3 Ağustos 2010 Salı

La ragazza che pattina!

01 Ağustos 2010 Pazar - 23:23

Bugün bütün işlerimi bitirip öyle uyuyasım var. Yeni oda arkadaşım geldi, ismi Gözde. İzmir’liymiş, Dokuz Eylül’de iktisat okuyormuş. Benden bir yaş küçük, seneye mezun olacak. Kızcağız üç hafta önce ben nasıl hissettiysem öyle hissetmiş bugün, hatta galiba benden biraz daha beter hissetmiş, zira bana öyle geldi ki İzmir’de ailesiyle yaşıyor ve belki de ilk kez tek başına bir aylığına hayatını idame ettirmesi gerekecek. Evimizde internet olmadığına inanamamış ve dışarda kafelerde restoranlarda internet olmayışına iyice şaşırmış. Avrupa dedik ama bu nasıl iş anlamadım diyor, burada teknoloji beklemeyeceksin dedim. Evi beğenmemiş tabi ilk başta, ben de geldiğim gün annemlere telefon açıp “Sizi dünyanın en izbe yerinden arıyorum!” demiştim. Sonra nasıl alıştım ama, alışacağımı da biliyordum zaten. Bir şeyleri güzelleştirmek hep bizim elimizde. Bu ev ilk geldiğimde gözüme ne kötü gözükmüştü, yerden bir parmak yükseklikteki yatağım ve derme çatma tüm eşyalarla daha önce hiç yaşamadığım türden bir yerdi, oysa kitaplarımı, kutularımı sağa sola yerleştirip bir-iki saat içinde rahat bir nefes aldım ve o andan itibaren burayı benimsedim, sevmeye başladım.

Gözde’nin İtalya’ya ilk gelişiymiş bu. İçim sıkışıyor birileri buraya ilk defa geldi mi, zira ben buraya ilk defa gelmiş olsam turistlik yapıp her tarafı görmek için sürekli sağa sola koşturmam gerekirdi; oysa demiştim ya burada turist olmak değil yaşamak daha güzel benim için.

Bugün burada ne güzel yaşadım! Sabah biraz geç uyandım, dokuzda. Koşumu yaptım, üstüne bir güzel de yürüdüm. Yürürken hep bugünü nasıl değerlendirebileceğimi düşündüm: Fiesole’ye gitmek ve paten kaymak istiyordum ama eve dönmek, banyo yapmak falan derken Fiesole’ye varmakta gecikebilirdim. Orada beni neyin beklediğini de bilmiyordum, sağda solda ilgimi çeken bir sürü şeyle karşılaşırsam akşama kadar orada kalırdım. Tabii ki bu sorun değildi, ama pateni başka güne sıkıştırmam gerekecekti - hangi güne? Ben de bugün varsın pis gezeyim ve bir saat kazanayım dedim, eve döndükten sonra yalnız elimi yüzümü yıkayıp saçlarımı yaptım ve doğru otobüs durağına!




Fiesole buraya o kadar yakınmış ki Estate Fiesolana’yı kaçırdığıma bir kez daha üzüldüm. Koca kameram yanımda olmasa Fiesole’ye yürürdüm bile, şehrin yalnız sekiz kilometre dışında ki bu benim her gün yaptığım yolun en az üçte birine denk geliyor. Yukarı, tepelere doğru çıkan yolun her dönemecinde geniş bahçeli, birbirinden güzel evler gördüm.

En fazla on beş-yirmi dakikada Fiesole’nin ana meydanına geldik. Öyle tatlı bir meydandı ki burası! Kırmızı kırmızı çiçekler, koca çanakların içinde, meydanın iki yanında. Tam karşıda kırmızı çiçekli, sarı bir bina; yanında minicik, mis gibi nem kokan bir kilise. Sol tarafta üç-dört küçük kafe, birinde oturup bir şeyler yesem mi diye düşünmüş olsam da dün gece yediklerim beni hala tok tutuyordu. Sabah içtiğim bir bardak süt de eklenince bütün gün karnım hiç acıkmadı.




Kutsal kitabıma göre meydanı belleğime kazıdıktan sonra amfitiyatroyu, Roma ve Etrüsk kalıntılarını, hamamları, duvarları görmek için ilerlemeliydim, fakat bu alana giriş ücretliydi. Sekiz avro verip kapıdan geçmemle minicik amfitiyatroyu önümde bulmam bir oldu. Üç bin kişiyi ağırlayabildiği söylenen bu amfitiyatronun çok daha büyük olmasını beklemiştim, üstelik konserlerden arta kalan iskeleler de ortalıkta durduğundan hiç de antik bir görüntü yoktu karşımda! Hemen sağımda içinde dünya kadar çanak çömleğin bulunduğu bir müze vardı, o kadar para verdik bari gezeyim diye düşündüysem de içeride en fazla on saniye kalmışımdır sanıyorum. Kap kacaktan hiç keyif alamıyorum işte. Dedim bu iş böyle olmaz. Gerisingeriye dönüp kapıya çıktım, bana bilet satan genç çocuğa “İçerde her şey arkeolojik, ama ben arkeolojiyle hiç ilgilenmiyorum! Fikrimi değiştirebilir miyim?” diye sordum, o da olur dedi ve bana paramı iade etti, ben de ona bileti uzattım! Böylece amfitiyatroyu görmüş, müze girişindeki değişik heykelciğin fotoğrafını çekmiş ve çıkmış oldum!



Kitabımı bir süre için kapatıp meydandan yukarı, Fiesole’nin tepelere tırmanan ara sokaklarına ilerledim. Bugün ayağıma nedense “çok büyük yatırım” olarak değerlendirdiğim “yedek” beyaz terliklerimi geçirip çıktım evden ve o terlikleri yokuş çıkmam gereken sıcak günlerde asla giymemem gerektiğini öğrendim. Ne gibi bir malzeme kullanmışlarsa artık, ayağı öyle bir terletiyor ki yokuş yukarı yürürken terlik kaç defa ayağımdan çıktı, tek ayakla asfaltta öylece kalakaldım! Yerler sıcak olmasa pisliği misliği bir kenara bırakıp yalınayak gidecektim, öyle bezdim; halbuki asfaltın ayakta bıraktığı iz bir hafta gitmez, bilirim. Terliklerimle iki ileri, bir geri, zar zor tırmandık yukarılara. Bütün Floransa sağda uzanmış, koca şehir küçülüp önüme dizilmişti. Bu güzel manzaraya ulaşana dek ve onun tadını çıkardıktan sonra, ara sokaklarda ve yamaçlarda öyle güzel evler, öyle büyük bahçeler gördüm ki! Fiesole’nin çok yaşanılası bir yer olduğu hissine kapıldım, çok sakin ve huzurlu olmasının yanı sıra sanki çok da elit bir havası vardı. Hafif esintilerde burnuma camların önünden, bahçelerden çiçek kokuları geldi - bir kez daha yaz mevsimini ne çok sevdiğimi düşünüp bu yıl yazın uzayabildiği kadar uzamasını diledim.

Terliklerim ve ben, daha bir uyum içerisinde döne döne aşağı indik, sonra yine feci bir uyumsuzlukla başka yokuşlar tırmanarak 1309’da yapılmış bir manastıra vardık. Manastırda kısa bir süre geçirdik ve Fiesole’nin aşağısındaki San Domenico köyüne ulaşmak üzere yola koyulduk. Kitaba göre San Domenica’ya inmesi gereken kestirme yolu bir türlü bulamadım, zira yürüyüş rotasında tam üç ayrı sokak aynı isimle gösterilmişti ve bu işe bir anlam vermeye çalışarak o neredeyse doksan derece eğimli sokakları bir bir inip çıkarken sırtımdan nasıl ter boşandı anlatamam. Sonunda pes ettim, San Domenica kalıversin diyerek gelen otobüse atladığım gibi Floransa’ya döndüm; zaten göreceğimi görmüş, epey de yorulmuştum, daha fazlasına halim de kalmamıştı.




Sabah yola çıkmadan önce, burada en sevdiğim kiliselerden biri olan San Marco’da ayinin bitimine yetişmiştim. İçeri girdiğim sırada herkes ayakta, papazın birtakım hareketlerini pür dikkat izlemekteydi. Hemen sonrasında hepsi papazın önünde sıraya dizildiler ve birer birer, tek heceyle kutsandılar. Annem kilise ayinlerine pek meraklıdır, eminim o olsa bu akşamki ilahi konserini kaçırmazdı.

Artık karnım acıkmış olmalıydı, bu yüzden ilk iş Amore Mio’ya gittim. Ne Francesco, ne Renato ortada yoktu. Eve dönüp eşyalarımı bıraktım, bu sırada Gözde’nin gelmiş ve gitmiş olduğunu gördüm. Bence ev sahiplerimiz çok ticari insanlar. Bu evde değil üç, iki kişinin bile yaşaması çok zor. Ben şimdi salonda tıkır tıkır yazı yazıyorum, Gözde yukarda “Kapım bile yok!” diye feryat ettiği “oda”sında uyuyor. Neyse ki sesten ya da ışıktan rahatsız olmayacağını söyledi, aslında klavyemden çıkan seslerin keyifli bir yanı olduğunu düşünmüyor değilim.

Parka gitmeden tekrar Amore Mio’yu denedim, kafe hala kapalı ama önünde Lara, Ashley ve Henrichetta oturmuş bekliyorlar! Dün Simone’nin arabasıyla Lucca’ya gideceklerdi, Lara “Herhalde 3-4 saate dönmüş oluruz, belki beraber yürüyüşe çıkarız!” demişti bana; ama işin içine Simone girince gezileri yaklaşık on dört saat sürmüş! Sabah 11:00’de buluşmayı kararlaştırmışlar ve Simone kendisinden hiç beklenmeyecek şekilde zamanında gelmiş, ama bir saati aşkın bir süre kahvaltı yapmış. Sonra arabasını ailesine verdiğini, trenle gitmeleri gerektiğini söylemiş ve bindikleri tren biraz yavaş olduğundan Pistoia’da inip gezinmişler. Simone orada öğle yemeği yemek istemiş ve bu da yaklaşık üç saat sürmüş. Lucca’ya akşamüstü beşe doğru varıp bir iki saat gezebilmişler, dönüşte Simone Montecatini’de inip arabayı alalım demiş ve Montecatini’de de iki saatleri gitmiş; üstelik feci araba kullanıyor, konuşmaya başladığı zamanlar direksiyon hakimiyetini epeyce yitiriyormuş! Lara geziden hala iyiydi, hoştu diye söz edebilecek kadar hoşgörülü ya, hayretlerim şaştı. Böyle bir günün ardından kendime gelmek için ne yapardım bilmem - aslında böyle bir günün tamamına katlanamaz, ortalarda bir yere sürüden ayrılırdım herhalde!

Ashley ve Henrichetta’ya gelince, gece 10’da Simone’nin ısrarlarıyla yediği pizza Ashley’nin midesini öyle bir bozmuş ki sabah kalktığında mahvolmuş vaziyette ağrıdan kıvranıyormuş ve bu yüzden Cinque Terre’ye gitmemişler. Parayı da peşin vermişler oysa. Henrichetta çok iyi bir arkadaş, dedi Ashley; bense burada kimsenin öyle “çok iyi arkadaş”ı olmadığıma sevindim galiba. Düşünüyorum, ben onlarla Lucca’ya gitmiş olsam ve üstüne ertesi gün o lanet gezinin artıkları yüzünden Cinque Terre’yi kaçırsam öyle iyi bir arkadaş olurdum ki tarihe geçerdim.



Baktım Amore Mio’nun açılacağı yok, süpermarketten içinde sirkesi çatalı olan küçük salatalardan kaptım bir tane, yoldan da bir elma aldım ve doğru parka gittim. Heyecanla patenlerimi giydim, sekizde kapanan patencilerden sekiz çeyreğe kadar izin aldım ve kaymaya başladım! İlk birkaç dakika dengemi bulmakta zorlandıysam da yavaş yavaş açıldım, ne zevkliydi! Çocukluğumdaki gibi, Selen’le o zamanlar dinlediğimiz müzikleri dinleyerek parkta ordan oraya uçtum. Sabahkinden daha da çok insan vardı parkta; yürüyüş yaparken bütün günü insanların arasında parkta değerlendirmek, hiçbirini ardımda bırakmamak istemiştim ve bu düşünceyi kafamdan hemen attım. Kimseye ihtiyacım yoktu benim, bütün gün insanların arasında sıkıntıdan kıvranacaktım da ne olacaktı? Öyle hafif bir yalnızlık, geldi geçti neyse. Akşam bıraktığımdan daha da kalabalık buldum onları; piknik yapanlar, antrenman yapanlar, maç yapanlar, yüzlerce çocuk ve aileleri, gençler, yaşlılar, pazar gününü ağaçların gölgesinde geçirmek isteyenler ne çoktu! Yanı başında aileleriyle eğlenen çocukları izledim uzun uzun, babamın beni parklara götürüp bütün günü benimle geçirdiği zamanları hatırladım. Fiesole’de minik bir parkta bir-iki dakika salıncakta sallandım, Cascine’de ise annesinin yardımıyla ileri geri uçan, kendi kendine sallanan ya da boş salıncakları büyük bir keyifle iteleyen çocukları seyrettim.

Lara paten kaymaya gideceğimi öğrenince “Keşke önceden haber verseydin, ben de gelirdim.” demişti, ben de ona parkın dışında kaymak istemediğini söylemiş olduğunu hatırlattım. Amerikalılar trafik konusunda çok hassaslar, örneğin yayaya kırmızı yanan bir karşıdan karşıya geçme durumunda yolda in cin top oynarken bile bekliyor, ite kaka anca geçiyorlar. İtalyanlar ise öyle centilmenler ki yayalara kırmızı yanarken geçmeye kalksanız bile zınk diye durup size yol veriyorlar. Bisiklet turuna çıktığımız gün Ashley sokaklardaki trafiği “cehennem gibi” diye yorumladı ve sırf bu yüzden ufak bir kavşakta karşıdan karşıya geçemeyerek geride kaldı diye turu ayrı ayrı tamamladık. Aynı şekilde Lara patenlerle parktan dışarı adımını atamayacağını söylemişti. Bense bir saat parkta kaydıktan sonra hayallerimin kalan kısmını gerçekleştirmek üzere şehre uçtum. O sıra çocukluğumda yaptığım düz giderken zıplayıp ters dönme, çömelerek kayma gibi fazla artistik hareketlere bulaşmaya cesaret edemiyor olsam da bir ayağımı ötekinin önüne atarak dönmeye başlamıştım bile.




Sokakta kaymak ara sıra zordu, zira kaldırımlar hep girintili çıkıntılı. Eski koşu rotamdaki ufak parktan başladım, her gün hava kararana dek beni orada karşılayan yaşlı teyzelerin, amcaların yanından ilerleyip Ponte Vecchio’ya geldim. Köprünün daimi gitaristi akşam programına başlamış, şarkısıyla herkese iyi akşamlar diyordu ve ben önünden geçtiğim sırada “Ve sana da iyi akşamlar, patenli kız!” diyerek beni de şarkısına dahil etti! Yüzümün tamamını kaplayan gülümsememle ona el salladım ve en sevdiğim meydana, Piazza della Signoria’ya gittim. Biraz ilerde buradan yemeden gitmeyeceğime ant içtiğim Hindistan cevizli dondurmadan aldım, bir yandan dondurmamı yiyerek Piazza della Repubblica’da atlı karıncanın önüne yerleştim. Hatıra fotoğrafının ardından dondurmamı bitirip tekrar Piazza della Signoria’ya döndüm, iki sevimli çocuk patenlerimle ilgilenmeye başladılar ve babalarından fotoğrafımı çekmesini rica ettiğim sırada, bakmayın öyle sevimli göründüklerine, patenlerimi ve bacaklarımı tekmeleyerek beni yere düşürmeye çalışıyorlardı!

Patenleri iade etme saatim yaklaştığı için yavaş yavaş dönüş yoluna geçtim, Ponte Vecchio’yu ardımda bıraktım ve gitaristle bir fotoğraf çektirmek için müthiş bir istek doğdu içimde. Önce boşverdim, belki biraz utandım, ona el sallayıp geçtiğim o harika anın büyüsünü ayarlanmış bir kareyle bozmak istemedim. Sonra beni güzel bir anıdan alıkoymaktan başka bir işe yaramayacağına karar verdiğim bu düşüncelerin aksine hareket edip geri döndüm ve kameramı bir kıza verdim, kız fotoğrafımı çekerken gitarist bana doğru yaklaştı ve ben söylemeden kareye girdi, harika bir fotoğrafımız oldu! Onca kalabalığın arasında tekerlekli ayaklara sahip bir ben olduğumdan pek çok kimsenin ilgisini çektim, böylesi bir nedenden ötürü ilgi çekiyor olmak da hoşuma gitti, zira bana bakıp gülümseyen herkes mutluluğumu ve heyecanımı paylaşmak ister gibiydi!

Gün içinde düşmemek için azami çaba sarf etmiş ve birkaç tehlike atlatmış olsam da dönüş yoluna kadar hiç yere kapaklanmamıştım, oysa dakikalar azalıp iki ayağım bir pabuca girince bir köprüde karşıdan karşıya geçerken lak diye düştüm. Sol omzum biraz incindi, sol dizimde hafif sıyrıklar oluştu. Dizlerimdeki çocukluğuma ait paten yaraları hala belli belirsiz seçiliyor, tamamen iyileşmeleri yalnız birkaç yıl öncesine dayanıyor. Neyse onlar gibi yaralar edinmeden, ufak sıyrıklarla atlattım bugünü.





Patenlerimi bıraktıktan sonra eve yürüdüm, saat sekiz buçuktan dokuza kadar nehir kenarında ilerledim. Gökyüzünün rengini tarif etmeye çalışmayacağım bile, çünkü benim saatimdi ve hiçbir karışımla o renklerin hakkını veremem. Ortalarda bir yerlerdeydim, sokak lambaları yandı ve yer yer çatal bıçak sesleri çarpmaya başladı kulağıma. Nehir öyle durgundu ki yukarıda ne varsa aksi olduğu gibi seçiliyor, dünya ikiye katlanıyordu. Yorgundum, çok yorgundum ve yorgun olduğum için çok mutluydum.

Akşam evde salata yiyecektim, içinde bir dilim prosciutto ve bir çay kaşığı tartufo koyabilmek için Amore Mio’ya uğrayayım dedim. Dünkü aperitivo maceramdan sonra bugün güya hafif geçinecektim, oysa içimdeki aç canavarın uyanmaya başladığını hissediyordum. Oibo’ya baktım, siyah pilavlarını gördüm, kendimi kandırıp başka güzel şey yok burada dedim ve ilerledim. Amore Mio’da Francesco yerine Renato’yu görünce prosciutto istemekten vazgeçtim, zira Renato yaşlı olduğu için böyle tuhaf istekleri pek idrak edemeyebilirdi. Yüreğimin götürdüğü yere, Moyo’ya girdim; aman Tanrı’m ne güzel bir büfe vardı bu akşam - koca bir tabak deniz mahsullü risotto! Durur muyum, koşa koşa eve gelip bilgisayarımı kaptım, o sıra Gözde’yle karşılaştım ama yemekler beni beklediğinden ayaküstü birkaç dakikamı ayırabildim ve doğruca midyeli, kalamarlı, karidesli pirinçlerin arasında yüzmeye gittim!

Canım hiçbir restorana gitmek istemiyor Moyo’dan sonra. Şimdi başka bir yere gitmiş olsam, bir tabak sıcak deniz mahsullü risotto yerdim ve o kadar. Oysa burada öyle mi; balıklı bir salatanın üzerine kuru üzümlü, domatesli ve birçok sebzeli bulgurdan koyuyorum, yanına salatalık, havuç, üstüne hardal ve krem peyniri yerleştiriyorum. Bir dilim pizzacık alıyorum, pesto soslu makarna, bezelyeli havuçlu peynirli makarna, ton balıklı salçalı kaparili makarna ve bugünün spesyalitesi deniz mahsullü risotto - üstelik hepsi soğuk ve soğuk oldukları için bu sıcaklarda birebirler! Hepsi hafif geliyor böyle olunca, sıcak yemeğin o ağırlığı kalmıyor sanki. Nasıl yedim, ah nasıl yedim! Dolapta hala dörtte üç paket peynirim, iki domatesim, bir salatalığım, yarım biberim ve bir paket marulum var, ziyan olacaklar diye kabuslar görüyorum ama sanırım artık takmayacağım! Şimdiden Moyo’nun pilavlarını bir daha yiyemeyeceğim diye üzüntüden kahrolmaya başladım bile! Varsın dolaptakiler ziyan olsunlar, şu hayatta ne zaman bir daha böyle sevdiğim açık büfeler bulacağım, bulsam bile onları böyle iştahla yiyebilecek rahatlıkta bir daha ne ara olacağım? Şurada bir haftam kalmış, midemi sonuna kadar şen tutmaya karar verdim! Oh be, hayat bu işte!

Carolina’yla yarın plaja gitmek üzere anlaştık. Havada bir problem olmayacağını umuyorum, plaja götürecek bir havlum olmaması da beni yıldırmıyor. Eve döndüğümde Gözde’yle bir saat kadar lafladık, ufak birkaç bilgi verdim ona ve bugünkü stresini, hafif ümitsizliğini gidermeye çalıştım. Düzenlenecek o kadar çok fotoğraf birikti ki ne ara başa çıkabileceğimi bilemiyorum! Şimdi bir kısmına el atmayı deneyeceğim bakalım. Tadı damağınızda kalacak, leziz rüyalar!


2 yorum:

Mehmet dedi ki...

Merhaba,
Oncelikle tebrik ederim, cok guzel bir Floransa gunlugu tutuyorsun. Ben de bir Bogaziciliyim, ben de Floransa'da yasadim somestr tatilinde ve ben de Maria'dan ders aldim :)) Yazdiklarini okuyunca yer yer kendi yaptiklarim canlandi gozumde. Keske ben de yazsaymisim bir seyler dedim.
Sana benden ufak bir tavsiye:
Piazza Beccaria'dan gecip Borgo La Croce sokagina duserse yolun muhtesem bir pastane var orda.
Orda "sacher" ve "la torta di semolino" yemelisin bence.
Hatta Maria'ya sor, la torta di semolino'ya bayilir, o tavsiye etmisti bize de :))

Buon vacanze.
Mehmet,

pın dedi ki...

Yoruma anca yanıt verebiliyorum, malum önceden internetim yoktu, şimdi var! Yorumunu aldığım sırada dersteydik, ben de Maria'ya anında "Sen irmik turtasını çok seviyormuşsun!" dedim, ardından da selamını ilettim ve o da sana çok çok selam gönderdi :) Turtadan yemeye vaktim olmadı mı desem yoksa halim kalmadı mı desem bilemiyorum, yazdıklarımı okuyorsan son günlerde ne kadar çok yemek yediğimi anlamışsındır. Bir dahaki sefere artık :)