18 Nisan 2010 Pazar

kcal.


Bu aralar yine kısmen elektronik şanssızlıklara uğruyorum. Dün sabah saç maşamda bir temassızlık olduğunu fark ettim (iki haftadır ilk kez kullanmanın heyecanına feci gölge düşürdü bu durum). Apple'ın para tuzağı son icatlarından biri olan yeni kulaklıktan bahsetmiştim geçenlerde, hani şu müziğin sesiyle oynamak ya da parçalar arası geçiş yapabilmek için tek aracı kablosunda barındıran ve bu nedenle olur da bozulursa öyle alelade bir kulaklıkla değiştirilemeyecek olan. Sporda bozuldu mu bu bir güzel. Sesi açamıyorum, kısamıyorum, şarkıyı da değiştiremiyorum. Öyle bir yere yapmışlar ki zaten kumandayı, tam boynumun orda bir yere denk geliyor ve gidip de Shuffle alan benim gibi bir sürü insanın bu aleti koşu bandı falan gibi cepsiz ve ağırlıktan kaçınılan ortamlarda kullanacağını hesap etmiş ve terleyip ıslanabileceğimizi de düşünmüş olmalıydılar. Belki de gerçekten düşündüler ve kafalarında böyle bir hinlik belirdi, enine boyuna incelediler ve kumandayı tam oraya yerleştirdiler ki nemden bozulsun. Sonra dün baktım, çalışıyor yine. Bana sökmez ama, bir daha böyle bir şey olursa ağzına kadar dolu fiş kutusunun başında saatler geçirmem gerekse bile faturayı ayıkladıktan sonra kulaklığı tezgaha bırakıp yenisini isterim. Aynı gün inci küpemin tekini de düşürmüşüm. Ne olacak gider bir yerden alırsın, üç kuruşluk şey demeyin işte. İnsan istediği gibi bulamıyor bazen, standart olmasını beklediğimiz bir çift inci küpe için bile kuyumcuları tek tek dolaştığımız oluyor. En sıcak ve güneşli günlerde bile ne olur ne olmaz diye çantamdan eksik etmediğim şemsiyemi de dün evde bırakmışım çanta değiştirirken. Bunlar hayatın olmazsa olmazları.

İtalyanca'mız pek güzel geçti, bir kez daha fark ettim unutmuşluğumu. Unutması bile güzel. Dört saat bir anda uçtu gitti. Sınıfta enteresan bir amca var, kendisi avukat ve minik bir yumurtacık gibi - ama bunu kötü anlamda söylemiyorum, gerçekten. Garip yanları var yalnız, geçen hafta son dersin sonunda bana bakıp yerde duran çantasını işaret etti ve "Şu çantamı versene!" dedi. Kulaklarıma inanamadım. "Efendim?" dedim kibarca, belki sorusunu daha farklı bir şekilde yineler diye, ama aynı cümleyi tekrarladı adam. Ne diyeyim şimdi, orada vay neden böyle dediniz, keşke bir lütfen deseydiniz falan diyecek olsam boşuna gerginlik yaşanacak; eğilip aldım çantayı, bitti. Bu hafta üçüncü ders başladıktan sonra sınıfa bir kız girdi ve kapıya en yakın sıraya oturmak istedi haliyle, ama amca o meşhur çantasını koymuştu oraya. Kız sırayı işaret edip "Boş mu?" diye sorunca amca eliyle ilerde başka ve kişisel eşyalarla işgal edilmemiş bir sırayı işaret etti, bunun haricinde kılını bile kıpırdatmadı. Arada kızlar avukatın bu entersan davranışlarını hafifçe çekiştirdiler, neyse demek sade ben garipsemiyormuşum.

Kurstan sonra annemle barıştık, gerçi zaten küsmemiştik ama önceki gün öyle içime işlemişti ki durduk yere söyledikleri, kendimi yanlışlar yapıyormuşum ve anlamsızmışım gibi hissettiğimden kırgınlık yaşıyordum kendi kendime. İçimi rahatlatıp dolu dolu bir yemek yedim, tavuğumun yanında gelen noodle seneler önce Quick China'da yediğim deniz mahsullü noodle'a o kadar benziyordu ki tadı damağımda kaldı. Cümlenin vurgusu aslında seneler önce kısmında, çünkü istisnai durumlar haricinde bir restorana gidip makarna ısmarladığım ol(a)mıyor artık. Yerken Elle okudum, içinde çok hoşuma giden, adam gibi yazılar vardı da rahatladım dünkü dergi fiyaskosunun üzerine. Özellikle bir yazı, çocukları çok sevdiğini ama anne olamayacağını anlatmış bir kadın. Kendisinde annelik içgüdüsünün bulunmadığına kanaat getirdiğini söylemiş ve bu kararını anlamayanları da kendisinin anlamadığını yazmış. Hamilelikten, bu sürecin getirdiği bedensel ve ruhsal değişimlerin yüzleşmesi ve kaldırması çok güç olabileceğinden, çocuk sahibi olmanın yüklediği ömürlük sorumluluktan bahsetmiş ve bunların arasına olduğu, bildiği insanı yerleştirememiş. Yakınları ve çevresi bir yana doktoru da "Bu yumurtaları ziyan etmeyin." dediği zaman tutamamış artık kendini!


Çoğu insanın diğer insanlara yakıştırıp temel diye adlandırabildiği ve birinin de çıkıp kendiyle bağdaştıramadığı olgulardan birinin üzerine yazılmış bu makalenin ardından "Şişkolar"a gittim. Filmle yazının arasında bir bağlantı bulunuyordu sanki, görüntü ve yaşam üzerine, aslında (mükemmel bir eşin varlığından bağımsız olarak anneliği benimseyememiş olmak gibi) görüntünün yaşama ne derece etki edeceğini belirleyebilecek olan toplumsal kabullerden ziyade yalnız biziz. Aynadaki görüntüsünden hoşlanmayan birinin o haliyle barışmaya çalışması kolaya kaçmak, kendini olduğu gibi seven birini de genel geçer normlara uydurmaya çalışmak zorlama olur; zira insanın aynadaki aksine gülümseyebilmesi ancak kendini gerçekten sevmesiyle mümkün, ve bunun fiziksel ve ruhsal boyutlarının arasında terazinin zaman zaman oynamasının doğal olduğu bir denge var. Birkaç sene önce öyle dobidik değildim ama aynaya baktığımda fazla olduğunu düşündüğüm beş-altı kilonun gitmesine kafayı takmıştım, sadece bunu gerçekleştirebilecek kıvama gelememiştim henüz. O dönemlerde bana birilerinin çıkıp da kendimi bu şekilde sevmemi öğütlemesine öyle sinirleniyordum ki anlatamam. Sağ olun ama zaten bu cümleyi kurmasını kendi kendime de becerebilirdim. Halbuki kendimi o şekilde değil, olmak istediğim şekilde daha çok seveceğimi biliyordum ve bunu yapmak imkansızın peşinden koşmak değildi, zorlayarak beni bitirecek kadar güç bir süreçten geçmem de gerekmeyecekti. Biraz dişimi sıktım ve başardım, böylece hem kendime yaptığım bu iyilikten ötürü kendimle gurur duydum hem de aynaya baktığında gerçekten mutlu hissedebilen biri oldum.


Tam da dergi makalesindeki gibi bedensel değişim sürecini oldukça sancılı geçiren bir anne adayı vardı filmde, belki de geçmişimi en çok ona yaklaştırdım. Tabi filmin anlattıkları görüntüden çok öteydi, Paula'nın evliliğindeki yanılsamaları ve beklentilerinin geleceğiyle uyuşmazlığı, hamileliğin vücudunda yarattığı değişikliklerle bir bir ortaya çıkıyor, şişkolar terapisti yakışıklı kocası ise bu değişimlerle adeta kendi eksikliklerinden utanıyordu. Belki en güzeli, kilolarını da içine yerleştirildiği öğütleri de benimseyemediğini özümseyip bunları hayatından çıkaran, ancak gerekliliğini hissettiğinde (şişmanlamaktan da) fedakarlıktan da kaçınmayan Sofia idi. Dengelerinin değişimi görüntüsünde somutlaşıyordu sanki.

Kısaca cips, suçluluk ve mutluluk! Peki Paula'nın kocası Abel, Mehmet Günsur'un makyajla birkaç yıl yaşlandırılmış ve İspanyolca kursuna gitmiş versiyonu olabilir mi? Film oyuncuları çekim sürecinde -30 ile +30 arasında değişen bir kilo skalasından geçmişler ki meslek aşkı bu olsa gerek. Ben projem yüzünden bir gün spora gidemediğimde bile nasıl sinirleniyorum oysa.

Filmden çıkarken Melmoth ile karşılaştık ve böyle bir şeyi hiç beklemiyordum! Böylece ilk kez yazılarını takip ettiğim, ekrandan diyalog kurduğum, anladığım ve anlaşıldığım biriyle yüz yüze zaman geçirmek, konuşabilmek fırsatını yakaladım. Nişantaşı'na biraz erken geçmeyi planlamıştım, ama böyle güzel şeyler olduğu zaman spontane olmayı artık sevebildiğim için ertelemeyi seçtim ve birer kahve içtik beraber. Herhalde yarım saati biraz aşkın bir süre oturabildik, ama zaman darlığından ileri gelen hafif bir telaşla aklıma gelenleri sıralayıp durmaksızın konuştum. Sanki üç saat geçirsek saydığım konu başlıklarını tek tek irdeleyebilirmişiz de şimdilik bir özet yapmışız gibiydim, ama elimizdeki buydu ve bence bunu çok güzel değerlendirebildik. Söylediğimiz gibi, elindekileri değerlendirdiğinde anlık güzel hisler doğuyor insanın içine ve onları yaşadıktan sonra nasıl hissettiğini irdelemene gerek kalmadan iyi oluveriyorsun.

Bugün öğrendim ki sinemada bir yazar bolluğu varmış! Bugün ise beş yüz yirmi defa ertelenen ödevim nedeniyle haftalar öncesinden planladığım pazar günüyle son derece alakasız bir gün yaşamak durumundayım. Bugün güya sabah kalkıp yürüyüş yapacak, sonra en sevdiğim kahvaltımı edecek ve "Bay Hiç Kimse"yi izleyecektim. Normalde insanın bir işi çıkar ve filme gidemez, buna da içerlemez; ama benim sinir olduğum şey ödevin iki defa ertelenip kafamı haddinden fazla meşgul etmesi, bu nedenle de ödeve harcayarak geçirdiğim her dakikayı hayatımdan çalınmış gibi hissediyorum artık. Ben de kendime farklı bir iyilikte bulundum, hiç olmazsa kalkıp spora gittim ve yazı yazmaya koyuldum, bugünlük ödülüm bu olsun.

Bir şey daha söylemem lazım. Hani Cuma günü çok sıkkındım ve aklım beş karış havada ayakkabılara falan bakınmıştım. O gün narçiçeği renginde, kocaman topuklu ve burnu açık bir ayakkabı gördüm. Neon renk topuklu ayakkabı koleksiyonu olan birisi olmadığım için çok beğenmeme rağmen ay ben bunu nerde ne zaman giyerim ki şimdi diyip almadım. Sonra sonra ayakkabı gözümün önünden gitmez oldu. Ben de dün konserden önce koştura koştura mağazanın Nişantaşı şubesine gidip otuz sekiz numarasını denedim, zar zor sığdım içine. Otuz dokuzu da yokmuş orada, olur mu zaten. Bunun üzerine mağazanın diğer şubelerini tek tek ayağa kaldırdım ve sonunda bir tanesinde bulup ayırttım, bugün tekrar arayıp yalvar yakar bir gün daha tutmalarını rica ettim! Yarın ayakkabıcık geliyor ve bugün buna da sevinebilirim canım sıkıldığı zaman!

Yapmam gereken o kadar çok iş var ki blog, küçük küçük ve her yere saçılmışlar. Ödev, yeni konulan ikinci ödev (!) ve proje. Çek Cumhuriyeti'ne gitmek için Lukas'ın mailine cevap yazılacak, Amerika'da kesilen vergilerin geri ödemesi için formlar doldurulup mail atılacak. Yazın dil eğitimiyle ilgili harekete geçmek lazım, sonra yollanacak çiçekler var, kargoya verilecek bir CD ve beraberinde iki parça giysi. Çok basit işler ama durdukça ekşiyorlar. Neyse ama, bir şekilde yarın saat 10:00'u gösterecek ve herhalde elimde bir paket sigara böreğiyle gidip, ödev olmadı ama bunları yaptım, demeyeceğim nasılsa! Hayatımın kalanını "Bay Hiç Kimse"yi bulmaya adamama neden olan pazarımın en kara kısmı başlasın o halde.


2 yorum:

Melmoth dedi ki...

yasami yasanilir kilan seylerin basinda tesadüfler geliyor benim icin. bu tesadüflere layik olmayi becerebildigimiz zaman yasamin renklerini, sirlarini cözmeye yaklasacagimizi hisseder dururum. biz de yasamin sundugu bir tesadüfün hakkini verebildik, onu layikiyla yasayabildik, buna imkan verdik diye dusunuyorum. ne iyi ettin de önceden verilmis bir karari erteledin, ne iyi ettik de bir kahveyi, kisacik fakat kesinlikle dolu dolu bir sohbeti paylastik :)

pın dedi ki...

bence de, iyi ki erteledim ve betimlediğimiz türde bir "mutluluk" yaratabilmiş olduk hayatımızda!