10 Nisan 2010 Cumartesi

Cumartesi gecesi, Pazar Sabahı Klasikleri


Max FM ulusal radyo olsaydı keşke, böylece arabada ne dinleyeceğim sıkıntım ortadan kalkmış olurdu. CD player'da bir enayilik var, zaten arabanın servise gitmesi lazım, artık orada elden geçirirler. Onlarca kez uğraştıktan ve fayda sağlıyor mu bilmiyorum ama birkaç sefer de motoru baştan çalıştırdıktan sonra yepyeni ve tek bir çiziği bile bulunmayan bir CD'yi çalmaya anca lütfediyor. Böyle inatlaşmaları savaş kabul eden benim gibi bir insan için adeta ölüm törpüsü, o yüzden kızımla CD dinlemiyoruz. Eskiden çok çıstak çıstak olduğum için dinleyecek çok radyom oluyordu ve bir ara kıro bir duygusallık denizine kapıldığımda Türkçe pop dinliyordum, o da kolay. Disko müzikleriyle lounge müziği bir arada götürüyordum, onun da kanalları tamam. Gel gör ki şimdi bu Max müziklerini dinleyemiyorum. Max FM'de sürekli aynı şarkılar dönüyor genellikle ve yeni bir şarkıyı döngüye alıştıra alıştıra katıyorlar, eskiyenleri de azalta azalta çıkarıyorlar. Öyle belirsiz bir geçiş oluyor ki fark etmeden bir sürü şarkı ezberleyip onları hayatımla dönemsel olarak özdeşleştiriyorum ve yuvarlaya yuvarlaya bir kısmını düşürüp yerine yoldan yeni şarkılar koyuyorum. Hele arada sırada İtalyanca pop çalmalarına bayılıyorum. Capital'a son dönemlerinde sinir oluyordum, zira Amerika R&B top 10'i üzerinden giden, korkunç sıkıcı ve kulak tırmalayıcı, boş bir radyo olmuştu ve devamlı aynı şarkıların çalması demek benim için çok rahatsız edici bir şeydi, ama şimdi Max FM'de bunun olmasını feci benimsemiş durumdayım. O yüzden sürekli Max FM aranıyorum, o şarkıları internetten indirip iPod'a koymaya hem üşeniyorum hem de büyüsü kaçar diye çekiniyorum. Radyo Eksen dinleyeyim diyorum ve çoğu zaman da öyle yapıyorum arabada, ama o da bir karanlııık, devamlı gitar gitar, o hard rock havalarından da gına geliyor içime. Hard rock değil aslında, biliyorum ama uyuz rock bana hard geliyor; uyuz-hard.

Cuma günü çok güzel işler yaptım, saat gibi. Erken kalktım, kahvaltı yaptım öyle spora giderim şöyle olur böyle olur diye kendimi aç bırakmadım. Okula uğradım, baktım hocam yok. Ah kahvaltımı sindirebildim mi acaba, ya karnım çok tok diye dalağım şişerse gibi incik boncuk şeylerle uğraşmadan spora gittim. O bağıran çocuk her gün olduğu gibi oradaydı, nedir o öyle atlet midir anlamıyorum her gün her gün nasıl o kadar vakit buluyor? Bir de dikkat ettim, hakikaten kimse onun gibi bağırmıyor. Ondan başka en az yirmi kişi var o salonda ve niyeyse bir tek onun sesi çıkıyor. Çıkışta Tuncay'la karşılaştım, orada çalışan ve muhabbetimin en bol olduğu adamdı, bir gün kayboldu ama ne gün tam bilmiyorum çünkü galiba ben ondan önce kaybolmuştum, sonra bir daha görmedim. Hep soracağım nerede diye, bir türlü soramadım gitti. Meğer beyin kanaması geçirmiş adamcağız, tedavi falan derken şimdi hafif hafif tekrar başlayacakmış spora da işine de.

Spordan sonra Burak Hoca'nın başına ekşidim bir güzel, yarım saat kadar ödev üzerine kafa patlattık. Bu arada Ceyhun'la karşılaştım Allah gökten indiriyor böyle güzel insanları, bana projemle ilgili yardımcı olabilecek kaynaklar ve hatta kod bulabileceğim siteler tavsiye etti. Eve dönüp duşumu aldım, Taksim'e geçtim. Levent'e yürürken D&R'a uğradım, iki haftadır bütün şuraya gidin ve şunları giyin ve şöyle zayıflayın ve bunları yiyebilirsiniz dergilerinin Nisan sayıları çıkmış kapışılmıştı da bir benim Inİstanbul çıkmıyordu, aldığım Mart sayısının ilk ve son olacağı korkusuna kapılmıştım. Neyse ki sonunda gelmiş, ondan da aldım bir tane ve Krepen'in terasında güzel bir masa buldum. Ben Krepen'e gittim mi iki tane şey isterim; biri sebzeler bölümünden, biri de yemekler. Babacık iyi ki Multinet veriyor bana, ondan böyle şımarıyorum. Izgara sebze tabağını görünce budur dedim, ah sonunda gerçek ızgara sebze! Garson geldi, ben bir ızgara sebze tabağı dememe kalmadan içecek ne arzu ettiğimi sordu. Benim gibi birinden iki koca tabak siparişi gelebileceğine ihtimal vermemişti demek. Önümden kaldırmaya yeltendiği menüyü zorla çekip açtım ve azimle baharatlı ızgara tavuğumu da söyledim. Biraz yenilik yapmışlar tabaklarda onu da belirteyim, küçük kaplarda soslarla servis ettiler hem tavuğu hem sebzeleri, özellikle tavuğun sosu ve sebzelerin yanındaki sour cream şahaneydi.

Böyle olur işte!

Yediye doğru kalkıp hemen yandaki Rüya Sineması'nda kendi festivalimin açılışını yaptım. Yerim Balkon 10-1. Balkonda Teksas toz topları uçuşuyor, aşağıda nispeten bir insan grubu var fakat yukarısı hayalet şehir gibi, üstelik perde dürbünle anca görülecek kadar uzak. Buz gibi, festivalden çook uzak bir hava. Bu ne yahu diyip doğruca aşağı indim, kendime bir koltuk beğendim, evet o koltuğu çok beğendim ve arkaya bakıp sahibini gözleyerek yan yan oturdum. Salon tıklım tıklım olmayacaktı besbelli, önler boştu zaten. Derken benimkiler geldiler iki kişi, ben de onların yanına oturdum. Dedim benim yerim yukarda, ama bir görseniz yukarıyı, orada öyle yetim gibi film milm izlenmez. Sonra baktım önümdeki kadının saçlar kabarık, öne geçeyim diye bir hamle yaptım ki benimkiler kalkıp daha öne gitmeye karar verdiler. Ben de onlardan boşalan sevgili koltuğuma oturdum, oh iki kişiler nasılsa yanıma da eşyalarımı koydum.

Filmim "Şeref Madalyası" çok keyifliydi, öylece aktı gitti, ara ara güldük. Böyle sıcak, insanı yormayan ve aynı zamanda sıkmayan, hayatı olduğu gibi ve ince esprilerle, çok değişik bir yerinden yakalamış bir filmdi. Tavsiye ederim. Birde bir, festivale iyi başladım bu sene.

Sabah 08:00'de uyanıp Judy Jetson tişörtümü giydim, saçlarımı topladım. Artık saçlarımı toplamayı da çok seviyorum. Öyle her sabah kalkıp har har har fön makinesi ya da bir, iki, üç, ..., otuz sekiz diye sayarak robotik vaziyette maşa yapmıyorum ve kendimi çok da güzel hissediyorum, saçlarımı seviyorum yani. Böyle rahat olabilmenin de keyfi başka, değişik değişik takılmak ve öylece savurabilmek çok güzelmiş. O takıntıdan da kurtulduk, ama kurtulurken çöpçü havasına girmedik tabi. Arabayı İsPark'a koydum, Gloria'dan bir küçük kahve aldım, İtalyan Kültür'e girdim. Yukarıdaki kafeyi orta kata almışlar ve bence çok da iyi etmişler, orta kattaki hava ısınmış, çay kahve ve bisküviler de dibimize gelmiş. Gerçi ben bugün bisküvi yerine hep süt içtim. Sınıftaki bir kız geçen hafta sonu Milano'daymış, hepimize miniminnacık yumurta çikolatalar verdi ve ben de aldım, yedim. Minik tatlıları çok severim zira. Sınıftakiler çok şeker ve ben bu sene onlarla kaynaşmayı umuyorum. Hoca da Max, hep methini duyardım. Genç, neşeli, ay zaten daha Kültür'de gudubet bir İtalyan'la karşılaşmadım. Hele bir Gianni var 2. kur hocam, yetmiş beşini kesin geçmiştir fakat bu kadar tatlı ve hayat dolu bir adam olamaz. Max'in eski öğrencileriydi sınıfın çoğu, 4. kurdan devam ediyorlarmış. İlk dersin başında o sınıftan olmayan ben ve birkaç kişi daha kendimizi tanıttık, tabi ben kitlendim ve hatta bir yerde evet yerine yeah dedim ki rezillik diz boyu. Yavaş yavaş hatırlarız canım, benim gibi böyle bir sene ara verince millet iki kur öncesinden tekrar başlıyormuş. Sınava soksunlar doksan alırım, buraya da yazıyorum. Her arada başka arkadaşlarla konuştum, hem Max'in sınıfları derslerden sonra yemeğe falan giderlermiş, hatta akşamları içmeye bile giderlermiş. Haftaya her Türkçe konuşuşumuzda masaya birer lira bırakacağız ve toplanan parayla dersten sonra bir yerlere gideceğiz, yani sınıftakileri yedirip içirme ihtimalim epeyce yüksek. Kısaca İtalyanca'ya devam etmek, é molto molto bello!


Dersten sonra hemen Mısır Apartmanı'na gittim. Inİstanbul'da "Her Genç Kızın Rüyası" isimli bir sergi okumuştum, onu görüp geçen sefer yaptığım gibi merdivenlerden inerek diğer sergileri de gezmek istedim. "Gülin Hayat Topdemir kadına özgü bir hayal olan 'gelin' olma hayalini sorguluyor. Kendini peri masalı gibi bir düğünün baş rol oyuncusu olarak hayal eden bir erkek ya da yıllar öncesinden düğününü planlayan, damatlığını seçen bir erkek tanıyor musunuz? Hayatını paylaşacağı insanı bulup, bunun sosyal ve kanunen tasdik edilmesini yüzyıllardır süregelen bütün abartılı sembollerle kutlamak kadına özgü bir hayaldir." Bir sürü olgu iç içe geçmiş, tanıtım yazısındaki gibi yer yer itici, yer yer tanıdık bir rahatlık yayan bir sürü resim. Tamamı tuval üzerine yağlı boya, resimler son derece gerçekçi ki böyle fotoğraf gibi resimleri çok beğenirim.


Queen Vinyl, Queen Sandwich, Queen Alphabet, Queen Spoon


Casa dell'Arte'den bir kat aşağıda cda|projects'te harika bir fotoğraf sergisi vardı, bence Nisan ayında bir gün hakikaten yolunuzu Mısır Apartmanı'na düşürün. "13 Queens" isimli bir sergi, iki İsviçreli sanatçı tarafından bilgisayar desteğiyle hazırlanmış kocaman kraliçeler karşılıyor sizi içerde. "İlk defa modeller arka plan olmaktan çıkıyor ve sanki kumaş parçalarıymışçasına nesneler taşıyor, böyle yaparak da kendileri bir tür arka plana dönüşüyorlar. 'Kraliçesi' oldukları o harikulade bölge olan bedenleri genişliyor. [...] '13 Kraliçe', bu dünyadan olmadıkları belli, gösterişli bir şekilde giyinmiş, ilgi çekici bir soylular galerisi. Resim üzerine düşündükçe, resmin ortasında aslında bir Kraliçe olduğu gittikçe daha belirsizleşiyor. Detaylardan, normal amaçlarından farklı şekillerde kullanılmış nesnelerden ve bunların yaratıcı bir şekilde yeniden yorumlanmalarından ve daha da fazla sıra dışı detay bulma arzusundan sihir fışkırıyor." Bu yazıyı uzun uzun buraya aktarmak istedim, zira harika bir betimleme olmuş. Gerçekten resimlere bakarken o kadar ince, öyle usturuplu yerleştirilmiş detaylar buluyorsunuz ki hem şaşırıyor, hem heyecanlanıyorsunuz. "Queen Sandwich"in başından çıkan bardak altlıkları, karnındaki tost ekmeği, plastik çatal bıçak ve omuzlarındaki sosisler; harika makyajı ve arkasındaki çiçekler. "Queen Spoon"un omuzlarında zarflar üzerinde ekmekler, bedenine yerleştirilmiş renkli iplik makaraları ve ampullerle aralıklı yerleştirilmiş plastik kaşıklı tacı, sonra "Queen Alphabet"in kafasında, sanki orası için yaratılmış gibi özenle konulmuş daktilo, omuzlarında birer fiş rulosu, göğsünde bir küçük defter ve yazıyı, yazarı tamamlayacak kahve fincanı, kaşık, sigara. Hepsinin önünde durup tek tek incelemesi gerçekten çok değişik, hiç tecrübe etmediğim türden bir sanat keyfi ve herkese bunu deneyimlemeyi üstüne basa basa öneriyorum.


Bir kat daha aşağıda "İçinden Deniz Geçen Kent" fotoğraf sergisi, İstanbul ve deniz olgusu işlenmiş, tabi yine çok değişik şeyler çıkmış ortaya; örneğin Şişli'de sıradan ve kalabalık, o yüzden bence biraz baygın bir sokak aralığında koca bir billboardda deniz manzarası yayınlanırken fotoğraflanmış, ya da İstanbul'u tanıtan ve üzerinde yine deniz bulunan bir reklam tabelası koyu bir kalabalığın arasından sivrilirken yakalanmış.

Bu ikisini en çok beğendim.


Kısa bir Akmerkez yaptım, pancar turşusu bir kavanoz kalmıştı ondan aldım, füme somon aldım ve bir kutu daha jelly bean - hemen her gün bir sürpriz. Pancar turşusu almaya Macrocenter'a gidilir mi demeyin, buralarda sadece bir markette pancar turşusu var ki o da Tat'ınki gibi sarımsaklı ve muhteşem değil. Stokluyorum. Ayrıca olur da bir gün Tat bu pancar turşusunu piyasadan çekerse diye ödüm kopuyor, zira bizim aile neyi sevse birkaç aya kalmaz kalkar piyasadan. Çantamın üçüncü kez kopan kayışını tekrar yaptırdım, tokası kopan kemerimi de yaptırdım ve bana söyledikleri dehşet fiyatı aşağı yukarı yarısına indirdim. Benden önce gelen sarı saçlı, ince, kuaförden yeni fönlü ve süper manikürlü hanımefendi gibi dünya kadar tek tip müşterilerinin olduğunu ve çoğunun parayı ağaçtan topluyormuşçasına söylenen fiyatı trink diye öderken hiç umursamadıklarını biliyorum, zaten değse ben de umursamam; ama salak yerine konulmayı atmıyor içim. Ben de adama tutup "Sizin diğer müşterileriniz gibi değilim ben!" deyiverdim, kastım çoktan çıkıp gitmiş kadına falan da değildi aslında, ama öyleymiş gibi bir şey oldu içimden.

Akşam Damla'yla İstinye Park'ta buluştuk, Go Mongo'da yemek yedik. Daha önce duymuştum orayı, ama hiç gitmemiştim. Özellikle bir açık büfemsi uygulamadan bahsediliyordu. Ben de ondan aldım, tek ziyaret diye bir şey bu, büyükçe bir büfeleri var ve sana bir tabak veriyorlar; etlerini, garnitürlerini ve sebzelerini seçiyorsun, sonra bir de noodle tabağı veriyorlar ve seçtiğin diğer malzemelerden yola çıkarak yemeğine hangi sosların yakışabileceğini söylüyorlar. Sosu da seçip pişirilen bölmenin önündeki bara bırakıyorsun tabaklarını, üzerine de adının yazılı olduğu minik bir bayrak dikiyorsun ve birkaç dakika sonra senin yaptığın tabak pişirilip önüne geliyor. Uygulama süper, ama biraz fazla yağlı oluyor galiba. Kadın da noodle soslarını koyarken vur dedim öldürdü, bir avuç makarnaya bir kepçesi krema olmak üzere dört kepçe sos koydu ki ne miktarını ne de isteyip istemediğimi sormuştu, en son kremayı boca ederken ağlamaklı bir sesle kadını durdurmaya çalıştığımda artık çok geçti. Telaşımdan korkmuş olacak, hemen tabağı değiştirdi ve daha az soslu bir noodle yaptı, böylece rengim normale döndü. Damdam'la iki saat oturduk, azar azar ve belki biraz kopuk kopuk konuştuk, sonra doyduk ve uykumuz da gelince kalktık. Otoparka inmeden önce, mağazaların kapanmasına on beş dakika kala artık espadril alma işini sıkı tutmam gerektiğini ve birkaç gün içinde bir çift beyaz espadril almazsam boyumun falan kısalabileceğini fark ettim. Hatta o arada hemen iki espadril denedim, şöyle örnek oluşsun kafamda. Beş sene önce espadril modası çıktığında ayaklarımı sevmiyordum ve topuklu ayakkabı giymeye de pek başlamamıştım, bir iki kere giyip kaldırmıştım ve giyilmediği için vermiştik bir süre sonra. Nerden bileyim ben şimdi yine moda olacaklarını. İş çıktı şimdi başıma.

Bugün uzuun zamandır aradığım türde bir kahverengi yüzük de buldum. Bir çift de küpe. Bu da son, yüzükle küpeyi alırken kasada sıra oluşmuştu ve önümdeki kadının alacağı bluzun barkodu bulunmadığından kadını biraz beklettiler. Kadın da sinir kapsülü olmuş gün içinde ne yaşadıysa, söylendi de söylendi, kasiyer kıza çıkıştı falan. Kız ne yapsın şimdi. Neyse kadının gönlünü hoş etmeye çalıştı iyi kötü, bu sırada barkodun yokluğu fark edilince çağrılan öbür bir kız gelirken "Bu nedir ya, etiketleri bilerek mi koparıp getiriyorlar anlamadım!" demişti. Sinir hanım durdu durdu, "O kız benden mi bahsetti etiketleri bilerek koparıyor diye, bana mı gönderme yaptı yoksa genel mi konuştu?" diye bir anda öteki kızcağıza sataşmaya karar verdi. Belli, kadının birilerine sebepli sebepsiz yüklenesi gelmiş, artık duramadım ve "Hayır, tabii ki size demedi. Yüzünüze bakıp öyle bir şey söyleyebileceğini gerçekten düşünüyor olamazsınız herhalde." dedim, gayet yumuşak bir şekilde söyledim kadına, topladı kendini biraz. Sakin olsun canım, o ne öyle.

Eve döndüğümde uzun zamandır yapmadığım bir şey yaptım, klasik müzik dinleyesim geldi ve radyo yerine Pazar Sabahı Klasikleri serisinden bir CD taktım. Prenses güzel güzel CD çalıyor, yalnız yeni HDD hala fena yutkunuyor hele radyo falan açık değilse -yani kırk yılın başı- ve o her yutkunduğunda ben azıcık telaşlanıyorum.

Geçen Pazar Taksim'e yürürken, üstteki kuş ben geçip gittikten sonra da aynı pozu vermeyi sürdürdü.


Şimdi ben yatmaya gidiyorum. Yarın sabah erken kalkıp yürüyüş yapmak istiyor canım - hava çok soğuk olmazsa ve bütün hafta erkenden uyanmanın getirdiği yorgunluktan öğlenlere kadar alarm erteleyip, uyandığımda kendime gıcık olmazsam.

2 yorum:

Dilcun D. dedi ki...

Ne kadar özenli ve güzel bir blogmuş bu! Takipteyim, sevgiler :)

pın dedi ki...

Ben de seni sürekli okuyorum --ve yorumun beni zıplattı :)