
Ah bir fırınım olsaydı bu akşamki fiyaskonun kenarından geçmezdim bence. Dün spordan sonra 478243 makaleyi aynı anda okumaya çalışırken buldum kendimi, gözlerim cayır cayır; dedim ki eziyet etme kendine, yat uyu. Artık böyle düzgün kararlar alabiliyorum, öyle eskisi gibi hayır efendim bunu yapmam lazım diye tutturup boş yere ekrana çakılı kalmıyorum. Bunun üzerine aşçılığım kabardı, kolay kolay ne pişirsem diye bakınırken ızgara sebzelere rastladım. İnce ince kesilmiş kabak, patlıcan ve mantar, üstleri hafiif yanmış böyle. İçim gitti. Gel gör ki fırın yok.
Daha önce közleme çalışmalarıma olumlu sonuç vermiş tavamla bu işi hallederim sandım. Patlıcanlar piş piş suyu çıkmadı, hepsi şişko kaldı. Annemle babam yemek yaparlarken acayip heveslenir, arta kalanları küçük tencereye koyar karıştırırdım. Biz de pişiriyoruz hani! Üstüne üstlük sofraya götürür, annemle babama yedirir ve heyecanla yorumlarını beklerdim. Bugün bile hala tatları damaklarında spesyalitelerimden zar zor bir lokma yutar "Mmm, ne kadar leziz!" derlerdi ve bu lezzet deryasına kıyamayıp, yemeyip de yanında yatabilmek için asla bitirmezlerdi. Kim demiş hayat adaletsiz diye? Beş yaş aşçılığımı anımsatan bulamacımdan bir iki çatal alırken annemle babamın oyununu bizzat kendime sergilerken buldum kendimi.
Şimdi bir daha okudum, gördüğüm sebzeleri aslında çok incecik doğrayıp tavada pişirmiş tarifin sahibi de. Piştikten sonra tatsız geliyor, ama bir gece dolapta bekleyince çok daha lezzetli oluyor diye not düşmüş. Acaba?..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder