ve bir minik salatayla idare edip kilometrelerce yol yürüdüm, ardından aç kurtlar gibi önüme gelene saldırdım. Çatalla bıçağı da yuttum. Fazla üstüme gelmek de istemiyorum, şurada bir haftam kalmış, sanki her gün bunları yiyeceğim de!





Cuma günü derslerden sonra parka gittim ve bu sefer bir de koştum. Bu sefer parktaki her şey pek hoşuma gitti, bir ara yürürken önüme şöyle bir baktım da nerede bir fotoğrafını görsem burnumu dayayıp uzun uzun seyre daldığım, göklere değen ağaçlarla çevrili iki yakası ufka doğru birleşip noktalaşan, yapraklarla süslenmiş bir yoldayım. Parkın içinde neredeyse her yer gölge olduğu ve bu aralar sıcaklar bittiği için benimle beraber koşan, yürüyen, bisiklete binen bir sürü insan vardı. İki buçuk saat sonra alelacele giyinip okula koştum, Museo di Bardini’ye gidecektik ama Simone’nin beşe kadar okulda kalması gerekti. Müzeye vardığımızda ziyaret saati bitmişti. Müzenin bahçesine gidelim dedik, fakat o bahçe için alacağımız biletle Boboli Bahçeleri’ni ve Palazzo Pitti’de aynı biletle girilebilecek müzeleri görmeye iznimiz olacak, zamanımız yetmeyecekti. Bunun üzerine avare avare gezindik, saat altı buçuk gibi Amore Mio’ya vardık ve bir saat kahve içip sohbet ettikten sonra, Mila’ya son gecesinde hep beraber eşlik etmek üzere, ismini yine unuttuğum o rüya gibi restorana geçtik.




Ne kadar heyecanlanmayacağım demiş olsam da çok heyecanlandım! Lara’nın ilk gidişimizde aldığı deniz mahsullü gnocchi’den istedim, ortaya bir de ballı peynir tabağı aldık. Muzlu bir reçel ve bal var tabağın üzerinde, bir yerlerde de hardal var ama balın içinde değil, hangisinde bilemiyorum. Tabi ben müthiş heyecanlanmış olduğumdan hiçbir şeyin tadı eskisi gibi değildi. Birileri benimle dalga geçiyor olmalı! Belki de bana nazar değdi, bilmiyorum! Parmesandan değişik bir tat geliyordu, peynir tabağındaki peynirler bizim kaşar peynirimize ya da herhangi hiçbir peynirimize su dökemezdi. Gnocchi’ler lastik gibi, midyeler öylesine midyeydi işte. Ne kadar parmesan boşalttıysam da bana mısın demedi. Yine de sesimi çıkarmadım, birkaç gündür yaptığım gibi annemin “Güzel şeylere denk gelmek zordur, bunları bulabilmek için sürekli bir arayış içine gireriz ve hayat zaten böyledir.” diyişini aklıma getirdim. İlk iki haftam ardı ardına güzelliklere denk gelerek geçmişti, üçüncü haftamda ise güzelliklere denk gelebilmek için çaba sarf etmem gerekti, zira bana ait olmayan bir yerde olduğumdan neyin güzel, neyin kötü olduğunu görebilmek için denemem ve zaman zaman yanılmam gerekiyor. Günlerce denediğim her şeyden memnun kalınca güzel olanı saptamanın da bir erdem olduğu ve bu erdeme vakıf olduğum hissine kapılmıştım. Durum tersine dönünce karşılaştığım tatminsizlikleri şanssızlıktan ziyade başarısızlık olarak yorumlamaya başladım. İnsan bir restoran ve oradaki menüden bir yemek seçip beğenmediğinde ne yapmalı? Yemeli mi yoksa yememeli mi? Bir yere gidip sıkıldığında ne yapmalı peki? Burası bana göre değil diyerek ayrılmalı mı yoksa başladığı işe devam edip kalmalı mı? Tabii ki bu soruların cevapları skalaya göre değişiyor; önünüze yenmeyecek bir şey gelirse yemez ya da kalmanızın çok bir şey değiştirmeyeceği, gidecek başka yerlerinizin bulunduğu bir yerde sıkıntıdan kurdeşen dökmek üzereyseniz oturmazsınız. Sanki her şey istediğim gibiydi ve kısacık bir sürede buna öyle alıştım ki şimdi terslikler yaşadığımda bunlarla başa çıkmak istemiyor, şanssızlığıma üzülüyor ve saniyeler içinde beynime nüfuz etmiş bulunan negatif düşünceler yüzünden kendimi suçluyorum.



Bugün tatil olduğu için günüme koşarak başladım. Günümün daha çok başına ise apartmanda bir kavgayla başladım. Benim evden gürültü hiç eksik olmuyor, geceleri sokaklarda naralar atan içkili gençler güruh halinde bizim sokaktan geçiyorlar. Sanki her gece aynı grup, aynı şeyleri söyler gibi. Sabahları ise motorlu incik boncuk standları ince sesleriyle sokağımda ilerliyorlar.

Sol bacağımın eklem yeri yorulduğunda ağrır, dizimin arkası çekilir gibi olur. Bu sefer daha farklı bir durum var sanırım, sanki sol alt bacağımın arkasını, tam kaslarımın üzerini bir böcek ısırmış da onun zehiri kaslarımı katılaşırmış gibi bir his - bu tanımı bugün uydurdum. Ağrı dün ortaya çıktı, bugün halen devam ediyor. Koşu sonrasında çorabım kan olmuş, sol küçük -hatta benimki küçücük- parmağım yanındakiyle tartışmış ve birbirlerine girmişler. Sol başparmağımın yanını kocaman su toplamış. Böyle kör topal ilerliyoruz işte. Bir ara pedikür ve buna benzer dünya kadar güzellik işiyle uğraşmalıyım ama vakit bulamıyorum. Çek Cumhuriyeti’ne mağara adamı gibi varıp orada kendime üç gün üç gece terapi uygulayabilirim.

Bugün Palazzo Pitti’ye gidip Boboli Bahçeleri biletini alarak gezemediğim eşya ve kostüm müzelerini gördükten sonra dün gidemediğimiz Giardino di Bardini’yi gezmek ve ardından Boboli’ye dönüp çimlere serilerek bir şeyler okumak, sakin bir gün geçirmek niyetindeydim. Evde Bardini’yle ilgili bir şeyler okumak için kitabımı açtığımda gözüm “Fiesole’de iki saatlik yürüyüş” sayfasına takıldı. Fiesole, buraya çok yakın, oldukça tarihi bir kasaba. Temmuz boyunca Fiesole’de yaz festivali vardı, orada bulunan kocaman bir amfi tiyatroda klasik müzik konserleri gerçekleşti ve Fiesole’nin buraya çok uzak olduğunu uydurmuş olduğumdan hiçbirine gidemedim! Konserler bittikten sonra öğrendim ki otobüsle yirmi dakikalık mesafedeymiş. Kitapta da görünce bari bugün Fiesole’ye gideyim dedim, sonra Amore Mio’da salatamı yerken bugün şehirde kalıp yarın gitsem daha güzel olur diye düşündüm.

Öğle salatalarımda şöyle bir değişiklik yaptım: küçük köftemin yerine bir dilim prosciutto alıyorum ki prosciutto’nun pastırmanın kokmayanı ve üç kat daha lezzetlisi olduğuna karar verdiğimden beri midem her lokmada bayram ediyor. Gidene kadar her öğlen prosciutto yiyeceğim. İkinci ve daha mühim değişikliğim, salatamın üzerine bir çay kaşığı kadar tar-tu-fa-ta koyduruyorum! Miktarı şaşırtmasın, son derece hafif olmasının yanı sıra tadı bir o kadar yoğun olduğu için çay kaşığı kadar yetiyor da artıyor bile! Amore Mio’da da tartufo olduğunu keşfedişimin gidişime bir hafta kala olmasına da çok yanıyor içim. İtalya’ya ayak bastığım anda, havaalanında örneğin, “Dikkat! Burada Tartufo adında inanılmaz lezzetli bir mantar bulunur ve bundan zeytinli meytinli dehşet soslar yapılır. Şimdi tüm süpermarketlerde!” yazan bir tabela görmeliydim. Yarın öbür gün markete gittiğimde soslar bölümüne bakacağım. Allah bilir San Gimignano’dan aldığım kavanozun yarı fiyatına dünya kadar Tartufo bulurum. Olsun, o ilk hevesimdi.

Palazzo Pitti’de gördüm ki geçen sefer galerileri gezmek için aldığım biletle Villa Bardini’yi, yani Museo di Bardini’yi de gezebiliyormuşum. Bu kadarı da olmaz artık! Bu nasıl iş anlayamıyorum. Bir daha Palazzo Pitti lafı duymak istemiyorum. Bir bilet alıyorum, sağda solda başka müzelere girebileceğimden günler sonra haberdar oluyorum. Bardini’yi gezmek istiyorsam şimdi altı -neyse on değil- avro daha ödeyeceğim. Değer mi diyorum kendi kendime, sonra müzeleri gezerken görüp öğrendiklerimden çok keyif aldığımı fark edip değeceğine karar veriyorum. İlk iş Museo degli Argenti’ye gittim, burada Mediciler’e ait pek çok hanedan eşyası sergileniyor. Bunlardan önce “Vinum Nostrum” adında geçmişten günümüze şarabın tarihini anlatan bir başka sergi vardı; şarap nerede nasıl ortaya çıkmış, hangi toplum şarabı hangi yöntemlerle üretmiş, hangi kaplarda tüketmiş, üzüm bağları neye benzermiş, ağaçlar ne şekillerde dikilebilir, nasıl bağlanabilirmiş ve buna benzer bir sürü soruya cevaben yerleştirilmiş eşyalar, videolar, açıklamalar, maketler.



Mısırlılar şarap yapmak için üst soldan üçüncü ve alt birinci tekniği kullanıyorlarmış. Görüldüğü üzere önceleri üzümleri bir örtüye döküp iki ucundan bükerek üzüm suyunu çıkarıyorlarmış, daha sonradan örtünün bir ucunu sabitleyip bu iş için gereken insan sayısını azaltmışlar. Örtüyü üstten çevirsin diye bir de adam bağlıyorlarmış önceleri!


Museo degli Argenti’de çeşit çeşit koleksiyonların arasında ilgimi çeken pek çok şey vardı; örneğin taştan küçük tablolar. Minik heykeller bunlar, fakat çerçevelenip duvarlara asılmışlar; üç boyutlu, tek renk, şahane şeyler. Hanedanın eski, küçük manikür eşyaları, ihtişamlı takılar, deniz kabuğu şeklinde bardaklar. Bir vazo vardı, hanedanlardaki kadınlardan birine evlilik hediyesi olarak verilmiş. Bugün önünden geçtiğimiz o kristal zamanında tüm ağırlığını bir kadının ellerine bırakmış, hayran bakışlar arasında havaya kaldırılıp sağa sola çevrilmiş ve gülüşlerle, teşekkürlerle kabul edilip saray odalarından birindeki yerini almış. Hele bir satranç tahtası vardı ki ömrümde böylesini görmedim. Taşları tantel gibi, ince ince örülmüş, her piyon gösterişli bir havuzdan farksız.





Kostüm müzesinde daha eskilere giden bir şeyler bekliyordum, oysa 1800’lerin son çeyreğinden neredeyse günümüze uzanan kıyafetler sergilenmişti. Yine de orayı gezerken epey keyif aldım, neticede giysilerden söz ediyoruz! Elbiselerde şişkin omuzlar, fırfırlar, kabarık etekler hep varlığın, statünün göstergesi olarak kabul edilirmiş, bu nedenle ayrıntıların bolluğu zenginliğe işaret edermiş. Fransız Devrimi’nden sonra kadınlar ilk kez sade kumaşlar ve düz, ince elbiseleri tercih eder olmuşlar, zira ekonomik kriz baş göstermiş. Aynı durum 1920’lerde ve 1970’lerde de yaşanmış, ikisi de kriz zamanına denk geliyormuş ve insanların giyimi benzer şekilde değişmiş. 18. ve 19. yüzyıllarda tekstil gelişmeye, büyük markalar ve zincirleşen mağazalar ortaya çıkmış, bunun üzerine daha çok kumaş ve daha pahalı aksesuarların kullanıldığı elbiseler üretilmeye başlanmış. Kadınların eskilerde giydikleri koca balon eteklerle rahat hareket edebilmeleri için içeriye bir tür ipli sistem yerleştiriliyormuş - ara sıra bunların içinde nasıl yürüyor bunlar diye düşünürdüm.




Giardino di Bardini’de öyle ahım şahım bir şey yoktu, bahçeyi öyle bir ayarlamışlar ki yürüdüğümüz yollardan hiçbir şey adam gibi görülmüyor, örneğin bir düzenlemeyi önüme alıp uzun uzun seyretmek istiyorum, oysa önünde durabileceğim herhangi bir yer yok. Sarmaşıkların oluşturduğu bir koridordan geçerden sağımdaki meyve ağaçlarını görüp biraz durakladım, o sırada ayağımın altında bir titreşim hissettim. Parmak kadar, simsiyah, çok da çirkin ve kanatlı bir böceği istemeden ezmişim. Çok üzüldüm ama yaralarını sarmak için bzzt bzzt diye sırt üstü fırıl fırıl döndüğü esnada ona yardım edecek gücü kendimde bulamadım.




Bahçelerde Claudio adında bir İtalyan amcaya rastladım, bana bahçedeki kafede bir kahve ısmarlamayı teklif etti ama reddettim; zira amca pek tatlı, bir o kadar da yaşına başına bakmadan kadın avcısı tavırlıydı. Türkiye’ye geldim, senin gibi pek çok güzel kadın vardı demesi bir, fotoğraf çekmeyi çok sevdiğini söyleyip çektiği gerçekten kaliteli fotoğrafları bana gösterirken yakaladığım kadın popo ve bacakları iki. Ne yapayım şimdi ben bu amcayla yarım saat kahve içip, parka gidip paten kaymak dururken! Yine de rahat bir on beş dakika sohbet ettik beraber, neden İtalyan bir erkek arkadaşım yokmuş onu sordu. Nerden olsun üç haftada yahu? Sen şimdi ben gri saçlı olduğum için benimle konuşmayı tercih etmiş olabilirsin, babam yaşında amcadan zarar gelmez demişsindir belki ama bazı erkeklerin klası vardır, bazılarınınsa yoktur ve klası olmayanlarla hiç konuşmazsın dedi, benim bir klasım var demeye getirdi. Pek tatlıydı Claudio amca, öyle tatlıydı ki on beş dakikada üç baklava yemiş kadar oldum, malum öyle tatlılardan bir seferde anca o kadar yenebilir.

Bahçelerden çıkıp eve döndüğümde saat altı buçuktu, kırk dakikada parka vardım ve paten kayma işini üzülerek sonraki bir güne erteledim, zira karnım zil çalıyordu ve yalnız kırk beş dakika, alelacele paten kaymak istemiyordum. Rotamı istasyona çevirip Viyana’ya biletimi aldım, sonra Moyo’ya geçip dünyanın en kötü aperitivosuyla yetindim (yetindim dediğime bakmayın, bu yetinen halimse çok beğensem herhalde sokakları da yerdim). Bugün cumartesi diye içerisi dolup taşar, yemeklerin biri gider diğeri gelir sanıyordum oysa İtalyanlar bu gece başka yerlerde parti yapmayı ya da sıkı bir diyete girmeyi uygun görmüşler ki benden başka kimse neredeyse hiçbir şey yemedi ve gittiğimde ne vardıysa çıktığımda da aynı şeyler vardı, üstelik salata falan yoktu, çoğu şey pek lezzetsizdi. Tabi bu durum beni yıldırmadı ve hiçbir şey çöpe gitmesin diye insanüstü bir çaba sarf ettim.

Geçenlerde babam Duomo’ya gidip gitmediğimi sordu. Bu sefer Duomo’ya gitmedim, ne diye gideceğim dedim geçen sene gitmiş görmüşüm, her şey gün gibi aklımda, boy boy fotoğraflar var. Ben orayı hiç hatırlamıyorum, bak sen yine git dedi ısrarla, ben de bugün sırf babam istedi diye Duomo’ya gideyim dedim ama kapısında öyle bir sıra vardı ki tenezzül edilecek gibi değildi. Bahçelerde kitap okuyayım diyordum ya, onu da yapmadım, zira çimlerine serilip kitap okunacak tatlı bir bahçe gibi değil de en mühim köşeleri gezilip görülecek ve terk edilecek, emanet bir yer gibi geldi bana. Belki kendi üzerimde bir emanet duygusu hissettiğimdendir, yine de rahat edemedim. Onun yerine evime yakın meydanlardan birinde taşa oturup gelenin geçenin gürültüsü ve canlılığı arasında bir şeyler okumayı tercih ederim. Diyorum ya, hep şehir, hep gürültü istiyorum ben, doğanın cazibesine uzun süre kapılamıyorum. Piazza della Repubblica’daki bir büfede İngilizce dergileri incelemeye koyuldum sabahtan, bir iki tanesini okumadan karıştırdım ki kadın başıma dikilip dergileri okumamamı istedi. Okumuyorum, seçmeye çalışıyorum dedim, tuhaf tuhaf konuşmaya devam etti ve bıraktığım tüm dergileri söylene söylene düzeltmeye koyuldu. Gören de en alttakini alıp en üste koyuyorum sanacak, aldığım yere yerleştiriyorum halbuki ve hanımefendi bana söyleniyor! Dayanamadım kadına inanılmaz bir tavır yaptım giderken, dergiyi kafasına atsam gösterim tamamlanmış olurdu ama o kadarını yapmadım, arkamdan hala dergileri “okuduğuma” dair saçma sapan bir şeyler söyler halde bıraktım onu.


Duomo fotoğrafları babacığım için.


Bugün sokaklardaki satıcılar, işsiz güçsüz oturan adamlar, meydanlarda sağımdan solumdan geçenler ve parkta karşımdan koşarak gelenler ile bisikletliler bana sürekli bir şeyler söyleyip durdular. Üzerimde en alelade tişörtüm, en yapılmamış saçlarımla geziniyordum üstelik. Akşam Moyo’da birkaç kişi büfenin önüne her gelişimde bir girişimde bulunacakmış gibi hareketler yaptılar. Moyo’nun bir kafeden ziyade bir çeşit sevgili bulma merkezi olmasından şüphe ediyorum. Sanki akşamları Moyo’ya bir şeyler yiyip içip kendi işine bakmaya gitmek çok abesmiş de herkes eline bir kadeh alkollü içki tutuşturup volta atmak ve avlanmaya çıkmak zorundaymış gibi! Bilgisayarım önümde oturuyordum, çekik gözlü bir adam gelip etrafıyla hiç ilgilenmeyen halimi hiçe sayarak karşımdaki sandalyeye oturmasının bir mahsuru olup olmadığını sordu, ben de mahsuru var dedim! Adam ne yapacağını şaşırıp gitti, daha sonra tekrar yanıma gelerek “Ben tek kadınların adamıyım!” dedi bana. Ne demek istediğini hiç anlamadım, öyle ilginç bir cümleydi ki peşini bırakamadım ve açıklamasını istedim. “Ben bağlanırım, daldan dala konmam!” dedi. Biraz daha dursam dizlerinin üzerine çöküp evlenme teklif edeceğinden endişelendim. Özrü kabahatinden beter şekilde beni çok seksi(?!) bulduğunu ve duygularımla oynamak istemediğini(??) söyledi; böyle anlamsız cümleler her gün arka arkaya düşmüyor. İngilizceyi pek iyi bilmediğine ve fazladan birkaç kadeh yuvarladığına kanaat getirdim. Biraz daha sonra, yine köşeme çekilmiş bilgisayarımla ilgilenirken, oturduğum kuytuya bir gül satıcısı gelip elindeki iki kırmızı bir de beyaz gülü masama bıraktı. İstemiyorum dediysem de dinletemedim, gülleri şuradaki bey gönderdi dedi fakat kafamı uzatmaya çalıştıysam da hangi beyin gönderdiğini anlayamadım. Muhtemelen büfeden yemek aldığım sıralarda benimle konuşmaya çalışan, her an şapkadan tavşan çıkaracakmış gibi görünen şarlatan kılıklı amcanın hediyesiydi çiçekler. Çıkarken alayım mı almayayım mı diye az düşündüm, sonra güllerimi de yüklenip geldim eve. Bugüne dek aldığım ilk üçlü gül demetim hakikaten de çok güzel kokuyor, odamdaki yapma gülleri kıskandıracaklar.

Karnım ağrıyor blog. Öyle şiştim ki buzdolabındaki soğuk suya eğilemediğimden oda sıcaklığındaki sudan içtim. Bir hafta sonra makarna pilav, börek çörek maratonuna son veriyorum ama neyse ki makarna ve pilav kitaplarım var! Çelik gibi iradem bu hafta nereye gitti bilmiyorum ama yarını hafif geçirmezsem bünyem iflas edebilir. Günlerdir fotoğraflarımı düzenleyemedim, bir ara o işle de ilgilenip yazıları yollayacağım. Her zaman olduğu gibi bugün de yazımı uzattıkça uzatabilirim fakat yine çok, çok yorgunum ve yatmalıyım. Yarın nasıl geçecek bakalım!


Hiç yorum yok: