3 Ağustos 2010 Salı

Mentre pioveva...

29 Temmuz 2010 Perşembe – 20:55


Evrimleşme sürecinde yüzgeçlerimizi yitirmemiz çok büyük bir kayıp. Bugün kulaklarımın arkasında iki yüzgeçle çok rahat edebilirdim! Bugünkü planımız 13:15’te okuldan çıkıp otobüsle Chianti’ye gitmek, oraları gezmek, dünya kadar şarap, peynir ve Simone’nin “Orada epey yiyeceğiz!” derken kastettiği başka ne tür yiyecekler varsa onlardan tüketmekti. Sabah yine serince bir hava vardı, ama hava durumunda öyle yağmurdan falan bahsedilmiyordu.

Konuşma dersine iki haftadır yan sınıfta Silvia’yla ders gibi bir şeyler yapan, İspanyol İtalyanca öğretmenleri de katıldılar. Üç İspanyol kadın, meslekleri İtalyanca öğretmenliği. Her gün yan sınıftan öyle bir kahkaha sesleri yükseliyor ki Maria önce irkilip sonra gülerek “Le ragazze spagnole!” diyor, artık bu cümleyi hep bir ağızdan söyleyerek gülüyoruz. Dersin sonlarına doğru dışarıda yağmur yağmaya başladı, ama pek önemsemedim; son hafta arada bir böyle çiselediği olmuştu. Hava biraz serinlerdi, o kadar. Chianti’de fotoğraf çekebilmek için kameramı almak ve eşyalarımı bırakmak üzere dersten erken çıktım, yağmur hızlanmıştı o sıra ama yine öyle sorun edilecek bir şey yoktu. Evde hepi topu on-on beş dakika geçirmiştim ki yağmur epey şiddetlendi ve kameramı bırakmaya karar verdim. Hava çok soğuduğu için kalınca –ve tek- sweatshirt’ümü giydim, üzerine spor için aldığım ince ceketi geçirdim, altımda uzun kot ve ayakkabılarımla dışarı çıktım. Şemsiyem açıktı, oysa şemsiyeye ne gerek! Ömrümde böyle yağmur görmedim! Sokağın bazı bölgelerinden -öyle çatı altlarından falan da değil gayet sokağın orta yerinden- geçmek imkansızdı örneğin; sanki tam o noktalara basketbol topu kadar bulutların üstünden kovayla su boşaltılıyor gibiydi! Beş-altı dakika sonra güçbela okula vardığımda üstüm tamamen ıslanmış, ayakkabılarımın içi vırç vırç suyla dolup taşmıştı. Herkesin yüzünde allak bullak bir ifade, Chianti’ye gitmek şöyle dursun okuldan dışarı çıkmamız olanaksızdı. Simone Chianti gezimizi iptal ettirdi, yağmurun dinmesini beklediğimiz sıralarda bize gitar çaldı, Lara’yla ikisi şarkılar söylediler. Karnım acıkmıştı ve bu yağmur işi hiç, hiç hoşuma gitmemişti! Böyle gitar eşliğinde şarkı türkü söylenmesinden pek de hazzetmem ben, bir Emir Bey çalar söylerse çok seviyorum, onun dışında yok. Yarım saat sonra o cehennem gibi hava duruldu, bulutlar beyaza döndü, masmavi gökyüzü ortaya çıktı ve güneş yine yer tarafın rengini açtı. Bir şeyler yemek için Simone’yle Amore Mio’ya geldiğimizde Chianti’yi boş yere iptal ettiğimiz hissine kapılmamam için hiçbir neden yoktu! Simone, internetten gün içinde yer yer yağış görüleceğini öğrendiğinden geziyi yapmamaya karar verdiklerini söylediğinde gökyüzü ne kadar masum, ne berraktı oysa!

Lara’yla akşam yemeğe çıkarız, akşam üstü de ortalarda dolanır belki müzelere, kiliselere dalarız dedik. Eve dönüp sırılsıklam giysilerimi çıkardım ve yürüyüşe çıktım. Nasıl öğrendiğimi biraz aşağıda anlatacağım parka gitmeyi planladım, yağmur sonrasında parktaki ağaçlar ne de güzel kokar diye bir de heveslendim. Her ihtimale karşın sweatshirt’ümü de üstüme aldım, güneş müneş olmaz diye güneş gözlüklerimi evde bıraktım. Daha çıkalı beş dakika olmuştu ki sıcaktan bunalmaya başladım, işte her şey normale dönmüş ve güneş gözüme girer olmuştu bile! Eve dönüp gözlüklerimi alsam mı diye düşündüm, sonra parktaki ağaçların gölgesinden yararlanırım diyip boşverdim. Parka girdim, upuzun yoldan yürüdüm, yürüdüm, sonra hava azıcık serinledi. Birazcık daha sonra bulutlar kümelendi ve çok kısa bir zaman içinde uzaktan gök gürültüleri ardı ardına kopmaya başladı. Sonumun çok kötü olacağını fark ettim, ama yapabileceğim hiçbir şey yoktu, zira etrafı yalnız ağaçlarla çevrili bir yolda ilerliyordum ve evden bir saat uzaktaydım. Bundan sonra tırsmanın bana hiçbir faydası olmayacaktı. Yolun sonundan geri dönüp ilerlemeye devam ettim, yağmur bastırdığı sırada solumda küçük bir binanın önünde tenteli, minicik bir kulübeye denk gelip tentenin altına sığındım. Ev sahibi yaşlı teyze ve amca, küçük camlarından benim duruşumu ve yağmuru seyretmeye koyuldular. Ancak birkaç dakikamı yağmurda yürüyerek geçirmiş olmama rağmen epey ıslandığımı düşünüyordum. Bu sırada çatının yağmura geçit vermediği duvar oyuklarına yerleşen kuşları, kulübenin ilerisinde ıslanmamak için ufak bir bölgede bekleyen kediyi izledim, yanımdaki atkestanesi ağacına dalıp çocukken atkestanesine iki göz, bir burun, bir de ağız kazıyarak oluşturduğum arkadaşımı hatırladım.

On beş dakika sonra ileride gördüğüm ve bana doğru ilerlediklerini tespit ettiğim beyaz bulutlara ve onların arasından kendini belli eden mavi gökyüzüne aldanıp inimi terk ettim. Asıl yağmura ondan sonra yakalandım, otuz yedi dakikada eve dönene dek ayakkabılarım yine vırç vırç su içinde kaldı, üzerimde ne varsa sırılsıklam oldu. Hava henüz kuruyken müzik dinlemekten ilk kez sıkılmış, kulaklıkları çıkarmıştım; böyle yapmamış olsam bile mecbur kalacakmışım meğer. Parka vardığımda duyumsayacağımı sandığım ağaç kokusunun yerini İstanbul’da evle okul arası gidip gelirken yer yer burnumun direğini kıran o tuhaf koku almıştı; demek bizim oradaki bir soruna ilişkin değil, son derece evrensel bir kokuymuş.

Üzerimde nasıl bir cenabet var bilmiyorum, ama -tıpkı sabah olduğu gibi- ben eve girer girmez yağmur durdu, gökyüzü yine masmavi oldu çıktı! Ne yapacağımı şaşırdım, bir yandan inanılmaz bir yorgunluk ve nereden geldiği belirsiz bir açlık, hafif de mide bulantısı hissediyordum, öte yandan evde tıkılıp kalmış olmanın sıkıntısını üzerimden atmaya çalışıyordum. Giysilerimi sıktım, ayakkabılarımı fön makinesiyle kuruttum ve hakikaten kurudular neyse. Bir süre yatağıma uzandım, ama canım evde oturmak istemiyordu. Biliyordum ki dışarı çıkıp yürümeye kalksam tekrar yağmur yağacak, burnumu camdan uzatmaya bile cesaretim kalmamıştı. Bir saat kadar bekledikten sonra bu sefer en kalitesiz giysilerim ve terliklerimle tekrar yollara düştüm, Lara’yla gecemizi iptal ettik ve akşam yemeğimi evde salatayla mı geçiştirsem yoksa Moyo’ya mı gitsem diye ikilemlerde kaldım. Canım kimseyle bir şey yapmak istemiyordu aslında, birkaç gün üst üste grupça takıldıktan sonra insan yalnız kalmak istiyor. Hepimizin ana dili farklı olduğundan İngilizce bile tam anlaşamadığımız oluyor, kalabalık olduğumuz için de konuştuklarımız hep yüzeysel şeyler, sanki hepsi havada kalıyor. Eve dönmeden önce Moyo’ya uğrayıp büfeyi kontrol ettim, onayladım ve üstümü başımı değiştirip insan içine çıkabilir hale geldikten sonra yemeğimi yemeye koyuldum. Bu gece bol bol sebzeli pilav, biraz tavuk, milföylü ve hamurlu bir şeyler, marul, sebze ve omlet yedim; pilav çok güzeldi. Bezelye, mısır, havuç, soğan, bolca da zeytinyağı malum. Tek bir sefer koca bir pişmiş sebze tabağı çıkardılar, fasulyeli, brokolili, patatesli bir şeydi ve o da çok lezizdi. Keşke biraz daha az yağ koysalar ama ne yapalım.

Moyo’da internet yoktu, bugün yağmurdan dolayı böyle şeylerden pek medet umamadık zaten. Okulda bekleşirken bir ara elektrikler de kesildi örneğin. İnternet geldiğinde saat epey geç olmuştu; ben de biraz yazdım, biraz okudum. Şimdi evdeyim, çünkü on beş dakika önce tekrar yağmur bastırdı, çok da fena bastırdı üstelik ama neyse ki ilk birkaç damlayı görür görmez bilgisayarımı sırtıma atıp yola düşmüştüm, sokağın mahvolduğu sıralar kapıda canhıraş anahtarımı arıyordum. Üçüncü dalgadan kıl payı yırttım anlayacağınız.

Bugün şapşal gibi geçe yürüyüşüne çıksam kim bilir ne hale gelirdim!

Dün de tuhaf bir gündü aslında. Öğlen Amore Mio’da salatamı yemek üzere bizimkileri bekliyordum ki bir baktım başka tarafa doğru gidiyorlar. Ne diye yaptıysam peşlerine takılıverdim işte, Trattoria Anita’ya gidip saçma sapan yemekler yedik. Hazır gelmişken hevesimi alayım diye yarım porsiyon risotto istedim, hiç de bir şeye benzemiyordu. Tamam pirinç diri olacak ama hafif de bulamaç gibi bir kıvamı olmalı, oysa bu tahta gibiydi ve kalitesiz bir restoranda bulabileceğimiz yemekler gibi yağlı yüzlüydü. Üstüne aldığım salata iyiydi, keşke öğle sıcağında risottoya hiç bulaşmasaydım. Bu hafta, belki de çok spor yaptığımdandır, damağımı çok düşünür oldum ve bu işten hiiç hoşlanmıyorum! Birkaç gündür yiyecekler konusunda fazla beklentiye giriyorum ve sanki sırf bu yüzden sürekli hayal kırıklığına uğruyorum; halbuki ne yiyeceğimi bilmeden, hiçbir şey beklemeden bir yere gittiğimde önüme dünyanın en güzel yiyecekleri seriliyor. Dün akşamki çok beklenen suşi aperitivosunu ele alalım. Ya buradaki insanların birbirine garezi var ya da kendi yiyip içtikleri şeylerin farkında değiller! Maria günlerce suşi aperitivosundan söz etti, kaç kere sordum hepsinde “Evet, aperitivoda suşi var!” dedi. Onun “aperitivoda” suşi anlayışı, konseptte suşinin bulunuyor olmasıymış demek, oysa aperitivoda suşi var demek benim lügatımda koca bir büfe seçmece suşiye karşılık geliyor, sizin de gözünüzde aynı sahne canlanmıyor mu? Bize sadece başlangıçta dört adet suşiden oluşan bir tabak getirdiler, büfede ise yalnız tek çeşit pilav, tek çeşit et ve üç çeşit kızartmadan başka hiçbir şey yoktu. Diğer aperitivolarda olduğu gibi saatler ilerledikçe değişik yemeklerin gelmesini bekledik durduk da hevesimiz kursağımızda kaldı! Bir öğünüm daha “kötü” ve “beklediğim gibi değil” gibi söz öbekleriyle betimlenebilir hale geldi.




Çok beklendiği için çok hayal kırıklığı yaratan adı var kendi yok suşi aperitivosundan önce bisiklete bindik, günümün en güzel kısmı oydu işte. Simone bugün gittiğim parka götürdü bizi, öyle büyük bir park ki! Evden çıkıp nehir boyunca yürüyorum, sonra yol bir yerde bitiyor ve ben de nehrin karşısından geldiğim yöne doğru ilerlemeye devam ediyorum. Bu park meğer o yolun bittiği yerin devamındaymış, oysa ben oralarda in cin top oynuyor sanıyordum. Bisiklete bineceğim için de çok heyecanlıydım, en az yedi sekiz sene olmuştur açık havada pedal çevirmeyeli. Bir iki düzine saniyede tamamladığım alışma evresinden sonra bisiklete binmiyor, adeta uçuyordum; öyle özlemişim ki! Parkta paten kayanlar da vardı, kiralanabiliyormuş da burada. Havalar düzelince belki bir gün de Selen’le tabanlarımızın tekerlekli olduğu günlerdeki gibi paten kayarım!

Yola çıktığımızda Ashley, Simone, ben, Özgen, Gunda ve anne-baba-küçük çocuktan oluşan İngiliz aile, toplam sekiz kişiydik. Bisiklet yollarına ulaşmak için trafiğin kenarından ilerlerken bir baktık ki Ashley ve İngiliz aile arkamızdan kaybolmuşlar. Geri dönüp onları aradık ama boşuna. Turumuz bittiğinde zavallı Ashley bütün zamanını pipetten obua yapıp yirmi dakika boyunca susmadan şarkılar söyleyen çocukla tüketmekten bitap düşmüş haldeydi. Parkta dört kişi kalmışız, birbirimizi kaybetmemeye uğraşırken Simone önden giden Gunda ve Özgen’in bizi bulacaklarını varsayarak bir noktada sağa saptı. İçerde küçük bir amfi tiyatro varmış da bana onu gösterecekmiş. Yahu diyorum, kızların bizi göreceklerini nerden çıkarıyorsun? Nitekim görmediler de. Özgen’le Gunda Allah’tan akıllı çıkıp parkın ilerisinde bizi beklemişler de onları kaybetmedik bari. Simone’yi bazen anlayamıyorum, öyle mantıksız davranabiliyor ki, dahası öyle mantıksız bir yavaşlık içerisine giriyor ki adeta koltuklara sıvanan çocuklara benziyor. Bir cümle kuracak oluyor, uzun uzun bakıp bekledikten sonra kelimeler ağzından anca dökülüyor. Elime iki şiş alıp örgüye başlayasım geliyor öyle zamanlarda. Yalnız konuşması mı, yürümesi de ekstra yavaş. Hele dün dönüş yolunda adeta yürümeyip durmaya karar vermişti. Bütün hafta asık suratlıydı zaten, yorgunluğu kaldırabilen bir bünyeye sahip değil. Sürekli yorgunum dedi durdu, ben de çok yorgunum ama kaplumbağa adımları atarak dinlenecek değiliz ya!

Birkaç gündür not aldığım bazı şeyler var. Chizu bana günler önce Japonya’dan örtü ya da şal gibi bir şey hediye etti, annesi mi göndermiş ne yapmış anlayamadım ama geleneksel bir şey. Paketlemiş etmiş, bunu sana aldım dedi! Ben de ona bir şey almak istiyorum ama ne alacağım konusunda henüz bir fikrim yok! Cumartesi plaja gitme planımızı yarına ertelemiştik, tabi bu yağmurda hayatta plaja mlaja gitmeyiz ama bu sayede hafta sonu şehirde olacağım neyse ki, kafama göre takılır ona da güzel bir hediye seçerim. Palazzo Vecchio’ya hiç gitmemiştim, gece yarısına kadar açık bir müze olduğunu öğrendim ve sırf bu yüzden oraya gece gitme düşüncesindeyim. Hafta sonu biraz başımı dinlemek, San Gimignano’ya gidişimden arta kalan boş zamanlarımın her dakikasını taban teperek geçirdiğim bu haftanın yorgunluğunu, yorgunluktan ziyade bunaltıcılığını, havaların değişkenliğini ve nedenini bilmediğim halde huzurumu kaçıran her şeyi üstümden atmak istiyorum.

Toscana çok, çok yamuk bir bölge. Düz fotoğraflar çekmesini becerebildiğimi biliyorum, oysa burada neredeyse tüm fotoğraflarımı bilgisayara aktardıktan sonra birkaç derece çevirmem gerekiyor ve çoğu ne yaparsam yapayım adam gibi bir perspektife uydurulamıyor. Bir sütunu düz tutsam diğeri eğri büğrü kalıyor. İç mekan, dış mekan pek fark etmiyor. Son derece yampirik yaşıyoruz burada.

Taktığım bir diğer konu ise güzellikleri an be an nasıl çirkinleştirmekte olduğumuz. Bir sokağın fotoğrafını çekmek istiyorum, oysa sağlı sollu park etmiş arabalar büyüyü bozuyor. Bir kapının, evin ya da duvarın fotoğrafını çekmek istesem mutlaka trafik işaretleri, park edilmezler, özel mülk yazıları, yaya yolu betimlemeleri kareyi işgal ediyor. Kafamı azıcık yukarı kaldırsam eciş bücüş elektrik kablolarıyla karşılaşıyorum. Çok güzel bir balkon görüp biraz incelediğimde özensiz yaşantılardan arta kalan boş pet şişelerini, paslı bahçe aletlerini, çöp kovalarını, kirli plastik sandalyeleri görüyorum. Gözlerim bunları iyi kötü ayıklasa da gelecek çıkınıma atmak istediğim sahnelerde başrolü yine onlar kapıyor. Günlerdir bunları düşünüyor ve yazmak istiyordum, dün Milan Kundera’nın aynı konuya parmak bastığını görünce daha fazla ertelemedim. Laf arasında arabaların sokak manzaralarını nasıl kirlettiğinden, hiçbir yerde onlardan kaçamıyor oluşumuzdan -o benzersiz anlatımıyla- söz etmiş. Burada neredeyse tüm duvarlar estetikten yoksun yazılarla kaplı, hiçbir şey bulamasalar sağa sola “yoğurt” yazmış adamlar, bir esprisi mi var diye düşünsem de Simone bunun deli saçmasından başka bir şey olmadığını söyledi.

Eve döndüğümde yağmur durmuştu, çok şükür yeniden başladı da bugün bir defa da olsa eve gelerek gerçekten yağmurdan kaçmış olmanın mutluluğunu yaşayabildim! Şimdi ödevimi tamamlayacak ve yağmuru dinleyebileceğim evimde yalnızlığın tadını çıkaracağım. Yarın akşam o rüya gibi yerde bal-peynir eşliğinde yemeğe gidebiliriz. Hayır hayır, heveslenmeyeceğim işte! Heveslenmeyeceğim ve ağzımın suyu akmayacak, böylece yine minik minik, yine keyifli keyifli olacak!


Hiç yorum yok: